Küçükken, “Enflasyon Canavarı”nın gerçek bir canavar olduğunu
zannederdim. Ejderha ve dinozor karışımı, çatal dilli, sivri dişli,
kötü kalpli, gözü dönmüş, korkunç bir yaratık. Bazı oyuncakların ve
içi kürklü kırmızı çizmelerin çok pahalı olmasının tek sebebi.
Pis.
Akşamları ödev yaparken, fondaki televizyonda mırıl mırıl
konuşan Turgut Özal tanıştırmıştı beni Enflasyon Canavarı’yla.
Özal, hiç ilgimi çekmeyen, “İcraatın İçinden” isimli programına
“Hayırlı akşamlar, değerli vatandaşlarım...” diye başlar, elindeki
havalı dolma kalemi (değerli vatandaşlarının gözüne doğru) sallaya
sallaya konuşurdu. Benim için, dünyanın en sıkıcı televizyon
programının başrol oyuncusuydu.
Enflasyon Canavarı’nın adını andığı güne kadar...
“İcraatın İçinden izleyen çocuk” olarak anılma ve ev halkının
gözündeki imajımı zedeleme riskini göze alarak, ilgiyle oturdum
televizyonun karşısına. Bildiğiniz, canavarlı manavarlı masallar
anlatıyordu Özal. Enflasyon Canavarı’nın, bize nasıl zarar
verdiğini, ülkemizi kıtır kıtır yediğini, onunla savaşacağımızı,
başını ezeceğimizi filan.
Sonra gazetelerde ve Gırgır dergisinin kapağında, canavarı
gördüm. Tam hayal ettiğim gibiydi. Çirkin ve haindi. Suçluydu.
Hatta tek suçluydu.
Enflasyon Canavarı, o dönem ülkemizin ihtiyacı olan sanal bir
karakterdi. Ustaca yaratılmış, ince düşünülmüştü. Somuttu. Kükreyip
duruyordu. Elleri, ayakları ve (kötülükle çarpan) bir yüreği vardı.
Gözümüzde canlandırabildiğimiz için, ona kızmamız da kolaydı, savaş
açmamız da.
Her an karşımızdaydı. Başka suçlu aramamıza gerek kalmadan,
milletçe el ele verebilir ve onunla (topyekûn) mücadele
edebilirdik.
Sözlükte, “enflasyon” kelimesinin anlamına baktığımızda, “para
şişkinliği” yazıyor oysa. “Şişkinlik” de “kabarıklık” demekmiş
(sözlük öyle diyor). Bu durumda, gözümüzün önüne, şişkin şişkin
paraların, kabarık cüzdanların gelmesi an meselesi.
Normal bir vatandaş olarak, böyle bir tanımdan yola çıksak,
enflasyonun düşmanımız olduğunu hissetmemiz zor ama ona “canavar”
dediğimizde, iş nasıl da kolaylaşıyor değil mi?
Siyasette de reklamcılıkta da bu tarz (hayali) karakterlerin
önemi çok büyük. İnsanlarla çok daha derin seviyelerden bağ
kurmayı, bir şeyler hissettirmeyi, algılarla muhteşem şekillerde
oynamayı sağlıyorlar çünkü. Gerçek(miş gibi duran) bir kişilikle,
hızla gerçek ilişkiler kuruluyor; bazılarına sonsuz sevgi ve güven
duyulurken, bazılarına çok fena kızılıyor.
Reklamları düşünün... Karizma simgesi, maçoluk abidesi Marlboro
Adamı, bütün lekeleri söken, kas yığını Mr Muscle Bey, Arçelik’in
koca kafalı robotu Çelik, Milka’nın mor ineği, sürekli koşmasına
rağmen, enerjisi hiç bitmeyen Duracell tavşanı, sürekli “Vadaa!”
diye bağıran mor mor yaratıklar, “cırt” diye yırtılmayan
çarşafların mimarı Ayşe Teyze, patateslerin efendisi Lay’s Teyze ve
burada adını sayamadığımız nice nice karakter var.
Markayı hatırlamayı, hikâye anlatmayı, mesajı kısa yoldan
kafalara kakmayı, duygusal bağı güçlendirmeyi kolaylaştıran, elle
tutulan, gözle görülen, gaza getiren, pek muhterem karakterler.
Enflasyon Canavarı, üst akıl, faiz lobisi, dolar lobisi, dış
güçler, iç mihraklar gibi “karakterler”de de durum aynı. Soyut
kavramlardan, somut düşmanlara doğru giden, topyekûn bir
yolculuk.
Mesela, “dış güçler” dendiğinde, loş ışıklı bir odada, yuvarlak
bir masanın etrafında toplanmış, devamlı bize bakan, bazen sinirli
sinirli volta atan, bazen düğmelere basan, bir grup kısık gözlü,
sinsi insan canlanmıyor mu gözünüzde?
Canlanınca da (haliyle) kızıyoruz onlara. Kızmak ne kelime? Çok
fena öfkeleniyoruz. Başka hiç kimseye değil... Onlara!
İşte bugünlerde de coşku içinde, enflasyonla (topyekûn) mücadele
ederken, çocukluğumuzda bizi öfkelendiren Enflasyon Canavarı geri
gelmiş gibi oldu sanki.
Evet, düşman geri gelmiş ama imaj değiştirmiş. Modern çağa ayak
uydurmuş, o eskimiş ejderha-dinozor tipini değiştirmiş. Artık
sloganı, logosu ve web sitesi var. Etiketleri, sticker’ları,
posterleri bile var.
El ele vererek, üstüne çeşit çeşit (en az yüzde 10’luk)
indirimler atarak mücadele edeceğimiz, başını ezeceğimiz yeni
canavarımız o. Dikkatimizi, kızgınlığımızı, öfkemizi hep onun
üzerine yoğunlaştırdık. Tek suçluyu görüyoruz ve ondan
korkmuyoruz.
Bir iki ayda hallederiz gibi.