Hangi teknik adam en dinç, en taze ve en dinamik enerjiyi, böyle
bir kör dövüşü için heba etmeye ikna olur. Her iki takım oyuna öyle
bir serseri başlangıç yaptılar ki, emin olun herkesten önce zavallı
yuvarlak top küçük dilini yutmuştur. Şimşekten daha hızlı
kontrolsüz ve alan kat etmeden oynanan dikine uzun pas oyunundan
hangi teknik direktör haz alır ve böyle bir oyun içinde akıldan
medet umabilir? Ersun Yanal, elinde Gustavo gibi ayağına hakim bir
oyuncu varken, neden Serdar Aziz aklıyla oyuna başladı? Okan Buruk,
elinde İrfan, Mahmut ve Mehmet Topal gibi ayak bilekleri ince işler
yapmaya uygun oyuncular varken, neden Crivelli aklıyla, Ersun
Yanal’a karşılık verdi?
İlk yarıdaki insan üstü efor sürdürülebilir değildi. Türkiye’de
hiçbir oyuncu bu oyunun akıldışı temposu içinde kontrollü bir oyun
icra edemez. İlk yarı boyunca hemen bütün oyuncular, bu
kontrolsüzlükten nasibini aldı ve var olan azıcık yetenekleri de
körleşip buharlaştı. Hızlı, tempolu ve baskılı oynamayı anlarım ama
kontrollü olması şartıyla. Eğer oyundaki tek hızlı nesne top ise
top zaten bu özelliklere sahiptir. Topun hız konusunda bir
sıkıntısı yok ki! Mesele şudur; top ve çoklu adamla bu hızla ayak
uydurulabilir mi? Hayır. Bu mümkün değil. Sonuç alınsa bile, bu
plan tekrarlanamaz.
İlk yarının tek dikkate değer pozisyonu 40. dakika Tolga
Cigerci’nin altı pas içinde vurduğu etkisiz kafa vuruşuydu. Eğer
bütün kırk beş dakika boyunca bir tek pozisyon üretiliyorsa, bu
planın hangi başarısından söz edebiliriz? Ersun Yanal, ikinci yarı
için neler planlamış olursa olsun, planladığı her neyse, bu
akıldışı başlangıçtan etkilenecektir. Galiba bu ilk yarıda saha
kenarında Ersun Yanal değil, Serdar Aziz vardı! Serdar Aziz ve
Ersun Yanal yer değiştirmişlerdi. Ben bu tuhaf oyunu açıklamak için
başka gerekçe bulamıyorum.
Ortadaki kocaman soruysa, Okan Buruk’un neden bir oyun planıyla,
bu absürt baskıyı, Fenerbahçe’ye pahalıya mal etmediğidir. Aslında
Ersun Yanal, maçı ve oyunu altın tepsi de Okan Buruk’a ikram
etmişti.
İkinci yarı başladığında aslında hiçbir oyuncunun oynayacak
mecali kalmamıştı. Oyun doğal bir yorgunluk frenine takılıp kaldı.
Kruse’nin attığı gol, her ne kadar Vedat Muriqi’nin ters koşusuyla,
boşalan alanda atıldıysa da esasen bu golün tek mimarı vardı o da
yorgunluktu. Anlaşılan her iki takımdan daha şanslı olan skoru
bulacaktı ve bu şanslı takım Fenerbahçe oldu.
Maç sonu ortaya çıkan sonuç, kesinlikle akıl kârı değildi;
yeteneği berhava eden kaba bir atletik eforun sonu olan bu
galibiyet, ne Fenerbahçe’ye bir şey kazandırır ne de Ersun Yanal bu
deneyimi tasarladığı sistemin içine taşıyabilir. Bir Rus ruleti
oyunu oynandı ve Fenerbahçe mutlu bir tesadüfle kazandı.
Tek devrelik tuhaf bir atletik oyun ve buna ikinci yarıda eşlik
eden uyurgezer bir yorgunluktan başka, maçın oyun adına
değerlendirilebilir bir meziyeti yoktu.