20 sanatçının hayvanlar âlemi üzerinden insanlar âlemini gözlem ve tartışmaya açtığı Hayvanların Tarafı, 'biz'den 'başkası'nın varlığının altını aciliyetle çizen, çoksesliliği ve ifade çeşitliliğiyle arşivlik bir sergi.
Fauna, yabancısı için, bir ekolojik bütünlük içinde yaşayan tüm
canlıları kapsayan bilimsel bir terim olarak kullanılıyor. Flora
da, bitkiler için, öyle. Küratör Ahmet Ergenç'in düzenlediği
'Hayvanların Tarafı' sergisinde de, insanlığı ve hayvanlığı
mukayese ve münakaşaya müsait bir geçişli fauna olduğu, aşikâr.
İnsana, 'faunaya giren terler' dedirtesi, vadettiği tartışma
zenginliğiyle bu epey hararetli etkinlik, İstanbul Karaköy Mumhane
Caddesi üzerindeki Mixer'de 24 Şubat'a dek sürüyor.
Hamit Hamutçu'nun kurucusu, Bengü Gün'ün direktörü, Eda
Oslu'nun sanat danışmanı olduğu Mixer de sanat için bir nevî fauna
aslında. Kurum, tasarımcısından stajyerine, sanatçısından
izleyicisine emekten yana ve hakkaniyetle düzenlediği Mixer
Editions, Art Lab ve Art Writing programlarıyla, özellikle bağımsız
sanatçılar için geri dönüşümlü, kolektif zihniyetli bir varoluş
platformu, etik, ekolojik bir alan olma endişe ve gayretini
gösteriyor.
Ergenç'in sergisinde de bu türden, 'insanlarda rastlamaya pek
alışkın olmadığımız' bir fauna, varlık ve söylem bütünlüğüne
çarptığımızı söyleyebiliyoruz. Sergilenen her bir yapıt,
etkinlikteki sesini, biçim ve jestini ötekine bastırmaksızın, leziz
bir plastik kontrast ile düpedüz, biz 'dandik' insanlara tosluyor.
20 sanatçının hayvanlar âlemi üzerinden insanlar âlemini gözlem ve
tartışmaya açtığı Hayvanların Tarafı sergisi, 'biz'den 'başkası'nın
varlığının altını çizen, çoksesliliği ve ifade çeşitliliğiyle
arşivsel, kıymetli ve zamanlaması gayet yerinde bir sergi olarak
izleyicisini bekliyor.
'Geyiği' bırakıp söyleyeyim; ne güzel söylüyor Ergenç,
manifesto kıvamındaki, sergi kitapçığında yer verilmiş metninde,
bakın: "Bu sergide bir araya gelen işler, son zamanlarda çağdaş
sanatta görülen bir eğilimin, insan merkezci bir bakıştan
uzaklaşıp, bir gerçek ve metafor olarak hayvana, ya da insan
olmayana bakma eğiliminin kristalleşmesi olarak görülebilir."
Ergenç'in hani neredeyse İskenderiye Kütüphanesi akademik yıl
açılış konuşması derinliğindeki evrensel, etik ve 'rektörel' bu
metni, 'öteki'nin bakışına yaptığı iltifatların Jacques Derrida,
Giorgio Agamben ve Gilles Deleuze ile John Berger gibi Avrupalı
düşünürlere dönük dipnotlarıyla da, tadından bitirilmiyor dense,
yeri.
Keza, Ergenç'in insanlığımızdan çıktığımız ve utandığımız şu
günlerde karşımıza çıkan bu projeye küratöryel bakışında sevgili
Ali Akay'ın 'Minör Politika'sının veya Aynadaki Narkissos'la beni
baştan çıkarıp sonuma uğurlayan Ergun Kocabıyık'ın bir diğer
evladiyelik yayımı, Dolaylı Hayvan'ın da fısıltıları geziyor gibi
geldi.
Bir bilinç ve medeniyet alegorisi ve özeleştirisi olarak da
tecrübe edilen, teneffüs edilen 'Hayvanların Tarafı', daha adıyla
bile bizi sanat yapıtları üzerinden 'öteki'nin mevcudiyetini ne
şekilde tecrübe edip, bunda ne ölçüde muvaffak olabileceğimizi
sınıyor.
