Bir yalnızlık oyuncusu: Emmanuel Bove

Emmanuel Bove’un 1924 tarihli, Samuel Beckett ve André Gide gibi yazarlara ilham vermiş ilk romanı “Arkadaşlarım” Can Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, mütareke yıllarının fakir Paris’inin yoksul mahallelerinde, aşevlerinde ve dumanaltı barlarında kendine bir arkadaş arayan savaş gazisi Victor Bâton’un hikayesini anlatıyor.

Abone ol

Fatih Özgüven

Yıllardır okumak istediğim bir yazar Türkçe’de yayınlandı; Emmanuel Bove, Arkadaşlarım… Kitapların cismen pek ortaya çıkamadığı, daha çok soyut birer varlık gibi ‘sipariş edildikleri’ şu günlerde kahramanca açık olmayı sürdüren bir kitabevine girdim ve rafta Bove’un kitabını gördüm. Yalnızlıktan, onun (mazoşistçe) hazlarından, teatralliğinden, gerçekliğinden ve can acıtıcılığından aynı anda bahsedebilmesiyle tam bugünlere göre bir kitap. Bütün iyi kitaplar gibi garip ve kendine özgü bir deseni dokuyarak…

Okurun zihni bir yazar ile ilişki kurarken o yazar ile okuduğu başka yazarlar, gördüğü filmler, tanıdığı insanlar arasında benzerlikler kurarak ilerler gibi gelir bana. Bu benzerlikler birer birer ‘tam da benzemiyor’a dönüştüğü, birer safra gibi sulara bırakıldığı ölçüde, dedikoduya meraklı zihnimiz yavaş yavaş yerini benzersiz bir şey okumanın hayranlığına bırakıp da yüz elli sayfayı kapadığımızda bir yazar keşfetmiş oluruz.

Bove’u okurken, zihin önce ister istemez 1920lerin, ‘30ların ‘şiirsel gerçekçi’ diye anılan Fransız sinemasının sisli puslu siyah beyazına, artık romantik birer Paris kartpostalı olan manzaralara gidiyor. Ama bu geçici. Bove’da yüzeye, eşyalara, binalara, giysilere, mekana yönelik yoğun bir dikkat var asıl. Bove, insanın üzerinde izini bıraktığı cansız şeyleri anlatmanın karakter anlatmakta önemli olduğunu düşünüyor. Böylece, eşya onda doluyor, ağırlaşıyor, ‘hatıramız eşyaya siniyor’, neredeyse insanlaşıyor: “Boş tramvay geldi. Geceden temizliği yapılmıştı. Aracı aydınlatan ampullerde uyumadan önce açık unutulmuş ışıkların hüznü vardı’ ya da ‘Kartvizit cebimdeydi. (…) pek el değdirmiyordum ona. Beyaz bir zeminin üzerinde parmak izleri öyle çirkin görünür ki.”

1920’LERİN PARİS’İ

Ama kendisinden sonra gelecek Robbe-Grillet vb. gibi yazarlara benzer biçimde yüzeyi ince ince anlatsa da, (hayranları arasında Beckett de var) Bove’un bunu yapmaktaki amacı ‘ısrarla bakan göz’den bir üslup çıkarmak değil, meselelerine bir fon boyamak. Tanımsız bir fon önünde genelleştirerek anlatmak istemiyor derdini. Arkadaşlarım’da şimdi ve oradayız; 1920’lerin Paris’inde… Bu dekor, yıllar içinde ne kadar aşınmış, yıpranmış da olsa Bove bize onu benzersiz biçimde yeniden resmediyor, sanki burayı ilk defa görmekteyiz. Bu bakımdan Bove’u çağdaşı Jean Rhys’e, Nina Berberova’ya, genç Nabokov’a, eserini bu yazarların şehirleri şahsi deneyimlerinin penceresinden yepyeni gösteren mükemmel romanlarına benzetmek mümkün.

Arkadaşlarım, Emmanuel Bove, çeviri: Ebru Erbaş, 152 syf., Can Yayınları, 2020.

YABANCI

Bu yazarların hepsi de ‘yabancı’, şehri bir yabancının gözüyle görmek zorundalar, bakışlarındaki tazelik hatta yabanilik biraz da bu yüzden. Bove da yabancı. Ukraynalı-Fransız kökeni itibariyle yabancı olmanın ötesinde şehir gezgininin kalabalıklar içindeki yabancılığıyla da yabancı. Romanının kahramanı olan, birinci dünya savaşında yaralanmış, üç ayda bir malul maaşı alan genç, fakir flaneur’de Aylak Adam’dan, biricik şehir gezginimiz Sait Faik’ten izler görmemiz de zamanın ruhuyla alakalı olmalı. Sait Faik’le en benzeştiği yerler, Bove’un anlatıcısının da Sait Faik’in gezgin anlatıcısı gibi aniden hayallere kapılmasında, denize, uzaklara gitme, başka bir hayat yaşama arzusunda: “Seine kıyısında başıboş dolanmayı severim. Doklar, havuzlar, kanallar bana uzaklardaki bir limanı, yaşamak isteyeceğim yerleri çağrıştırır. Hayalimde dans eden kızlar ve denizciler, küçük flamalar, yelkensiz direkleriyle hareketsiz duran gemiler canlanır.” Ya da ulaşılamayacak bir mutlulukla ilgili, gelip geçiveren gündüz düşlerinde: “Bir sevgilim olurdu, bir aktris. Birlikte Paris’in en büyük kafesinin önündeki masalardan birinde birer aperatif alırdık. garson bize yer açmak için masaları fıçı gibi taşırdı. Bardaklarımızda birer parça buz yüzerdi.”

