Doç. Dr. Erbay Arıkboğa: AKP kendi paranoyasının içine düştü
Yerel yönetimlerle ilgili çalışmalarıyla bilinen Doç. Dr. Erbay Arıkboğa’ya göre muhalefetin malzeme vermemeye başlamasıyla birlikte Erdoğan artık kendi sesinin yankısını duymaya, söylem üretememeye başladı. AKP’nin içine yeni yüzler almaya cesaret edemediğini söyleyen Arıkboğa’ya göre Saadet Partisi, AKP “kampının” zırhını deldi ama AKP tabanındaki rasyonel seçmen İmamoğlu’na oy verdi.
"Hiçbir şey olmadıysa da mutlaka bir şey oldu” ama AKP 31 Mart
ve 23 Haziran yenilgisi hiç yaşanmamış gibi yapıyor. Kendi tabanına
yönelik bile ikna edici söylem üretemeyen AKP, ikinci İstanbul
yenilgisiyle birlikte üslupta kısmi yumuşamayı bu hezimetinin
görünürlüğünü azaltma taktiği olarak belirlemiş görünüyor.
Fakat bu, AKP’nin yerel seçim yenilgisinden ders çıkardığı
anlamına gelmiyor. Bilakis, seçim kaybını devlet gücüyle telafi
etmeye, merkeziyetçi politikalarla yerelleri kontrol altına almaya
yöneliyor. Peki merkeziyetçi politikaya ağırlık verilmesi Türkiye
ve AKP açısından ne tür sonuçlara gebe?
Merkeziyetçi idare sisteminin çıkmaz sokak olduğunu ve bu
sokağın sonuna gelindiğini düşünen Marmara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Erbay Arıkboğa’yla AKP
tabanındaki kaymayı ve Türkiye’nin sorunlarının çözümü için gereken
yönetim biçimini konuştuk.
31 Mart ve 23 Haziran’da ortaya çıkan neticeyi “AKP
belediyeciliğinin iflası” olarak nitelendirenler var. AKP’nin 31
Mart ve 23 Haziran’daki yenilgisini ekonomik krize, Kürt meselesine
bakışına, MHP’yle ittifakına veya ranta dayalı belediyecilik
anlayışına bağlayanlar var. Fakat en dikkat çekici unsurlardan
biri, AKP’nin kendi tabanının kaymaya başlaması. Sizce daha önce
AKP’ye oy verenler neden tercih değiştirdi?
Saydığınız tüm unsurlar AK Parti’nin seçimlerde aldığı darbede
etkili olduğu gibi Erdoğan’ın partiyi bir arada tutan karizması ve
siyasi liderliğinin altının müthiş boşaldığı da açık. Bununla
beraber AK Parti seçmeninin Erdoğan dışında güvendiği bir başka
aktörün de kalmadığı ilginç bir resim var ortada. AK Parti
belediyeciliği olarak tarif ettiğiniz yerel yönetimlerde,
şehirlerin sürekli bir şantiyeye dönüştürülmesi insanların günlük
yaşamlarını negatif anlamda çok etkiledi. Şehir dediğiniz şey, bir
sosyal doku. Oraya iş makinelerini soktuğunuz zaman oradaki sosyal
dokuyu da çözüyorsunuz. Oysa o sosyal doku bugüne kadar AK Parti
siyasetinin beslendiği ve kendisini rahatlıkla ifade edebildiği bir
alandı. AK Parti, kentsel dönüşüm projeleri başta olmak üzere bu
tür faaliyetlerle çözdüğü sosyal dokunun da maliyetiyle karşı
karşıya kaldı.
Yani AKP’nin en büyük ekonomik güç ve rant devşirme
alanı olan inşaat sektörüne verdiği ağırlık, şehirleri şantiyeye
çeviren kent politikası aynı zamanda seçmen kaybının da önemli
unsurlarından biri mi oldu?
Tabii, inşaata verdiği ağırlık AK Parti’nin seçmen tabanının
altını oydu, sosyal tabanını ve o tabandaki ilişki ağlarını
çözdü.
'AKP’NİN SOSYAL DENETİM MEKANİZMASI SOSYAL MEDYA
TROLLERİNE KAYDI'
Nasıl?