Sergideki yapıtların karşılaşmalarıyla olduğu kadar, bizim de,
birer medium/taşıyıcı/medyum/ahir zaman şamanı olarak bu
yapıtlardan ne ölçüde feyz aldığımız, etkinliğin görünmez/kavramsal
zamkına dönüşüyor. Eserlerin mekâna plastik bir tabiat parkı gibi
serpiştirildiği etkinlikteki yapıtlar, estetik özgünlükleriyle
oldukları kadar, kavramsal 'savunmalarıyla' da arşivlik kıymet
ediniyorlar.
Söz gelimi Didem Erbaş, hayvanlara yönelik soykırım ve
işkencenin ayyuka çıktığı şu günlerde ürettiği 'Kendini Öldürmek
İsteyen Domuz ile Acı Çeken Maymun' isimli tuvaliyle hem 'o
taraftaki', hem de bu taraftaki suçlarımızı renk renk, tüm ekşi ve
koyuluğuyla, dobra bir fırça atıp yüzümüze 'tükürüyor'.
'Daracık' galeride dile kolay 20 sanatçının video, tuval, desen
ve yerleştirmelerini buluşturan bu mikro-bienal karakterli
etkinlikte yine, Yusuf Sevinçli, Ergenç'in kelimelerinden emanetle
söylersem, yıkık bir manzarada tuhaf haller sergileyen hayvan
maskeli çocukları gösteren fotoğrafıyla, çocuk ve hayvan arasındaki
o temel bağı gösteriyor. Ergenç bu yapıt için, 'hem tekinsiz, hem
de animalistik bir enerjiyle parlayan bir manzara' ifadesine
başvuruyor. Sevinçli'nin bu 'sevinçsiz', granit katılığındaki,
incitici güzelliğe sahip kadrajı, bize küçük ve büyük insan
arasında, zamanla giderek kapandıkça açılan asıl mesafe olan
masumiyeti de içten içe anımsatmayı başarıyor. Hikâyeyi bilirsiniz;
küçüklüğünde masum kalabilmeyi beceren ve maskelerini, kendi
yüzlerini samimiyetle sahiplenen insancıklar, büyüdükçe, oyunu bu
kez maskesiz oynama yüzsüzlüğüne doğru delice koşturuyor.
Keza, sergideki Ahmet Sarı 'Karabatak'ı, ya da İlhan Sayın
'Karga'sı, olanca kendilikleri ve savunmasızlıklarıyla, kimin daha
özgür, kimin daha haklı ve güçlü olduğu kuşkusunu gözümüze kanırta
kanırta gagalıyor. Serginin sürprizli çalışmasını bize armağan eden
Sinem Dişli, sergide bir mikro organizmaya kendini ifade hakkı
tanırken, teşhir ettiği inanılmaz güzel ve soyut dünya ile bize bir
küf tanesi kadar olamayacağımızı gösteriyor.
Varlık ve yokluk krizinin içten içe beslediği bu trajik
buluşmada bir diğer hayvan portresini bize sunan Fulya Çetin ise,
aynı anda hem boynuzundan künyeli, hem de gözalıcı güzelliğe sahip
bir Geyik / sanat eseri üzerinden, kime, neye, neden baktığımız ve
onu (aklımızda veya mekânımızda) neye istinaden edindiğimizi
sorgulatıyor.
Mert Öztekin insanı andırır bir
ağza sahip olan Pacu balığı üzerinden, kimin bu dünyada daha
tanıdık/eski sakin olduğunu bizimle merak ediyor.
Çınar Eslek'in 'ucubelik' meselesini iki varlığı temsil eden
figür üzerinden resmedip, tartıştığı sergide, Mert Öztekin de
çalışmasıyla insanı andırır bir ağza sahip olan Pacu balığı
üzerinden, kimin bu dünyada daha tanıdık/eski sakin olduğunu
bizimle merak ediyor.
375 bin liraya Güney Kore'de köpek klonlama imkânının olduğu ve
Kuzey Amerika ve Avrupalıların bilhassa ilgi gösterdiği şu günlerde
açılan sergide ayrıca, İhsan Oturmak'ın 'Koloni' isimli çalışması,
harika bir metafor olarak aklımıza ve gözümüze takılıyor. Koyunlar
üzerinden, hayvanların kapatıldığı alanlarda maruz kaldıkları
fiziksel ve duygusal şiddete gönderme yapan sanatçı, bunu yaparken
yine biz insanların birbirine nasıl özgürlük ve (c)esaret
aşıladığını gündeme taşıyor.
