Eşine az rastlanır bir siyasetçi olarak el attığı her işe özen gösteren, kendi emeğinin kıymetini bilip hakkını veren Selahattin Demirtaş, Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki hücresinde, Efsun’la bir kez daha edebiyat tünelinden geçerek uçsuz bucaksız denizlere doğru kulaç atıyor.
Uçsuz bucaksız bir denizde dilediğiniz yöne doğru kulaç atarak
yüzmenin verdiği bedensel özgürlük hissi ile, edebiyat yapmanın,
apayrı dünyalar kurmanın, roman yazmanın verdiği zihinsel özgürlük
hissi birbirine benziyor olmalı.
Üstelik yıllardır hapishanenin soğuk duvarları arasına
sıkıştırılmış bir insan açısından, zihinsel tünel yaratıp dilediği
anda oradan çıkabilmek çok daha eşsiz ve özgürleştirici olmalı.
Sevenlerinin hemen her gün “Selahattin Demirtaş’ı serbest
bırakın” yollu taleplerine Demirtaş, zaten özgür olduğunu, dört
duvarı çoktan aşıp memleket sokaklarında dolaştığını yeni romanı
Efsun’la neredeyse ilan ediyor. Karşısında hazır olda
duran danışmanlarından devşirdiği hamasi nutuklarla değil,
“sıradan” görünen ama aslında inanılmaz girift bir “aile”
hikâyesini dört duvar arasında örme ustalığını göstererek yapıyor
bunu. Nitekim Efsun’u okuyanların da fark edeceği gibi
Demirtaş siyasette olduğu gibi edebiyatta da artık ustalık dönemine
geçtiğini gösteriyor.
Hasımları onu dört duvar arasında tuttuğunu zannederken Demirtaş
yeni romanında İstanbul’dan başlayıp Edremit’e, Gümüşhane’ye,
Beyrut’a, Girit’e uzanan geniş bir coğrafyanın sokaklarında,
fakirhânelerinde, köşklerinde, plazalarında, deniz kıyılarında,
heyecanlı bir motosiklet gezintisine çıkıyor ve okuyucuyu,
ustalıkla ördüğü romanın peşinden sürüklüyor. Bunu yaparken
siyasetteki konumunun, mahpusluğunun esamesinin okunmaması,
Demirtaş’ın kendisine nasıl bir özgürlük sahası yarattığını daha
iyi anlatıyor.
Böylece Demirtaş “adil bir dünya için” bedensel olarak sarayda
değil, uçsuz bucaksız bir zihinsel denizde yüzmek gerektiğini, beş
yıldır bulunduğu hapishanede kanıtlıyor.
Edremit kıyılarına nazır bir çiftliğin sahibi olan toprak
zengini Bakır Ağa’nın iktidarsızlığının üç kuşağa yayılan ağır
bedelinde buluşan Caner’in, Efsun’un, Kenan’ın, Kızıl Kaptan’ın,
Kibar’ın, Sinem’in ve Mercan’ın yaşam öyküleri, yazarın sırlara
yaslanarak kurulan aileye, büyük yalanlarla dik tutulan, herkese
büyük bedeller ödeterek sürdürülebilen erkekliğe dair hesaplaşması
kadar, doğruyla hakikat arasındaki ince çizgiye dair sorgulaması
olarak da okunabilir.
Demirtaş, İstanbul’un bıçkın delikanlısı moto-kurye Caner’in
anlatısıyla başlayıp bir hikâyenin etrafında ne kadar farklı
“doğru” ve “yanlış” olduğunu gösterirken tempoyu sürekli
yükselterek okuru hakikat durağına kadar götürüp bırakıyor. Kendi
iktidarsızlığı nedeniyle üç kuşağın hayatını aynı düğüme bağlamış
Bakır Ağa’nın bıraktığı enkazı el birliğiyle kaldıranların başını
elbette kadınlar çekiyor Efsun’da.