Özellikle kentsel dönüşüm yaparken bir yeri yıktığınızda,
oradaki insanları başka ya geçici olarak veya kalıcı biçimde yeni
mekânlara göndermek durumunda kalıyorsunuz. Fakat yeni oluşan bu
mekânlardaki sosyal doku, AK Parti’nin daha önce ulaşabildiği
sosyal dokuyla aynı değil. Daha önce AK Parti’nin oy deposu olan
mahallelerde bir sosyal denetim mekanizması da işliyor, insanlar bu
denetim mekanizması üzerinden “safları sıklaştırıp” AK Parti’ye oy
veriyordu. Fakat işaret ettiğim kent politikasıyla bu sosyal doku
dağıtıldı ve söz konusu denetim mekanizması artık sosyal medyadaki
troller eliyle kurulmaya çalışıldı. Öte yandan AK Parti’nin
çekirdeğine yakın olanlarla çeperinde bulunanlar arasındaki müthiş
gelir uçurumu da tabanda ciddi bir rahatsızlık yaratmış durumda.
Elbette yereldeki tepkinin genel politikayla da bağlantısı var.
Düşünce ve ifade hürriyetinin ortadan kaldırılması, adalet
mekanizmasının işlemez hale gelmesi, Türkiye’nin bir anlamda içe
kapanması seçmende yeni bir arayışı hızlandırdı. Türkiye’de
belediye seçimleri hiçbir zaman belediye seçimlerinden ibaret
olmadı ama öncesi ve sonrası itibariyle 31 Mart ve 23 Haziran,
geçmiş yerel seçimlerin çok ötesinde bir anlam ortaya çıkardı.
Hem başkanlık sistemi hem de kayyım uygulamaları ve
Ankara, İstanbul gibi illerdeki belediye başkanlarının istifa
ettirilmesiyle birlikte merkeziyetçi yönetim çok daha keskin hale
geldi. 31 Mart’ın, mevcut katı merkeziyetçi yönetim anlayışına
yönelik itirazın da ifadesi olduğu söylenebilir mi?
Merkeziyetçi yapıyı bizler akademik olarak tartışıyoruz ama
aslında insanlar bunu günlük hayatlarında yaşayarak deneyimliyor.
İnsanlar alt kademedeki yetkililere defalarca taleplerini
ilettikleri halde çözüm bulamayınca, erişmeleri çok güç olan üst
kademedeki yetkililere ulaşmaya çalışıyor. Bu kadar büyük nüfuslu
bir ülkede her yurttaşın, sorununu çözmek için cumhurbaşkanına
ulaşmaya çalışması çok zor, imkansız. Fakat Erdoğan’a seçmeninden
gelen en yoğun eleştirilerden biri “size ulaşamıyoruz” oluyor.
Dolayısıyla seçmen, merkeziyetçi sistemin ne tür negatif sonuçlar
yarattığını gündelik hayatında deneyimliyor. Son anayasa
referandumuyla birlikte zaten merkeziyetçi olan sistem daha da katı
bir merkeziyetçiliğe döndü. Oysa parlamenter sistemde insanlar
başbakana ulaşamasa bile, bakana veya bakana erişebilecek kişiye
ulaştığında sorununu çözebiliyordu. Şimdi bakana da ulaşmanız bir
anlam ifade etmeyebiliyor. Dolayısıyla katı merkeziyetçiliğin
sonuçlarıyla 31 Mart sonuçları arasında bir ilişki kurmak lâzım.
Çünkü demokratik ülkelerden farklı olarak Türkiye’de insanların
tepkilerini ifade etmek için elindeki tek formel araç seçim.
'ERDOĞAN KENDİ SESİNİN YANKISINI DUYMAYA
BAŞLADI'
2013’teki Gezi protestolarına toplumun yüzde 50’sinin
öyle veya böyle destek verdiğini bizzat Erdoğan da “yüzde 50’yi zor
tutuyoruz” diyerek kabul etmişti. Gezi protestolarının temel
sebeplerinden biri Ankara’nın merkeziyetçi yaklaşımı ve AKP’li
belediyelerin inşaata, ranta dayalı kent politikasıydı. Az önce
AKP’li seçmenin de bu politikadan duyduğu rahatsızlığın 31 Mart’a
yansıdığını ifade ettiniz. Bu, Gezi’deki talep ve tepkilerin artık
AKP tabanında da karşılık bulduğu anlamına mı geliyor?