Ara yüzey ve anlam alanlarının da kendini ifade ve tartışma
zemini bulabildiği 'Hayvanların Tarafı' sergisinde, bu meyanda
kendi estetik ve kavramsal yönelimleriyle iş üreten Ekin Saçlıoğlu
ve Sadık Arı gibi sanatçıları da bilhassa anmak gerekiyor.
Keşfinizi bekleyen birbirinden özgün yapıtlarıyla Huri Kiriş,
Ata Kam, İris Ergül, İrem Sözen, Ece Eldek, Gümüş Özdeş ve Deniz
Pasha ile Hatice Çiçek'i de buluşturan sergide beni en çok
etkileyen eserlerden birine de Eda Gecikmez imzasını atıyor.
'Drone'lardan geçilmeyen günlerde bize daha 'dramatik' bir
bakış açısı veren Gecikmez, bir göçmen kuşun gözünden, ekolojik
sefalet içindeki dünyaya tepeden bakan bir manzara vadediyor.
Gecikmez ayrıca, sergide dağıttığı bir 'flyer'da İstanbul
semalarından akıp giden kanatlı nesillerin ansiklopedik verilerini
elimize tutuştururken, bu metinde işçi ölümlerine de sahne olan
İstanbul Üçüncü Havalimanı'nın ekolojik portresi de, yok edilen
Kuzey Ormanları üzerinden eleştirel ve ibretlik bir dille
çiziliyor. Sanatçının desenleriyle beslediği bu yayına Feridüddin-i
Attar'ın Mantık Al-Tayr isimli manzum klasiğindeki 30'uncu
makaleden dramatik dizeler de refakat ediyor.
Gecikmez imzalı arşivsel yayının bir diğer yüzü, devam eden
Suriye çatışması nedeniyle, insanlar kadar yurtlarından olan
kuşların da bilgi ve temsillerini önümüze koyuyor. Gecikmez burada,
insanlar gibi, doğa canlılarının da zorunlu göçten etkilendiğini
vurgulayıp, söz gelimi, desenleriyle de temsil ettiği Akyanaklı
Arap Bülbülü'nün 2013'ten itibaren Türkiye ulusal kuş envanterine
girdiğini belirtiyor.
'Hayvanların Tarafı'nda bunlar olurken, 13 Şubat tarihli ulusal
haberlerde, Türkiye'yi çeşitli kesimleriyle idare ve temsil eden
siyasiler, şu cümleleri kurmaktan kaçınmıyor: "Afrin'i
konuşmayacağız da, balinaların, yunusların, kaplumbağaların
geleceğini mi konuşacağız? (...) Serengeti Parkı'ndaki safarileri
mi izleyelim ?"
Ancak aynı siyasî zihniyet/iktidar, T.C. Orman ve Su işleri
Bakanlığı bütçesinden 4 milyon TL ayırarak, Havran Barajı
kapsamında yok olma tehlikesi gösteren ve Batı Anadolu'nun zeytin
sineğiyle en büyük organik mücadele silahı olan yarasaları
korumayı, onlara yapay bir mağara üreterek, pekalâ başarabiliyor.
E bu da, devletin tabiat içindeki ilk inorganik sığınmacı kampı
olarak sayılmalı mı, bilemiyorum. Bu da araştırılabilir;
tabiidir/doğaldır/organiktir.
Gündem de, sınırlar da, sinirler de alt üst. Ama kime göre?
İnsana mı, yarasalara mı ? Yapay mağaralarından, o sarkık ve
sarkastik iniltileriyle, yahu bu yazı da bir ... yarasa diye
körlemesine farkındalık içinde, tüm duyularının kesinliğiyle bize
gülüyorlardır, orası kesin.
Yetmediyse, yine devlet eliyle sayıları artan 'ucube'
kuşlarımız, sayıları Birecik/Şanlıurfa'da 240'ı bulan, GPS'li
bereket sembolü kelaynaklarımız üzerine de konuşabiliriz.