Son birkaç yıldır yalan haber konusu gündemden düşmezken ve
internet üzerinden yayılan yalan haberler her şeyin sorumlusu
haline gelirken, konunun üzerinde biraz düşünmek gerektiği açığa
çıkıyor. Önceki yazılarda anlatmaya çalıştığım gibi garip bir
durumun içindeyiz. Hükümetler, devletler bir yandan siber kıtalar kurup yalan haber,
sahte içerik üretiyor, diğer yandan yalan habere karşı yasal
önlemler almaya kalkışıyor. Yalan haberleri daha fazla reklam
geliri uğruna yayan Facebook, Google gibi şirketler yalan haberleri
tespit etmek ve etiketlemek için yapay zeka uygulamaları
geliştirmeye çalıştıklarını iddia ediyor ve gerçeğin hakemliğine soyunuyor.
Yani neresinden bakılsa yalan habere karşı önlem almaya, Orwel’in
1984’ünde olduğu gibi “doğruluk bakanlığı” kurmaya çalışanlar, tam
da tüm yalanların sorumlusu görünüyor ve yine 1984’te olduğu gibi
bunu “gerçeği denetlemek” için yapıyorlar.
O yüzden bu yalan haber mevzusunu biraz daha düşünmek gerekiyor.
Aslında yalan haberden söz edebilmek için de haber üzerine düşünmek
gerekiyor. Haberin bir anlatı olduğu konusunda herkes hemfikirdir
sanırım. Haber, “gerçek” olaylara ilişkin belli kuralları olan bir
anlatıdır. Bu belli kurallar ise en basit biçimiyle 5N1K diye
özetleniyor. Bu kurala uygun yazıldığı ölçüde haberin nesnel
olacağı, gerçek olayların bilgisini insanlara en açık biçimde
verebileceği iddia ediliyor.
Birkaç gün önce, Murat Yetkin’in Türkiye açısından büyük öneme
sahip yakın geçmişteki bir olay hakkında yazdığı/güncellediği
kitapla ilgili olarak verdiği röportajda söyledikleri, haber
denilen anlatı biçiminin en önemli zaaflarından birisini açığa
çıkartıyor. Diyor ki Murat Yetkin: “Yeni bilgiler, yeni bulgular ve
tanıklıklar ışığında, yazarken benim de pek çok konudaki bakış açım
değişti. Öykünün sonunu biliyoruz; suçlu yakalanıyor. Fakat öyle
şeyler olmuş ki bu süreçleri hep yaşayan bir gazeteci olarak, 'Ne
haberler atlamışız!' diye hayıflandım. Ben de meslektaşlarım da
burnumuzun dibinde olan neleri görememişiz. Geçmişte çok önemli
olarak gördüğümüz bazı bilgilerin aslında o kadar da önemli
olmadığını gördüm. Benzer şekilde, o dönemde önemsemediğimiz bazı
şeylerin de ne kadar önemli olduğunu şimdi fark ettim.”
Bu son derece samimi sözler fazla bir şey söylemeye gerek
bırakmıyor. Ama şunu belirtmek gerekiyor. Haber her durumda geçmişe
dair bir anlatı. Ancak bu geçmiş çok yakın geçmiş. Haber, çok yakın
geçmişte yaşanmış olan ve henüz o 5N’nin içindeki sorulardan
bazılarına yanıt vermenin olanaklı olmadığı bir “gerçek olay”
hakkında insanları bilgilendirme iddiası taşıyor ve aslında bu
iddiayı hiçbir zaman gerçekleştiremiyor. Çünkü haberin bilgi olarak
değerini zaman veriyor, Haberin taşıdığı enformasyon ancak zaman
içinde pekişerek bilgiye dönüşüyor.
Haberin bir anlatı olarak tek sorunu da elbette bu değil. Haber
her türlü dilsel anlatı gibi, gerçeğin bir temsili. Yani bir ayna
gibi gerçeğin kendisini göstermiyor, gerçeği sadece temsil ediyor.
Temsil ile temsil edilen arasındaki farklılığı her koşulda içinde
taşıyor. Yani her koşulda haber gerçek bir olayın, ilk anda
görülebilir, kavranabilir olan bazı ögelerini bir araya getirir.