Yoğunluğu diğer gruplardan az olsa da AK Parti’ye oy vermiş bazı
seçmenlerin de başlangıç safhasında Gezi’deki taleplere ses
verdiğini veya talepleri haklı bulduğunu biliyoruz. “Yüzde 50”
ayrımı, 2013’ten itibaren cumhurbaşkanının seçmen kitlesini
konsolide etmek için başvurduğu bilinçli bir stratejisiydi. Nitekim
toplumu iki kampa bölme stratejisi sonucunda, başlangıçta Gezi’deki
çeşitli talepleri haklı bulan AK Partili seçmen de artık Gezi’yi
iktidarın göstermeye çalıştığı yerden görmeye başladı. 2013, Gezi,
bana göre, AK Parti’nin toplumsal gerçeklikten kopup, kendi
ürettiği gerçekliği seçmen tabanına kabul ettirmeye yönelişinin
önemli bir dönüm noktasıdır. “Faiz lobisi”, “üst akıl”, “dış
mihraklar” gibi tanımlamalar bu dönemde başladı. Karşılık bulan
tanımlamalar kullanılmaya devam edildi, bulmayanlar ise, faiz
lobisi gibi, tedavülden kaldırıldı. Toplumu iki kampa bölme
stratejisinin çok iyi işlemesi, ilk başlarda muhalefetin bu
stratejiye çok fazla malzeme vermesinden de kaynaklandı. Fakat
muhalefet birkaç seçim deneyiminden sonra karşıtlık siyasetinden
çıkarak iktidara malzeme vermemeye başladı. Bununla beraber
Erdoğan, kurduğu iki hayali kamptan birinden öbürüne siyasi mesaj
iletmeye devam etti. Muhalefet, Erdoğan’ın kurduğu hayali kampı
boşaltınca, Erdoğan kendi sesinin yankısını duymaya, dolayısıyla
politikası bocalamaya başladı.
.
'AKP KENDİ PARANOYASININ İÇİNE DÜŞTÜ'
Peki Erdoğan’ın uzun süre iki hayali kamp üzerinden
siyaset yapmayı başarmasının tek sebebi muhalefetin sunduğu malzeme
miydi?
Elbette bu kamplar sosyolojik bir gerçekliğin üzerine kuruldu.
Fakat AK Parti bunu çok ileri bir aşamaya taşıyınca kendi kuyusunu
da kazdı. Aslında basit bir yöntem uyguladı Erdoğan. Bir analoji
yardımıyla bunu daha iyi anlatabiliriz. Toplum iki ayrı kampa
bölündüğünde, Erdoğan, kendi seçmen tabanına yönelen mesajları
“dost mesaj” ve “düşman mesaj” olarak kodladı. Biliyorsunuz 31 Mart
öncesinde, daha aşırı ifadeler de kullanıldı. Mesajlar bu şekilde
kodlandı ve kendi seçmen tabanı üzerinde bir koruma kalkanı
oluşturuldu. Bu sayede “düşman mesaj” olarak kodlanmış mesajlar, bu
koruma kalkanına çarpıp geri dönüyor ve seçmene ulaşmıyordu. Ayrıca
çeşitli gardiyanlar da bu süreçte rol üstlendi. Onlar da, karşı
taraftaki bazı mesajları yakalayıp, gerektiğinde bunları biraz da
değiştirerek diğer tarafın ne kadar kötü olduğunu göstermeye
çalıştı. Böylece AK Parti, kendi seçmen tabanı için bir zihni
konfor alanı oluşturdu ve bunu uzunca bir süre muhafaza edebildi.
Bu süreç, başlangıçta muhalefetin de desteğiyle, 2013’ten itibaren
adım adım inşa edildi. Ancak bu durum, aynı zamanda Erdoğan’ın
toplumsal gerçeklikten kopmaya ve uzaklaşmaya başlamasına yol
açtı.
Peki ne oldu da muhalefet, Erdoğan’ın oluşturduğu
kalkanı delebildi?
