Mülteci arkadaşların evinde kalıyordum. Paris’in banliyölerinden
biriydi. Gider gitmez sahte bir metro kartı vermişlerdi. Seviyorum
pratik çözümleri. Kontroller özel olarak durdurmazsa, sahteliği
belli olmuyordu. Yaşamınızı etkileyen bir örgütlenme biçimiydi bu.
Ulaşım hakkınızı doğrudan kullanıyordunuz. Bir sendikal örgütlenme
kadar önemsiyordum bu ‘unformal’ direnişleri ve belki daha çok.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nde de gecekondu hareketi suyun
özelleştirilmesine karşı ‘U’ boru dağıtıyordu. ‘U’nun bir tarafını
su saatine gelmeden boruya sokup, diğer ucunu saati geçtikten sonra
tekrar boruya bağlıyorlardı. Salak saat, ortada kalıyor, hareketsiz
etrafında dolaşan suyu seyrediyordu. Hayatımda gördüğüm en yararlı
‘U’ydu. Aynısını elektrikte yapamıyorlardı çünkü yakında elektrik
direkleri bile yoktu. Bu yüzden ispirto ocaklarını kullanıyorlardı
ve bu yüzden bütün gecekondu mahallesini, kasabasını ve kentini
yakan yangınlar çıkıyordu. Yan yana, ne buldularsa her şeyden ve
insanlardan oluşan gecekondular yok oluyordu. Çünkü hiçbir eve bir
su saati kadar bile harcama yapmazdı devlet. Hatta uzun zaman siyah
ve komünistti hükümet!
Sahte metro kartım, ekmek arası sandviçler ve termostaki
kahveyle sabah biraz geç evden çıkıyordum. Sadece metro değildi
tabii. Önce tren, biraz otobüs sonra galiba bir daha tren ve metro.
Paris merkezi gerçekten sapa bir yerdi. Sokak aralarını geziyordum.
Walter Benjamin’i dinleyip bir meydana dört ayrı yerden giriyordum.
Nehir kenarında bir bankta kahve içip, sandviç yiyordum. Birkaç kez
Eyfel Kulesine çıkmayı denedim başaramadım. Nedense sahte yüz dolar
kabul etmiyorlardı. Çok meraklı değildim aslında ama, Paris en
güzel oradan görünür, diyordu Guy de Maupassant, çünkü Eyfel’in tek
görünmediği yer Eyfel’in tepesidir…
Kahve, sandviç ve gün bitiyordu ama sokaklar hala vardı.
Neredeyse gece olduğunda geri dönüyordum. Bu sefer metro, tren,
otobüs ya da sıraları daha karışık oluyordu yollar. Yan yana, ayrı
renkten ama aynı yoksulluğu ve dışlanmışlığı yaşayan insanların
banliyödeki bloklarına doğru yola çıkıyordum. Mağripliler,
Türkiyeliler, Afrikalılar, Asyalılar, Latinler ve biraz da
Fransızlar yaşıyorlardı buralarda. Kağıt üzerinde isteksizce
çizilmiş apartman bloklarıydı. ‘Alın işte! daha ne istiyorsunuz’
yerleriydi. Sosyal yardımla geçinenler, oldukça çok, eski ve yeni
mülteciler, kağıtsızlar, kağıtlarını bekleyenler, ret yiyenler,
kaçaklar ama başkalarının sokaklarını süpürenler, evlerini
temizleyenler, onları doyuranlar, onlara yiyecek, keyif ve
uyuşturucu sağlayanlardı.
Metro, tren, otobüs arası bir yerlerde yürüyordum. Banliyö
sakinleri gençler kenara oturmuşlardı. Tehlikeli görünüyorlardı.
Bende öyle göründüğümü sanıyordum ve umursamıyordum. Soyulacak
sadece sahte metro kartım ve sahte yüz dolarım vardı. Sandviç bile
kalmamıştı. Beni bir polis aracı geçip önlerinde durdu. Onlar,
galiba çoğu Mağripli, belki bir iki Türkiyeli, biri
mutlaka Asyalı, hiçbir şey demeden kaçtılar. Polisler
de hiçbir şey demeden uzun ve kalın coplarını salladılar.
Blokların arasından bir başka polis aracı çıktı ve bir tane daha.
Bahçe ışıklarının altında ellerindeki silahları görünüyordu.
İkisini üçünü yakaladılar. Onları göremiyordum, yerdeydiler. Sadece
yukarıdan aşağıya sallanan coplar görünüyordu.
Bundan bir ay sonra gene polisler böyle kovaladı gençleri. İki
tanesi yüksek gerilim hatlarına yakalandı öldü. Sonra şenlikli bir
şekilde otomobil yaktılar Paris sokaklarında. 10.000'e yakın araç
yandı. 300 kamu yeri tahrip edildi. İçişleri Bakanı Sarkozy,
‘Bunlar ayaktakımı’ dedi. Fransa solu bu eylemleri ilkel buldu.
Sosyal meseleler ve her şeyin başı eğitim, diye açıklamalar yaptı.
Sonra o gençlerden geriye kendilerini patlatacakları ‘IŞİD’
kaldı.
Halbuki 35 yıl önce Ulrike Meinhof, "Eğer bir araba yakılırsa bu
suçtur, ama yüzlerce araba yakılırsa, bu politik bir eylemdir"
diyordu.
*'Metin Yeğin bu yazının, Keny Arkana'nın "La Rage" adlı
şarkısıyla birlikte okunmasını tavsiye eder.'
