Doğu Akdeniz Türkiye’nin dış politika tarihinin en sorunlu, en
çelişkili, en başarısız ve en irrasyonel sorunu haline geldi. Öyle
ki, Türkiye’nin dış ve güvenlik politikası, sonuçta ne getireceği
belli olmayan, aşırı askerileşmiş, herhangi bir çıkış stratejisi
bulunmayan, ülkenin enerjisini emen bir çıkmaza doğru gidiyor. Bu
yazıda Türkiye’nin diplomatik olarak çoktan kaybettiği Doğu Akdeniz
siyasetini, askeri araçlarla, zora dayalı bir siyasetle ayakta
tutmaya çalıştığını savunacağım. Irak’tan Libya’ya uzanan ve
gerginlikten çatışmaya varan bu yorucu dış politika gündeminin
neden ve sonuçları üzerinde duracağım ve bu sürecin iç politika ve
Batı bağlantısı açısından ne gibi anlamlar taşıdığını
tartışacağım.
TÜRKİYE’NİN EN ÇELİŞKİLİ DIŞ POLİTİKA
SÜRECİ
Hem siyasal hem de coğrafi bir bütünlük taşıyan Suriye, Doğu
Akdeniz ve Libya sahası Türkiye’nin her birinde birbiriyle çelişen
politikalar izlediği ve pozisyonlar aldığı dış politika süreçleri
oldu. Siyasetin kendisinde ama özellikle dış politikada rakibinize
kabul ettirebildiğiniz sürece bu çelişkiler fazla sorun yaratmaz,
diplomasi masasında elinizi biraz zayıflatır o kadar. Örneğin,
NATO’nun Libya’da ne işi var dedikten hemen sonra NATO operasyonuna
katılmak, ABD’nin 10 bin kilometre ötedeki Suriye’de ne işi var
deyip, petrolü birlikte çıkaralım demek, Libya’da BM’nin tanıdığı
hükümeti öne çıkarırken, Suriye’de BM’nin tanıdığı Esad rejimini
görmezden gelmek ya da kendisi dışında yapılan anlaşmaları garip
bir şekilde “yok hükmünde” sayma alışkanlığı geliştirmek gibi.
Fakat Türkiye’nin sorunu yalnızca söylem ya da pozisyonlarındaki
çelişkilerden kaynaklanmıyor. Batı sistemine ve temelde ABD’ye
bağımlı konumunun getirdiği sıkışıklık ve müttefiksizlik durumunu
bir türlü aşamamasından, Doğu Akdeniz’de kafasına göre manevra
yapmaya çalışırken, değişen dengeleri hesap edemeyip kendi hareket
alanını daraltmasından kaynaklanıyor.
BOZULAN DOĞU AKDENİZ DENGESİ
Doğu Akdeniz’de ABD ve NATO için de istikrar yaratan bir düzen
vardı ve Türkiye bunun önemli bir parçasıydı. Buna göre Türkiye ile
İsrail iyi ilişkiler içinde bulunuyordu ve bu, askeri ve istihbarat
bağlarını da içeriyordu. ABD bu eksenin arkasında duruyor, Kıbrıs
Rum Cumhuriyeti’ne ambargo uyguluyor, Yunanistan’ın Ege’de
karasularını 12 mile çıkarmasına itiraz ediyordu. Yunanistan ve
güney Kıbrıs ise daha çok AB’nin desteğini alıyor, İngiltere
Kıbrıs’taki üslerine dokunulmadığı sürece bu sürece doğrudan dahil
olmuyor, Mısır ise Türkiye ve Yunanistan’a eşit mesafede duruyordu.
Bu düzen Batı sisteminin stratejik ihtiyaçlarını karşılıyor,
Rusları mümkün olduğunca dışarıda bırakıyordu. AKP hükümetinin
2009-2010 arasında İsrail ile ilişkileri bozması, ardından Sisi
yönetimindeki Mısır ile de gereksiz ve anlamsız bir gerginlik
politikasına girmesi neredeyse bu 50 yıllık dengeyi bozdu. Aslında
Doğu Akdeniz politikasındaki bu dönüşüm, AKP’nin yerine daha
iyisini koymadan, hazırlığını yapmadan bir dengeyi, bir düzeni
bozup sonra da kayıpları toparlamaya çalışmasının örneklerinden
yalnızca biri.
Türkiye ile ilişkileri bozulunca, İsrail Yunanistan ve Güney
Kıbrıs ile yakınlaştı, Türkiye’ye duyduğu tepki Mısır’ı da bu bloka
doğru kaydırdı. Doğu Akdeniz’deki bu yeni koalisyona Fransa açıktan
destek oldu ama daha kritik olan ABD’nin de destek vermesi oldu.