Saadet Partisi'nin bu stratejiyi delen önemli bir aktör olduğunu
düşünüyorum. Çünkü bu seçmen tabanı için, özellikle Saadet Partisi
üzerinden gelen mesajları o kadar kolay biçimde “düşman mesajı”
olarak kodlayamazsınız veya kodlasınız da istediğiniz etkiyi
oluşturmayabilir. Böylece Saadet’ten gelen bazı mesajlar,
Erdoğan’ın kendi kampı için kurduğu koruma kalkanını daha rahat
biçimde delip geçti. Saadet Partisi'nin, özellikle 2017 Anayasa
Referandumundan itibaren, bu süreçteki duruşu, söylemi ve
mesajları, ezber bozucu nitelikteydi. Saadet tarafından üretilen ve
gönderilen mesajlar, hem AK Parti'nin mesajlarına alternatifti, hem
de az önce söylediğim koruma kalkanına takılmadan AK Parti
seçmenine ulaşıyordu. Analoji yaparken sözünü ettiğim gardiyanlar
da, Saadet’i kötü veya düşman olarak göstermede yeterince etkili
olamadı. AK Parti seçmenine farklı bir kaynaktan alternatif
mesajlar ulaşmaya başladığında, bu kez seçmen diğer alternatif
mesajlara da kulak kabartmaya başladı. Çünkü bu böyledir, büyü bir
kez bozulmaya başladığında, koruma kalkanında oluşan bu deliklerden
başka mesajlar da içeri girmeye başlar. Bu süreçte İmamoğlu’nun
verdiği mesajlar, bu tabanda önemli bir rahatsızlık yaratmadan
duyulmaya ve sahiplenilmeye başlandı. Çünkü İmamoğlu’nun gönderdiği
mesajlar, AK Parti tabanının yabancısı olduğu mesajlar değildi.
Söylediğim gibi, AK Parti’nin oluşturduğu koruma kalkanını Saadet
Partisi aştı ama rasyonel seçmen İmamoğlu’na oy verdi. Konda
tarafından yayınlanan barometreye baktığımızda, İmamoğlu’nun oyları
altı ay gibi bir zaman içinde yüzde 35’ten yüzde 55’e çıktı. Bu
yüzde 20’lik oran, çok büyük bir seçmen kaymasıdır. Dolayısıyla
bunun çok önemli siyasal sonuçları olacağını gözden kaçırmamak
lazım. Muhalefet alternatif söylem geliştirirken, Erdoğan toplumun
gerçekliğinden kopmaya başladı. Bununla birlikte yeni isimler, yeni
fikirler devşiremedi, yeni bir hikaye yaratamadı. AK Parti’nin
büyükşehirlerde gösterdiği adaylara bakın, aralarında neredeyse
yeni bir yüz göremezsiniz.
AKP neden böyle bir yola başvurdu sizce?
Ya yeni yüzler bulamıyor veya yeni yüzleri içine almaya cesaret
edemiyor. AK Parti, seçmeni konsolide etmek için yarattığı
paranoyanın içine düştü.
Makalelerinizde, yerel yönetimler konusunda çıkış yeri
Fransa’nın bile terk ettiği merkeziyetçi Napolyon sistemini
Türkiye’nin hâlâ devam ettirdiğini söylüyorsunuz. Türkiye ne
zamandır bu sistemle yönetiliyor?
19. yüzyıl, geleneksel kurumları ile meselelerini çözememeye
başlayan Osmanlı için bir dizi reformun yapıldığı bir yıldır.
Osmanlı’nın 19. yüzyılda çöküşünü durdurmak için yaptığı
reformların bir çoğu bugünümüzü de şekillendirdi. Bugünkü il, ilçe,
valilik, kaymakamlık gibi yapı ve kurumların özünü oluşturan mülki
idare sistemi 1860’larda Fransa’dan kopyalanıyor. Geçenlerde Kemal
Gözler’in bir makalesi yayınlandı. Gözler bu makalede, Osmanlı’da
mülki idareyi kurulurken, neredeyse noktasına virgülüne kadar
Fransa’da o dönemdeki düzenlemelerin tercüme edilip alındığını
gösteriyor. Aynı şekilde yerel yönetimler, bugünkü belediye ve il
özel idaresi sistemi de birebir Fransa’dan alınıyor. Böylece ortaya
hem seçimle veya demokratik yollarla işbaşına gelen belediye gibi
kurumlar hem de atamayla gelen ve halka değil kendisini atayan
makama karşı sorumlu olan, halkı değil devleti temsil eden mülki
idare oluşuyor. Böylece 19. yüzyılın ikinci yarısında yerel düzeyde
ikili bir yapı kurulmuş oluyor. Bu ikili yapının bu kadar uzun süre
devam etmemesi gerekiyordu aslında.
