Bulaşıcı hastalıklar, kanser, AIDS, basit bir soğuk algınlığı
veya anti-aging... Kulağa çok farklı gelen bu durumları yatay kesen
şey ilaç. Peki bu ilaçları kim üretiyor? İlaç sektörüne hangi
dinamikler yön veriyor? ilaçlar neden bu kadar pahalı? Geçtiğimiz
yıl Sınır Tanımayan Doktorlar neden büyük bir firmanın ilaç
bağışını reddetti? İlaç firmaları daha çok hangi ülkelerde
bulunuyor? Küba neden bu sisteme meydan okuyan bir bir aktör olarak
görülüyor? Bu hafta yüzümüzü ilaç endüstrisine ve onu adeta bir
kartele çeviren beş ilaç firmasının ilişkilerine çevirerek bu
sorulara yanıt vermeye çalışacağız.
İLAÇ ENDÜSTRİSİNİN SÜVARİLERİ
İlaç endüstrisi; araştırma, deney ve patent, pazarlama, satış
süreçlerini içeren, yaklaşık 900 milyar dolarlık bir piyasa. Her
sektörde olduğu gibi sağlık sektöründe de gelişmişler, az
gelişmişler ve bağış yapmak zorunda hissedilen ülkeler var.
Endüstri, araştırma ve geliştirme aşamasında yüksek teknoloji,
kaliteli girdi, alanında iyi uzmanlar istiyor. Bu ise kalifiye iş
gücüne ve yüksek teknolojiye sahip ülkelerin üretimde baskın olması
demek. İşte bu noktada firmalar ülkeler üzerinden sıralanıyor.
Piyasa gücü ve değeri üzerinden Forbes 2016 En Büyük İlaç Firmaları
Listesinin ilk beşi şöyle: Pfizer, Johnson & Johnson, Roche,
Novartis, Merck. Bunu Bayer ve Allergan takip ediyor. Listede ilk
25’te yer alan firmalar menşei bakımında sekiz ülkeye dağılıyor.
ABD, 15 şirketle ilk sırada. Onu ikişer şirketle İngiltere, Almanya
ve İsviçre takip ediyor. Fransa, Japonya, İsrail ve Danimarka birer
şirketle listede "ben de varım" diyor. Bu firmalar piyasanın yüzde
30’una yakınını elinde tutuyor. ABD, 350 milyar dolarlık bir pazar
olduğu için en büyük rekabet de burada yaşanıyor. Bunun dışında
bine yakın ulusal ve uluslararası firma var. Ancak gelir ve pazar
gücü açısından ilk beşin çok uzağındalar.
DERDİM ÇOKTUR HANGİSİNE YANAYIM?
Kapitalizmi bulunduğunuz konuma göre farklı şekillerde tarif
edebilirsiniz. Bununla beraber en derli toplu ve anlaşılır tanım,
Karl Marx’ın Kapital’inde ifadesini bulmaktadır. Üretim araçlarına
sahip olmak ve artı değere el koymaya dayanan kâr odaklı üretim.
Aynı eserde şu tahlil de var: Sermayedar üretmekle, kâr için
üretmekle yükümlüdür. Sermaye birikimi temel önceliğidir, öyle
keyfince kazandığını harcayamaz. Yani kapitalist mantıkla örülü bir
sistemde faaliyet yürüten sermayedarın önceliği kârdır. Üstelik
bunun hangi sektör olduğu, ne kadar ahlaklı olduğu tali sorulardır.
Dolayısıyla ilaç sektörüne buradan bakmak en derli toplu çerçeveyi
sunuyor. İlaç sektöründe değinilen firmalarda billurlaşan ve üretim
dinamiklerine şekil veren sistem iki boyutla açıklanabilir.
