Geçen hafta Ahmed’in yayımlanan ilk şiirini yazımın sonuna
iliştirmiştim. Ahmed’in 1943’te, 16 yaşındayken yayımladığı bu
şiirdeki “Bir uzak rüyada yorgun ıhlamur” dizesi, size de İkinci
Yeni gibi gelmedi mi? Demek dilese epey monden bir şiir
yazabilirdi. Öyle yapmadı ama yazdığı şiir sadece tefsir edildiği
gibi mi peki?
Cemal ile Ahmed’in birbirine tutunan poetik ve insanî
dostluklarını anlatmaya giriştim; bu yazı dördüncü. İleride bir
daha dönmek üzere şu soruyla tamamlamaya çalışayım: Ahmed’i hemen
herkes Cemal’in okuduğu gibi okumadı mı sizce de?
Umberto Eco’dan ilhamla söylersek, bir edebî metinle ilgili
olarak yapılacak her yorum, metinden deliller gösterildiği sürece
doğru kabul edilir. Birbirini çürüten iki ve daha fazla yorum da
aynı şart ile mümkündür. Cemal de böyle baktı ama Ahmed’in şiiri bu
kadar mıdır? Hemen herkes sadece Cemal’in gösterdiği yerlere baktı
sanki.
Cemal’in Ahmed yorumu, 1969’da çıkar, Papirüs’teki “Ahmed Arif
Özel Sayı”sında. Orada Ahmed’in Nâzım Hikmet çizgisinde olduğu
söylenir. Nâzım Hikmet, yaşadığı dönemde de gölgesi geniş bir
şairdir. Bir kısmı çok iyi şairler olan 40 Kuşağı şairleri ona
siper oldular hep ve hep onun çömezleri olarak anıldılar. Cemal,
Ahmed’i geç dönemdeki bu kıyaslamada aynı gölgeye doğru iter. Şöyle
der: “Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara,
büyük düzlüklerden. Ovadan akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’
gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk
tanımayan, yaşsız dağları, ‘âsi’ dağları.” Cemal, Ahmed’in şiirini
anlatırken art arda gelen iki cümlede şu sözcükleri kullanır:
Cesaret, yiğitlik, pınar, yer altı suyu, tipi. Böylece şehirliler
Nâzım Hikmet’e, taşralılar Ahmed Arif’e döner.
Oysa Nâzım Hikmet’in şiiri son derece yerel, hatta millîdir.
Ahmed’in şiiri ise, tematik yapısıyla evrensel bir şiirdir. Halkı
hapishanelerde tanıyan şehirli aydınlardan farklı olarak bizatihi
diplerden gelip evrensele yürüyen biri o. Neden “yorgun ıhlamur”la
başlayan bir şairin kullandığı “dil” onu yerel yapsın ki? İkinci
Yenicilerin TDK sentaksına karşı çıkmalarını TDK imlâsına karşı
çıkarak başlattı ya da sürdürdü sonuçta. “Uzay çağında”ki dünyanın
bir yerinde ham çarık ve kıl çorapta olan ayakları gördü. Bu,
gerçeklikle arasına yabancı bir perde girmiş şehirli şaire ayna
tutan bir bakış olmasın! Hem kim yazabilmiş “Bir Stradivarius inler
kendi kendine / Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil” gibisini?
Bu açıdan bakışa başka bir örnek: Tevkifatta öten Attilâ İlhan
şehirli, ama Ahmed köylü, öyle mi? Oysa İlhan’ın şiiri sola hiçbir
zaman sahip olmadığı bir güç vehmeder. Bu şiirlere bakınca,
1950’lerde İstanbul’un TKP militanlarıyla dolu olduğu sanılır. Epey
monden bir flâneur. Gerçekliği örtecek kadar romantik. Ama Ahmed
öyle mi? Mehmet Akif Ersoy’a verdiği cevaba bakılmalıdır, “Vay
Kurban” şiirinin bir yerinde. Zahmet olmazsa siz bakınız!
Ahmed’in Cemal’in yorumuna, bu yorumu anmadan iki noktada karşı
çıktığını düşünüyorum: İlki “Doğu” diye kodlanan Kürtlük, ikincisi
ise yerellik bahsi. Şöyle der: “Doğu halkının yaşayışını iyi
bildiğim yorumu çok kişisel bir yorumdur. İyi ama, benim şiirimin
en çok satıldığı il Tekirdağ. Ve en az Diyarbakır’da satılıyor.