Neden?
Fransa 1980’lerde bu merkeziyetçi sistemi terk ederek
ademimerkeziyetçi bir yönetime geçişte hayli mesafe katetti. Ya
seçimle işbaşına gelen belediyelere veya atamayla gelen mülki
idareye yetkiyi vereceksiniz. Fakat bizde mülki idareden
vazgeçilmiyor. Çünkü Türkiye’deki hâkim anlayış, hâlâ yerel
yönetimlere güvenemiyor. Belki Çorum’dakine güveniyor ama
Diyarbakır’dakine, Edirne veya İzmir’dekine güvenemiyor.
Dolayısıyla yerel yönetimler birtakım hizmetleri yapsın ama hemen
yanı başında elimizin altında başka bir kurum da olsun
isteniyor.
İmamoğlu’nun ikinci kez İstanbul’u kazanmasından sonra
hükümet yanlısı bir TV sunucusu, programında “Acilen vatandaşlar,
başkan Recep Tayyip Erdoğan'ı sevenler, Ordu Valisi'nin İstanbul
Valiliği'ne tayin edilmesini istiyor” dedi. Bu öylesine yapılmış
bir gaf değil, aslında tarihsel arkaplanı da olan bir yerel yönetim
anlayışının dışavurumu değil miydi?
Ben aslında bu sözü analiz etmeyi gereksiz buluyorum. Ama
şuradan bakabiliriz. Tarihin cilvesine bakın ki, 2007’deki
cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde benzer sözleri diğer kutup
dillendiriyordu. O sunucunun sözü, AK Parti’nin bugün konumlandığı
noktaya işaret ediyor olması nedeniyle ilginç.
.
2004 yılında AKP tarafından Kamu Yönetimi Temel Kanunu
Tasarısı gündeme getirildiğinde, ulusalcı kesim bunu “bölücülük
yasası” olarak tanımlıyor, tasarının federalizme kapı araladığı
ileri sürüyordu. Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilen o tasarı
ne öngörüyordu?
Tasarının özü devleti yerelleştirmekti. Tasarı, taşradaki
çeşitli idari birimleri yerel yönetimlere devretmeyi öngörüyordu.
Bu tasarı mülki idareden vazgeçilip vazgeçilmeyeceğine ilişkin
tartışma bağlamında Türkiye’deki ilk ve tek teşebbüstür. Fakat
Sezer veto edince AK Parti o tasarıda diretmedi. Bugünden geriye
bakıldığında Erdoğan’ın 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimindeki
kırılmayla birlikte, bir tavır değişikliğine girmeye başladığını,
“madem değişime bu kadar karşı çıkılıyor, hazır ben de kaleleri bir
bir fethediyorken, mevcut sistem içinde yürüyelim” demeye
başladığını sanıyorum. Erdoğan mevcut merkeziyetçi sistemin sözüm
ona nimetlerinden yararlanmaya başladıkça, sistemi
demokratikleştirecek reformları yapmada daha isteksiz olmaya
başladı. Bu durum toplum-devlet ilişkisinde, Erdoğan’ın ve partinin
giderek devletin yanında konumlanmasıyla sonuçlandı. Erdoğan ve AK
Partililerin önemli bir kısmı, şunu anlamıyor. Örneğin bir valiyi
biz tayin ettiğimizde o vali, bizim valimiz anlamına gelmez.
Devlet, iktidar demektir, çeşitli muazzam güçlerin üretildiği ve
kullanıldığı bir yerdir. Eğer bu gücü demokratikleştiremezseniz ve
etkili biçimde denetleyip dengeleyemezseniz bundan toplum zarar
görür. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözüyle siyasi hayata
başlayan bir hareket, devlete sahip olduğunu düşündüğünde, “toplum
devlet içindir” anlayışına savruldu. Sürekli milli irade vurgusu
yapan bir iktidar, işi “devletin valisine hakaret” ettiği
iddiasıyla, seçilse bile İmamoğlu’nu o makama oturtmama tehdidine
kadar götürdü. Seçmen iradesine başvurulduğu bir süreçte, devletin
valisinin arkasında konumlanmanın, bir parti için siyasi intihar
anlamına geleceği görülemedi. Bu durumun, iktidarın konumlandığı
pozisyonu da çok iyi özetlediği kanaatindeyim.