İktidarını iktidarsızlığı üzerine bina etmiş Bakır Ağa’nın
birbirinden farklı doğrularda düğümlediği hayatların ancak
hakikatte birleşebildiğini, ortaklığın doğrulardan değil
gerçeklerden başlanarak kurulabildiğini gösteriyor
Efsun.
Çünkü romanda, adalete açılan kapı herkesin kendi doğrusundan
değil, dayanışmayla, sevgiyle, aşkla, mücadeleyle keşfedilen
hakikatlerden geçiyor. Fakat hakikat ortaya çıkana, yalanlar ifşa
olana kadar bir sürü hayat heba olup gidiyor.
Demirtaş gibi beş yıla yakındır hapiste tutulan Kürt siyasetçi
Sebahat Tuncel’in, birartibir.org için yaptığımız mektup-söyleşide
Stefan Zweig’den aktardığı gibi, “yalanın bacakları kısadır ve
zamanı aşamaz.”
Efsun’da ne kadar geniş bir zamana, çetrefilli
ilişkilere sızarsa sızsın, adalet arzusu var oldukça yalan muvaffak
olamıyor. Hakikat iğneyle kuyu kazar gibi aranıp bulunduktan sonra
adalete ve nihayet aşka varılıyor.
Olay örgüsü içinde okura, yazarın dikkatini sorgulatmak üzere
sürekli açıklar bırakan Demirtaş, dalga dalga ilerleyen hikayenin
arkasını ustalıkla topluyor ve toparladığı her yerde yeni “açıklar”
bırakarak ilerliyor. Bu açıdan Demirtaş o bildik zekasını,
espritüelliğini çok iyi kullanıyor.
Efsun’u, Demirtaş’ın önceki kitaplarından ayıran
unsurlardan biri ise, roman boyunca “Selahattin Demirtaş’ın sesini”
neredeyse hiç işittirmemesi. Çünkü Demirtaş’ın meselesi “kendisi”
değil, olağan göründüğü halde kendi içinde sayısız kuytu köşesi,
inanılmaz geçişkenlikleri bulunan hayatın, o hayat içindeki akışın
bizatihi kendisi.
Böylece Demirtaş okuyucuyu hikâyenin heyecanına daha fazla
odaklıyor ve romanın özgürleştirici formuna kendisini de kaptırarak
edebiyat denizinin tadını çıkarıyor. Efsun’da bildik
politik tiratlar, edebiyatı siyasi mesaj aktarma aracı olarak
kullanma derdi olmadığı için Demirtaş, hem olayların içinde hem de
üslupta dilediği gibi yüzüyor.
Aşka, sevgiye, dürüstlüğe, dayanışmaya karşı kıyıcı makina gibi
çalışan erkekliğin nasıl bir bilgiyle, kurnazlıkla, hilebazlıkla
işlediğini göstermesi bakımından Efsun, ataerkil sistem
içindeki aileyi, evliliği sorgulamaya vesile oluyor. Daha da ötesi
Efsun aslında sıkı bir babalık muhasebesi.
Belki de Efsun’da “büyük mesaj” arayanların bulacağı
şey, ezmenin de baş etmenin de küçük hayatlardaki mücadele, direnç
ve dayanışma sahalarında saklı olduğu ve bunun başını da
kadınların, yeni kuşağın çektiğidir.
Bu nedenle muhtemelen Efsun özellikle gençler ve
kadınlar tarafından çok daha fazla okunacak ve tartışılacak.
Üzerine bizimki gibi yüzeysel değerlendirmelerin ötesinde yazılar
da yazılacak. Ama Demirtaş siyasette olduğu gibi edebiyatta da
kendisine dair ezberler kurulmasına müsaade etmiyor.
Eşine az rastlanır bir siyasetçi olarak el attığı her işe özen
gösteren, kendi emeğinin kıymetini bilip hakkını veren Demirtaş,
Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki hücresinde, Efsun’la
bir kez daha edebiyat tünelinden geçerek uçsuz bucaksız denizlere
doğru kulaç atıyor.