İlk olarak; AIDS’e, kansere, koleraya, zatürreye, dizanteriye
çare arayışı kimsenin gül hatırı, insanlığın geleceği için değil,
kâr için gerçekleştirilir. Tam da bu nedenle söz konusu arayış ucuz
araştırma ve iş gücüne ihtiyaç duyar. Dolayısıyla “küresel çapta
kaldırın sınırları, taşıyın laboratuvarları” denebilir. Nitekim son
dönemde Çin’de kanser araştırmalarının revaçta olmasında bu yönelim
etkili. Kalifiye ve ucuz çalışanlar için hükümet göçmen karşıtı
politikasını hal yoluna koymakta zorlanabilir. Dahası ucuza
üretimin yanında şayet söz konusu patent sistemiyle formüle
sahipseniz, ürettiniz ilacı ederinin üzerinde fahiş fiyatlara
satabilirsiniz. Dikkat edilmesi gereken burada “olmasa da olur”
diyebileceğiniz bir lüksünüzden bahsetmediğimiz. Deva arayışınız
sizi bu ilacı aramaya mahkum kılar, mecbursunuzdur. Burada
mecburiyetten nasıl kazanç sağlandığı açık. Oysa sistem bize bunu
bir tür seçme şansımızın olduğu bir alan gibi sunar. Öyle ya kimse
sizi zorlamıyordur, almayabilirsiniz. Alım gücünüzün buna yetmemesi
de kimseyi ilgilendirmez, çünkü toplumsal ve bireysel yoksulluğunuz
kâr aracı olmadığı sürece kulak verilmeye değer değildir.
Değinilen durumu bir örnekle açıklamak yerinde olacak.
Geçtiğimiz yıl Sınır Tanımayan Doktorlar (Medecins Sans
Frontiers-MSF), kendilerine 1 milyon dolar değerinde zatürre aşısı
bağışlamak isteyen çok büyük bir firmanın bu girişimini geri
çevirdi. MSF’den gelen açıklama bu kararın nedenini ortaya koyduğu
gibi firmaların insafına dair de bir ifşaydı. Bağış üç gerekçeyle
reddedilmişti. Birincisi söz konusu firmadan bağış değil,
ulaşılabilir fiyatlardan aşı talebi için. Aşının bir dozluk fiyatı
3.5 dolar, hastalığın tamamını kontrol etmek için gerekli olan doz
içinse 19 dolar gerekiyordu. MSF, az gelişmiş ülkeler ve gelişmekte
olanların pek çocuğunun bireysel ve devlet bazında bu masrafı
karşılayamayacağını, yardım kuruluşlarının da bütçeleri yetmediği
için indirim talep ettiklerinin altını çizdi. Yaklaşık dört yıldır
da söz konusu firmayla müzakerede bulunduklarını ve sadaka değil
“erişilebilir fiyatlar” istediklerini yeniledi. İkincisi, firmanın
bağışla vergiden kurtulma çabası ve bağışların şartlarına dikkat
çekiyordu. Şöyle ki, şayet söz konusu ilaç devi 1 milyon dolara aşı
satmış olsaydı bunun bir kısmını vergi olarak ödemek durumunda
kalacaktı. Ancak firma böylece bağış yaparak vergiden kurtulmuş
oluyordu. Ayrıca bir anda gelen aşı bir anda gidebilirdi.
Vurgulanan can yakıcı son noktaysa bağışın “hangi ülkelerde, hangi
vakalarda, kaç yaşındaki çocuklara uygulanacağına kadar” pek çok
ayrıntının firma tarafından belirlenmesiydi. Yani firma insan
seçiyordu. Bahse konu olan ilaç devi aşıda indirime gitmedi. Bu
esnada çaresi olan bir hastalıktan binlerce çocuk yaşamını
yitirdi/yitiriyor.