Bir yandan Kıbrıs’a tekrar askeri eğitim ve silah satışı başladı,
öte yandan Yunanistan ile “stratejik diyalog” adı altında askeri
işbirliği süreci hız kazandı. Oysa, 1967-74 arasında askeri darbeye
verdiği destek ve genelde Türkiye-Yunanistan ilişkileri ve Kıbrıs
konusunda, Türkiye’deki algının aksine, Türkiye’nin yanında durduğu
algısı güçlü olduğu için Yunanistan’da ABD karşıtlığı güçlüydü.
ABD, Yunanistan’la güvenlik anlaşmasını süresiz uzattı, Girit’teki
liman 6. Filo’ya uygun hale getirildi, anakarada drone ve
helikopter eğitim üssü, Dedeağaç’ta deniz ve hava üssü kuruldu. ABD
Dışişleri Bakanı, Ekim 2019’daki ziyaretinde 'ilişkilerimiz hiç bu
kadar güçlü olmadı' derken, Türkiye’nin sondaj faaliyetlerinin
kurallara uygun olması gerektiğini söyledi.
Doğu Akdeniz Gaz Forumu kurulduğunda burada İsrail, Mısır,
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Yunanistan, İtalya yanında Ürdün ve
Filistin Yönetimi de yer aldı. Libya söz konusu olduğunda bu
tabloya Fransa, Rusya, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri
de eklendi. Türkiye ise dış politika tarihinde görülmemiş bir
izolasyonla karşı karşıya kaldı.
KIBRIS’TA BOZULAN DENGE VE AŞIRI
MİLİTARİZASYON
Kıbrıs’ta genel olarak askeri ve siyasal bir denge vardı.
Zannedildiğinin aksine, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki askeri
varlığı Batı sistemi ve NATO için bir sorun oluşturmadı. Sonuçta
Türkiye, NATO üyesi bir ülkeydi ve asıl sorun Rusya ile özel
ilişkileri olan, bu ülkeden zamanında S-300 füze sistemi alan, Rus
kara parasını aklayan, AKEL aracılığıyla Rusya ile bağları süren
Rum tarafıydı. Hem Yunanistan hem Kıbrıslı Rumlar, stratejik bir
hamle yapıp, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin bozulması
fırsatını değerlendirerek üçlü zirve sürecini başlattılar, aradaki
sarsılmaz bağlardan bahsetmeye başladılar. Rumlar 2009 “one minute”
olayının sonuçlarını iyi değerlendirip 2010’da İsrail ile münhasır
ekonomik bölge anlaşması imzaladılar.
Dahası Kıbrıs’ta kurulu askeri denge de bozulmaya başladı.
KKTC’deki Türk asker sayısı ile Rum Milli Muhafız ordusu sayısı
birbirine yakın iken, iki tarafta da deniz ve hava kuvvetleri
bulunmuyordu. Bu durum değişmeye başladı. Rum yönetimi İsrail’den
dört insansız hava aracı alırken, Türkiye adaya SİHA’ları gönderdi.
Yine Rum yönetimi Fransa ile üs anlaşması imzaladı ve Fransa bu
ülkeye iki savaş uçağı ve fırkateyn yolladı. Genel olarak bütün
Doğu Akdeniz’de artan bir askerileşme yaşanmaya başladı. Bu durumun
yalnızca Kıbrıs değil bölge halklarına hiçbir faydası olmadığı
ortada.
İÇ POLİTİKA HESAPLARI
Doğu Akdeniz, AKP döneminin ayrılmaz bir parçası olan dış
politikayı iç politik kaygılara göre düzenleme sürecinin etkili bir
örneği oldu. İç politikada mevzi kaybetmeye başlayan AKP, bir
yandan milliyetçi/ulusalcı ittifakı ayakta tutarken, öte yandan
köpürttüğü milliyetçi atmosferden beslenmeye, oy kaybını durdurmak
için tırmandırma stratejisini sürdürmeye çalışıyor. Elinde fazla
kozu kalmamış bir iktidar için belli bir süre için ilan edilen bir
denizcilere duyuru (Navtex) bile hükümet medyası tarafından
Akdeniz’deki oyun bozucu büyük hamle ve zafer olarak
sunulabiliyor.