Bu yazarları okuyunca, yirminci yüzyılın ilk yarısının genç insanlarında düşlerle özlemlerin büyük şehirlerin pırıltısı ile ilgili olduğu, şehrin daüssılası ile ondan uzaklara kaçma özleminin bir arada yaşandığı düşünülebilir. Ama Bove’un kahramanını daha da kendine özgü kılan şey, sokaklarda imkansız bir mutluluğu arayışı. Kitabın adı bu yüzden ironik bir biçimde ve basitçe Arkadaşlarım. Bove’un aylağı, fakir odasından çıkıp da şehirde gezinmeye başladığında kendini aslında tamamen kopuk olduğu ve kopuk kalacağı öteki insanlara bağlayacak o şeyi bulma peşinde- arkadaş… Adeta alaycı bir ‘proje’ bu. Kitabın bir girizgahtan sonra uzunca birer hikaye sayılabilecek bölümlerden oluşan garip yapısı da bu yüzden. Her bölümün başlığı sırayla bu ‘arkadaşlar’ın isimlerini taşıyor; ‘Lucie Dunois’, ‘Hanri Billard’, ‘Denizci Neveu’, ‘Mösyö Lacaze’, ‘Blanche’. Bove’un kahramanının adeta ‘hiperrealist’ bir netlikle ifade edeceği gibi: ‘Arkadaş arıyorum, sanırım asla bulamayacağım’ (s.71)

ARKADAŞ

Arkadaş nedir, onda kendi yüzümüzü göreceğimiz ve umursamayacağımız biri mi? “Mutsuz bir arkadaş arıyordum ben, ben gibi bir avare, kendisine karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyeceğim biri.” Ya da bize sapkın bir mutluluğu yaşatacak kişi mi? “Mutluydum, borç vermekten ziyade minnet duygusu uyandırmaktan ötürü.” Yoksa fedakârlıktan dolup taşmamıza yol açıp önce kendimizden geçmemizi, sonra aniden fedakarlık sarhoşluğundan ayılmamızı sağlayacak biri mi? “Her şeyi vermek istiyordum ona, yeterince yoksul bulmuyordum kendimi. Tanrım, sahip olduğun her şeyi vermekten ve sonra boş ellerle mutlu kıldığın kişiyi izlemekten büyük saadet var mıdır? (…) Bir düşünce beni durdurdu. O belki de layık değildi buna.” Yoksa büyük içtenliklerin hemen ertesinde aniden ‘içtenlikle’ zalim davranabileceğimiz bir eleman mı? “Ona hayatımı anlatmaya ve bir içtenlik hamlesiyle onun beğenmediğim yönünü söylemeye hazırdım!”

Bove’un anlatıcısı için arkadaşlık bunların hepsi ve hiçbiri; kendisi de, gerçekten sokakta bulduğu ‘arkadaşları’ da, onlardan kazık yese de onlara kazık atsa da arkadaşlıktan anladığımız her şeyi kendilerinde barındırıyorlar. İktidar ilişkisi, minnet ve tatmin, bağlanma ve sömürü, sevgi ve ihanet ve ayrıca bütün bunları çağırmak ve elde etmek için takındığımız pozlar: “Hayatım boyunca kendimi benzer durumlarda buldum. Yalnzılığım sebep oldu bunlara. Benimle ilgilensinler, beni sevsinler istedim. Kimseyi de tanımadığımdan sokaklarda dikkat çekmeye çalıştım çünkü beni farkedebilecekleri tek yer orasıydı. Halim, kışın ortasında, gece yarısı, bir köprünün üzerinde şarkı söyleyen dilenciye benziyor. Geçenler hiçbir şey vermez çünkü bu şekilde sadaka istenmesini fazla teatral bulurlar. Beni de bir korkuluğa dayanmış, karamsar ve işsiz güçsüz hördüklerinde rol kestiğimi düşünüyorlar. Haklılar. Ama yine de gece yarısı bir köprüde dilenmek ya da insanların ilgisini çekmek için

dirseklerini bir korkuluğa dayamak sizce de çok hazin bir durum değil mi?”

Öyle elbette, ve Arkadaşlarım’ın Yeraltından Notlar’dan ya da Malte Laurids Brigge’den (Bove’un bir diğer hayranı da Rilke) izler taşıyan, kendine acıma ve alayla karışık, şimdi içten, bir an sonra kuşkucu, şu an ihanete uğramış sonra birden hain ve hep ölümüne yalnız ‘mutluluk arayıcısı’nın hikayesi de benzerlerinden çok çok farklı. Bu tezatlar içindeki mizaç, artık pek bir şey ifade etmez gibi duran ama bazen, iyi bir örneğini gördüğümüzde hemen başvurduğumuz bir tabirle çok ‘modern’.

Yenilikçi ve yumuşakbaşlı, acılı ve patetik, yüzeyde gezinirken en derine inebilen bir yazar ki, romanını şöyle bitirebiliyor: “Yalnızlık ne güzel ve ne hazin şey! Kendimiz seçtiğimizde nasıl da güzel! Bize yıllarca dayatıldığında nasıl da hazin!”

Her devirde, arabeskten korkanın kaşığı kırılsın.