Kızıltepe küçücük bir ilçe, orada Diyarbakır’dan çok satılıyor.
Konya şaşılacak derecede çok satıyor.”
Refik Durbaş’la yaptığı söyleşide ise şöyle der: “Benim şiirimde
tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu.
Biraz sürprizi bol bir şiirdir.” Sonra ekliyor: “Elbette ben her
zaman halkımla onur duyuyorum. Ama şiirim o kadar dar bir şiir
değildir.”
Ahmed, Kürtlük gibi yerelliği de kabuğundan uğratır. Cemal ise
onu epey Anadolucu okuyup Urfalı Nazif’i Pir Sultan Abdal, Köroğlu
ve Şeyh Bedrettin’e kavuşturduğunu söyler. Peki neden Urfalı
Nazif’in Cruie, Lorca ya da Spartaküs’e de uzandığını söylemez?
Cemal’in Ahmed’i ya da Ahmed’in kendini kısmen Anadoluculuk
içine katması, Kürtlerin o günkü toplumsal durumuyla ilgili olmalı.
Kimlikleri telaffuz bile edilemez çünkü. Kodlamak zorundaydılar.
Kırgını görmüşlerdi. Bir ara Muzaffer İlhan Erdost, Cemal’e hazır
Nâzım Hikmet’in şiirleri tekrar basılıyorken Kürt şirinden birkaç
çeviri yayımlamayı teklif eder. Cemal, masanın öbür ucundan
uzaktaki Dersim’e bakarak, “olmaz” der, çok kan dökülür sonra!”
Türkçe yazan Kürtlerin sola intisabı anlaşılır nedenlere
dayanıyor. Zira Türkiye’de sağ hemen her zaman tam da bugünkü
gibiydi. Ama bu intisapta bir ihtiyat vardı hep. Aslında ne
olduklarını hiçbir zaman doyasıya telaffuz edemediler! Gölgesi
bugüne düşen karanlık çağların içinde Kürtler, efendinin onları
ararken bakacağı en son yerlere sığındılar. Yaşar Kemal
Cumhuriyet’te, Ahmed Arif Bilgi Yayınları’nda, Cemal Süreya ise
Seyit Alp ve Gani Bozarslan ile birlikte Aydınlık gazetesi ve o
çevrenin yayınevindedir. Bir süre ya da uzun süre.
Yine de Cahit Sıtkı’dan şanslı sayılırlardı. Onun yaşadığı
yıllar daha ağırdı. Yaşar Kemal 1950’li yılların başında Tarancı
ile kahvelerin dip köşelerine giderek birbirlerine fısır fısır
Kürtçe şiirler okuyup çevirdiklerini anlatır. Ahmed ise şöyle
diyor: “Hüngür hüngür ağlardı. Kaç kere okutmuştur bana ‘Otuz üç
Kurşun’u, ‘Karanfil Sokağı’nı… Her seferinde Cahit Abi
ağlardı.”
Cemal, Ahmed’in yazdığı şiirin 50 yıl sonra da yazılsa aynı
ilgiyi çekeceğini söyler. İşte ”Hasretinden Prangalar Eskittim”
kitabından bugüne 50 yıl geçti. Elbette hâlâ okunan, okunaklı bir
şiir. Ama bugün yazılsa o kadar etkili olmazdı. Tam da zamanında
yazılmış, kimse bir şey diyemezken konuşmuş şiirler bunlar. Etkisi
bu yüzden bugün için de fazla. Belki de bu yüzden Cemal, bu
tespitinden 20 yıl sonra başka bir tarif verir. Tarif için lütfen
aşağıdaki paragrafa geçiniz.
Cemal, 15 Mayıs 1988’de “Milliyet Sanat”ta “On Üç, On Beş
Yaşında” başlıklı bir yazıda şiirsel bir dille Ahmed’i anlatır ve
bu yazı-şiiri şöyle tamamlar: “Diyarbakır’da o yıllarda istasyona
gitmek yasak. / Yürüdü.”
Not: Bu yazılara katkıları için Yusuf Baluken, Hasbi
Arca, Sedat Yaşa ve Ali İsmail Barası’ya çok teşekkür ederim. Geçen
haftaki yazıda Kerkük’teki “Gurgur Baba”yı anmıştım. Adını vermek
istemeyen bir ağabey, Hozat-Elazığ yolunda aynı adlı bir ziyaret
(Bave Gurgur) olduğu bilgisini iletti. Müteşekkirim. Kalbimdeki
yankı ise kitap sayfaları gönderdi. Var olsun.