SONU BELİRSİZ BİR TOPARLAMA SİYASETİ
AKP yönetimi bir süredir, geçmiş kayıpları, Türkiye’yi içine
soktuğu yalıtılmışlığı, Doğu Akdeniz’de donanma, Libya’da ordu ve
istihbaratı kullanarak kırmaya, telafi etmeye dayalı bir politika
izliyor. Dış politikanın bu düzeyde militerleşmesinin sınırlarının
olduğunu, her bir hamlenin karşı hamleyi doğurduğunu ve sonuçta bir
yarar getirmeyeceğini daha önceki yazılarda belirtmiştim.
Reelpolitik açısından bakıldığında AKP yönetiminin üç temel hatası
oldu. Uzun bir süredir Türkiye bölgedeki her sorunun bir parçası
haline geldi. İkincisi, dış politikasını fazlasıyla askerileştirdi
ve aynı anda birden fazla çatışma ve gerginliğin içine girdi.
Üçüncüsü, diğer aktörlerden farklı olarak herhangi bir ittifak
kuramadan, tek başına dengeleri değiştirmeye çalıştı. Ordunun
etkisinin olduğu ve ABD’nin çeşitli nedenlerle göz yumduğu Libya
gibi bir çatışma sahasında bu işe yaradı ama Doğu Akdeniz siyaseti
bunun toparlanmasının giderek imkansız olduğu bir alana
dönüştü.
Şu anda Türkiye’nin Doğu Akdeniz siyaseti herhangi bir dış
politika ilkesine dayanmıyor. Realist değil çünkü ittifak
ilişkileri kurmak, soğuk ve ideolojik olmayan bir çizgide ilerlemek
gibi reelpolitiğin ilkelerine uymuyor. İslamcı değil çünkü
İslamcılık yapabileceği aktörler kalmadı. Libya’daki Serraj
hükümetiyle İslamcı olduğu için değil başka seçeneği olmadığı için
anlaşma imzaladı. AKP’den sol, bölge halklarını da gözeten,
işbirliğini zorlayan bir dış politika anlayışı zaten beklemiyoruz.
Bu kadar askeri güç ve çatışmaya dayalı bir siyasetin liberal
ilkelere uyduğunu söylemek de mümkün değil. Dolayısıyla, herhangi
bir siyasal/ideolojik eksene oturmayan, iç politika kaygılarıyla
girdikçe bir türlü çıkamadığı sorunlara bulaşan, tanımlaması kolay
olmayan bir süreçle karşı karşıyayız. Bunun en önemli sonuçlarından
biri Doğu Akdeniz siyasetinin Türkiye’nin dış ve güvenlik
politikasını ipotek altına alması oldu. Rusya, AB ve ABD ile
ilişkiler bu bölgedeki gelişmeler prizmasından yürütülür hale
geldi. Türkiye gibi bir ülkenin dış politikasının sürekli bir alarm
durumunda olması, bunun yıllara yayılması korkunç bir enerji
kaybına, gereksiz didişmelere yol açma riski taşıyor.
AKP yönetimi bundan sonra Doğu Akdeniz’de daha da sıkışabilir.
Buradaki en önemli hatası Mısır ve Yunanistan gibi ülkelerle
ilişkileri geliştirmeden İsrail ile arasını bozmasıydı. İkinci
sorunu, gücünü gereğinden fazla abartması -ki bir AKP rahatsızlığı
olarak iyice yerleşmeye başladı. Lübnan’ın bile Kıbrıs Rum
Cumhuriyeti'yle münhasır ekonomik bölge anlaşmasını imzalamasına
engel olamadı. Üçüncüsü kendisini vazgeçilmez olarak görme
yanılgısı. İsrail, Türkiye’nin yarattığı stratejik boşluğu hızlı
bir şeklide Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıyla doldurdu. Türkiye bir
gün Mısır ve İsrail ile ilişkilerini biraz olsun düzeltse bile bu
iki ülkenin ABD’nin de desteğiyle kurduğu eksenin bozulması mümkün
değil.
Doğu Akdeniz’deki gerginlik hiçbir şekilde sıcak bir çatışmaya
dönüşmeyecek. Batı sistemi içindeki itiş kakış olarak kalacak, bir
bakıma Ege’deki “it dalaşı” ölçeği büyümüş ve karmaşıklaşmış
şekilde bu bölgeye yayıldı ve bir süre daha devam edecek. Rusya
dışarıda bırakılırsa, buradaki bütün aktörler sonuçta Batı sistemi
içinde yer alıyorlar, hepsi ya ABD müttefiki ya NATO ya AB üyesi.
Sonuçta işler içinden çıkılmaz hale gelince büyük bir olasılıkla
ABD araya girecek, herkesin kendi bulunduğu yerde kalmasını
isteyecek ve kimsenin tam memnun olmayacağı bir statüko
kurulacak.