Habercinin gerçekliğe ilişkin hangi öğeleri ne tür kaygılarla haber
anlatısını oluşturmak için kullanacağı ya da dışarıda bırakacağı
bir seçimdir. Bu seçim bir yandan haberin kendi yapılaşmış anlatım
özelliklerinin sınırladığı, diğer yandan da haberin yapılaşmış
dilinin sınırladığı bir süreçte yapılmak durumundadır. Bu seçme
işlemine bir de haberin kendi yapılaşmış dili, anlatısal
özellikleri yanında habercinin emek süreci eklenir.
Ticari olarak piyasada rekabet eden haber medyalarında ücretli
olarak çalışan habercilerin, çalıştığı kurumun piyasada varlığını
sürdürmeye dair öncelikleri ve rutin iş pratiklerinden kaynaklanan
sınırlar yanında, yer ve zamansal kısıtlılıkları, hız gibi başka
sınırlılıkları da var. Habercilerin gün içinde haberin peşinde
koşarken, olayları bütünlüğü içerisinde görmekten uzaklaşacağı ve
zamana karşı yarışırken meseleleri etraflıca inceleme, entelektüel
kanallarını geliştirme gibi olanaklardan mahrum kalacağı tahmin
edilemeyecek bir durum gibi görünmüyor. Bütün bunların üzerine
habercileri bir haberi yaparken sadece Türkiye'de değil, tüm
dünyada sınırlandıran ölüm tehlikesi, yasalar, reklamcılar,
sahipler, polisiye uygulamalar ve devletin gizliliği gibi unsurlar
da söz konusu.
İşte bu sınırlılıklar içinde üretilen haberi “doğru” olarak
kabul ettiğimizde “yalan” haber sadece gerçek olaylara dayanmayan
bir anlatı olarak tanımlanabilir hale geliyor. Ama gerçek olaylara
dayanmayan anlatılar eğer kendilerini “haber” biçiminde sunmuyorsa
sorun yok. Nitekim herhangi bir kurmaca metni “doğru” ya da “yalan”
diye tanımlamaya çalışmak gereksiz. “Yalan” haber ya da sahte haber
ile ilgili sorun tam da kendisini haber olarak, haber biçiminde
sunuyor olması.
Diğer yandan “yalan” haber üretmenin de farklı nedenleri ve
biçimleri olabiliyor. Yalan haberi internetle özdeşleştirmeden,
zaman zaman haber medyasının da sorumlu olabileceğini hatırlatarak
bilinen nedenleri gözden geçirebiliriz.
Haber medyasının yaptığı yalan haberlerin en önemli
nedenlerinden birisi olarak “özensiz habercilik” gösteriliyor.
Özensiz habercilik diyerek “haberci” suçlu ilan edilse de bu tür
yalan haberlerin, haber pratiğinin kendisinden kaynaklandığı
belirtilmeli. Bu tür yalan haberler genellikle habercinin haber
üretim süreci içerisinde güvenilir kaynak olduğu kişi ve kurumlar
tarafından yönlendirilmesinden kaynaklanıyor. Bu konuda yakın
tarihin son derece tartışmalı olaylarından birisi örnek olarak
aklıma geliyor: Gezi Direnişi sırasında, İsmet Berkan’ın Kabataş
yalanına ortak olması ve olmayan görüntüleri seyrettiğini iddia
etmesi. O dönemde İsmet Berkan, yalan ortaya çıktığında “Benim
hıyarlığım” diyerek özür dilemişti. Oysa itiraf ettiği
“hıyarlık”, “çok itibarlı” haber kaynağına güvenmek, onun sesini
yankılamak, bakışını yansıtmaktan başka bir şey değildi. Yani bu
yalan haber türünde yine devreye hükümetler, devlet kurumları
giriyor. Yönettikleri toplumu belli konularda yönlendirmek, ikna
etmek ve desteğini sağlamak için, başka bir deyişle salt kendi
iktidarları lehine bir rıza üretimi için medyayı maniple etmeleri
medyanın da gönüllü olarak ya da farkına varmaksızın buna izin
vermesi bu yalan haberleri üretiyor. İşin kötü tarafı bu haberlerin
yalan, yanlış ya da çarpıtılmış olduğunu anlama olasılığı da en
azından kısa vadede mümkün olamıyor.