İkinci unsur kapitalizm ve mülkiyet ilişkisinin bir yansıması
olan patent sistemi. Mülk ve üretim araçlarının sahipliği
kapitalizmin temel dinamikleri arasında sayılıyor. İlaç
sektöründeyse bunun dolayımı patent sistemiyle sağlanıyor. Şöyle ki
bir ilaç firması herhangi bir hastalığın tedavisinde kullanılmak
üzere bir ilaç geliştirdiğinde, bunu hangi firmanın, hangi
laboratuvarın geliştireceğini tayin etmek için patent kurumuna
başvurup patent alıyor. Yani formülün beş ile yedi yıl arasındaki
mülkiyeti. Böylece söz konusu firma ilacın üretimi, dağıtımı ve
piyasanın kontrolünü bir süreliğine ele geçiriyor. Genellikle küçük
yeniliklerle de patentin süresini uzatabiliyor. MSF örneğinde de bu
boyut bulunuyor. Örgüt, patent sistemi nedeniyle zatürre aşısını
başka bir firmadan alamıyor, üretemiyor.
Patent pek çok ülkeden alınabilir. Ancak en sert önlemleri alan
ve sözü geçen hangi ülkeyse şirketler onun kurumlarını tercih
ediyor. Halihazırda patentlerin neredeyse yüzde 70’i ABD’den
alınıyor. Ayrıca Amerika Gıda ve İlaç Dairesi (Food and Drug
Administration-FDA) dünya genelinde kalite standartları enstitüsü
muamelesi görüyor. FDA, patent vermiyor, söz konusu ilacın
denetimini yapıyor. Pek çok ülke de dağıtım şirketi FDA onaylı
olmayan ilaçları güvenilir bulmuyor. Bu noktada ABD iki kurumuyla
sektörde büyük bir iktidara ve yönetim kapasitesine sahip. Küresel
piyasa da buna göre konumlanıyor, bir yer hariç: Küba.
KANSERE UMUT, SEKTÖRE KABUS: KÜBA
Küba, 1959’da Fidel Castro öncülüğünde Fulgencio Batista
rejimini devirdi. Ardından sosyalist ilkeler üzerinden yoluna devam
etti. Sosyalizmin en görünür olduğu alanların başında da sağlık
sektörü geliyor. Tamamen devlet sorumluluğundaki sağlığa, bir
sektör olarak değil, halkın mutlu ve uzun yaşaması için bir araç
olarak bakılıyor. Kâr beklentisiyle üretim yapılmıyor. Bunun en
bilinen örneği, kanser aşısında yaşandı. Akciğer kanserinde tümörün
büyümesinin durması ve küçülmesini sağlayan aşının formülü tüm
dünyaya ücretsiz ya da bir dolar gibi bir ücrete satılırsa
işbirliğine açık olacaklarını söylediler. FDA Obama döneminde
Havana-Washington Hattı’ndaki yumuşama paralelinde Kübalı
yetkililerle görüştü. Ancak Küba’ya daha çok yaptırım diyen Trump
yönetimiyle ilişkilerde yeniden soğuk rüzgarlar hakim. Küba’nın
halktan yana insani önerisi de havada kaldı, ambargo altındaki ülke
aşıyı tek başına dünyaya iletmekte zorlanıyor. Yani tıbbın çaresi,
bu sefer de küresel politik hesaplara ve Trump yönetimin pek
istikrarlı “herkese veryansın” politikasına takıldı. Elbette bu
süreçte küresel ilaç piyasasının süvarileri, Trump’ın sırtını
sıvazlayıp bu hamlenin önlenmesi için çok çabaladı.
Küba’daki alternatif sağlık sistemini bir yana bırakırsak, ilaç
sektörü genel olarak olarak kapitalist motivasyonla karakterize
oluyor. Elbette sektörün süvarileri şifa bulmanızı ister, yeterli
bakiyeniz varsa tabii. Sosyal devletin artık mumla arandığı bir
çağda, Havana’dan yükselen başka bir sistemin imkanına kulak vermek
gerekiyor. Özetle ya başınızın çaresine bakacaksınız ya da mevcut
sistemin.