'MÜLKİ İDARE SİSTEMİ ÇIKMAZ SOKAKTIR VE O SOKAK
BİTTİ'
Bir makalenizde şöyle diyorsunuz: “Türkiye neden
yeterince yerelleşemiyor? Bu soruya “Kürt sorunu var da ondan”
şeklinde cevap verenleri, şahsen fazla dikkate almamayı tercih
ediyorum. Çünkü bu cevabın gerçek bir cevap değil, ancak bir örtü
olduğunu düşünüyorum.” Fakat yerele yetki devrine dair itirazların
başında “bu iş özerkliğe, federasyona kadar gider” argümanı geliyor
ki, bu da doğrudan Kürt meselesiyle ilgili değil mi?
Ne zaman yerel yönetimlerin güçlendirilmesini konuşmaya
çalışsak, merkeziyetçi düşünen çevreler, bu tartışmayı daha
başlamadan boğmaya çalışır. Bugün evet, daha çok Kürtleri öne plana
çıkarıyorlar. Ancak bu argüman farklı çevrelerce farklı belediyeler
için kullanılabiliyor, örneğin İzmir için. Veya tarihi geriye
sardığımızda, örneğin 1994’te Refah Partili belediyeler için benzer
şeyler ileri sürülmüş, “bunlar bizi nasıl yönetecek” denmişti. O
bakımdan sürekli dejavu yaşayan bir ülkeyiz. Benzer sorunlar
yaşayan bütün ülkelerde sorunların merkeziyetçi veya
ademimerkeziyetçi yöntemlerle çözülmesi tartışılır. Türkiye’de
sorunların merkeziyetçi yöntemlerle çözülmesi gerektiğini
söyleyenler, daha ziyade devletin merkezinde konumlanmış bürokratik
elitlerdir. Bu elitlerin, AK Parti örneğinde olduğu gibi, siyasi
bir partiyi de kendi argümanlarıyla hareket edecek şekilde
dönüştürmeye muktedir olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat son seçimde
ortaya çıkan tablo, aslında her kesimin şapkasını, kasketini veya
sarığını önlerine koyup biraz düşünmelerine vesile olur diye
umuyorum. Türkiye, sorunlarını çözmek istiyorsa Napolyon
sisteminden çıkmalı. Mülki idare sistemi çıkmaz sokaktır ve Türkiye
açısından o sokak bitmiştir, daha ilerisi yoktur. Bu kadar uzun
süre bu merkeziyetçi idari yönetim sistemini kullanabilmiş olmamız
bile şaşırtıcı.
Çıkış yolu neresi?
Türkiye’nin çıkış yolu, devolüsyonda. Yani merkezi yönetimle
yerel yönetimler arasında yetkilerin kanunlarla paylaşılması, idari
yapının yerelleştirilmesi gerekiyor. Devolüsyon zaten bizim
yapmadığımız veya bilmediğimiz bir şey değil. Devolüsyon yerel
yönetimleri kuran ve geliştiren şeydir. Türkiye’de yerel yönetim
sistemine ağırlık verdiğimiz, yerelleştiğimiz ölçüde güçlenir,
sorunlarımızı çözeriz.
Sizce AKP, 31 Mart sonuçlarını merkeziyetçi
politikalarının da bir bedeli olarak değerlendiriyor
mu?
Şimdiye kadar gördüklerimiz, yayınladıkları mesajlar bana böyle
bir değerlendirme yapmadıklarını gösteriyor. “Sendeledik, hatta
düştük ama acımadı. Durmak yok, yola devam” diyorlar. “Durmak yok
yola devam” AK Parti'nin ürettiği bir slogandır, ancak bugünün
sloganı bu değildir, olamaz. Öte yandan son günlerde Ticaret
Bakanlığı’nın kanuna aykırı olarak yayınladığı ve belediye
başkanının bazı yetkilerinin belediye meclisine devrine dayanan bir
genelge çıktı. Bu ve buna benzer adımlar, 31 Mart’tan gerekli
mesajın alınmadığını gösteriyor. Sistemde rant doğurucu alanlarda
kendi meclis güçlerinin üstünlüklerine dayanarak, elit aktörlerine
ve burjuvazilerine nemalanma imkânı verecek koşulların peşinde
koşuyorlar hâlâ.