Bir diğer yalan haber olarak değerlendirilebilecek tür ise
tamamen yalan olmayan, bir ölçüde gerçek olaylara dayanan haber
anlatısının yanıltıcı ya da sansasyonel başlıklarla bozulması
sonucunda karşımıza çıkıyor. Bu tür haberler özellikle günümüzde
medya kuruluşlarının, rekabetin çok yüksek olduğu bir piyasada
ticari gelirlerini arttırmaya çalışmasından, yani medyanın
endüstrileşmesinden kaynaklanıyor. Medya gelirleri reklama, reklam
geliri ise okuyucu/izleyici sayısına bağlı olduğu ölçüde yanıltıcı
ya da sansasyonel başlıklar kaçınılmaz hale geliyor. Elbette burada
sadece manşetlerin, haber başlıklarının dolaştığı sosyal medya
ortamları da bu tür haberlerin hızla yayılmasına neden oluyor.
Bir diğer ve belki de “yararlı” olduğundan bir türlü yalan haber
statüsüne sokulmayan tür ise parodi haberler. Genellikle yüksek bir
mizah içeren bu haberler, zaten kendisini bu biçimde yani parodi
haber platformu olarak tanımlayan sitelerde yayınlanıyor. Mizah
içeren pek çok içerik türü gibi belli bir eleştirelliği
barındırıyor ve aynı zamanda da eleştirel düşünceyi harekete
geçiriyor. Haber biçimini aynen kullanan, zaman zaman kaynağından
bağımsız olarak sosyal medyada dolaşıma girerek yaygınlaşan, bu
nedenle de yalan haber kategorisine dahil edilen bu parodi
haberler, belki de “yalan haberin” her koşulda toplumsal huzura
musallat olmuş bir şeytan olmadığını düşündürüyor.
Bir diğer yalan haber türü ise internetle ve sosyal medya ile
ilgili ve günümüzde süren yalan haber tartışmalarının da temelini
oluşturuyor. Bu yalan haber türü bir çeşit “tık avcılığı” olarak
niteleniyor. İnternet üzerindeki pek çok sosyal medya platformunun
ve elbette internetin kapı bekçiliğine
soyunan Google’ın başvurduğu çevrimiçi reklamcılığın körüklediği bu
yalan haber türünde, haberi yapanların tek derdi insanların
ilgisini çekmek ve sitelerini tıklamasını sağlamak. Özellikle
Amerika’da 2016 yılındaki başkanlık seçimlerinde son derece
yaygınlaşan bu yalan haber türü, Rusya’nın ABD demokrasisinin
altını oyma çabası olarak gündeme geldi. Oysa Trump yanlısı yayın
yapan düzinelerce web sitesine ev sahipliği yapan Makedonya’nın 44
bin nüfuslu Veles şehrinde, Trump’ı hiç umursamasalar da Trump
yanlısı sansasyonel ve sahte haber üretenlerin tek derdinin “tık
başına” kazanacağı para olduğuna dair oldukça ciddi kanıtlar
var.
Geçen yazıda üzerinde durduğum bizzat hükümetler tarafından
üretilen yalan haber ve sahte içerik ise elbette ki son derece
karanlık nedenlere dayanıyor. Bizzat devletlerin kurduğu siber
kıtalar tarafından üretilen ve yayılan yalan haberler, propaganda
için olduğu kadar, “zararlı” olarak gördüğü toplumsal kesimleri ya
da bireyleri hedef alarak aşağılama, toplumsal saygınlığını ortadan
kaldırma ya da bütün bir kamusal iletişim ortamını bulandırma,
gündem değiştirme ya da güvensizlik yayma amacına yönelebiliyor.
Öyle ki bu hükümet destekli siber kıtalar, hükümet aleyhine
yaydıkları yalan haberlerle hem hükümete düşman olan bir kesimi
işaret edebiliyor, aynı zamanda da her türlü enformasyona olan
güveni ortadan kaldırmayı hedefliyor.
İşte tam da bu nedenlerle “yalan haber” üzerine biraz düşünmek
gerekiyor. Çünkü düşününce haberin yalan olmasının değil,
kaynağının kim olduğunun ve ne yapmak istediğinin asıl mesele
olduğu açığa çıkıyor.