Madem ki 6’ıncı yıldönümü ve “darbe girişimi”nin muamması hâlâ
boldur; hemen darbenin ardından yazdığım (ve soruları olan)
yazılarla idrak edeyim ben de.
“Darbeden önce sorulması gereken 1001 soru” var,
sonradan sorulması gerekip sorulmayanlar yanında da.
Bir kere şunu unutmayalım:
Meclis’te kurulan ilk komisyon ne dönemin “derdest edilen” ve
darbecilerin “Evren olun” dediği dönemin Genelkurmay Başkanı Akar’a
sormak istemişti, ne de darbeden birkaç saat önce Genelkurmay’a
giden MİT Müsteşarı Fidan’a.
AKP sonradan, mahkemeler dışında, Meclis’te bu konunun
deşilmesini de pek istememişti.
“Darbeciler” arasındaki kritik ve öndeki isimlerden biri
General Mehmet Dişli’ydi.
Kıdemli milletvekili dahil, AKP’li bir ailede kardeş;
terfii zar zor son sıradan olduğu halde, Genelkurmay’da ilk kez
kurulan “Strateji- Proje” isimleri taşıyan dairenin başına
getirilen Dişli kişi!
Neden oraya getirilmiş, darbe akşamına kadar orada görev
yapmıştı? Kendisi “ben darbeci değilim, beni o dairenin başına
Hulusi Akar getirmişti. Hava üssüne birlikte gittik, birlikte
döndük” diyordu ya…
Sahi neden o helikopterde, Akar’ın tam yanındaydı!
BU ÇARKIN DİŞLİSİ NASIL DÖNDÜ? (30 Ekim 2016)
Cevaplarımız yahut tespitlerimiz farklı olabilir ama soru
doğru!
CHP Genel Başkanı’nın canlı yayında söylediği kritik mesele:
(Darbe liderlerinden sayılan) Tümgeneral Mehmet Dişli için
Genelkurmay karargâhında kurulmuş özel Daire! Kendisinin orada
olabilmesi, kalabilmesi için neler yapıldığı?
Kuran, kurduran, kurulmasını kabul eden, kurulmasını talep eden,
tavsiye eden, başına geçirilecek kişiyi tespit eden askeri ve
siyasi iradeler var.
Kim onlar?
Çok mu muamma?
İktidar veya propagandacıları, Emniyet ve yargı bazen
“suçun şahsiliği” ilkesini asla takmıyor; kocası
yüzünden bir kadın “kafadan” suçlanabiliyor ama
biz öyle yapmayalım.
Tümgeneral Mehmet Dişli’nin “suçlandığı şeyler” ile kardeşi
AKP Genel Başkan Yardımcısı’nın asla “kafadan” suçlanamayacağını
peşinen kabul edelim.
Ancak sorun şurada:
Asker Dişli için Genelkurmay’da adeta özel Daire kurulmuşsa
Sivil Dişli’nin bunda rolü olup olmadığı, iktidarın önemli ismi
olarak iktidara veya başkalarına tavsiyede bulunup bulunmadığı
yahut kendisinin hiç dahli yoksa, sırf onun kardeşi olduğu için
Genelkurmay’ın veya iktidarın Asker Dişli’yi oraya oturtup
oturmadığı? Ve tabii niçin, neden, niye?
Açıkça izlemedikçe ve ihbar olmadıkça, alttaki bir askerin
“Cemaatçi” olduğunu belki bilemezsiniz…
Albaylıktan generallik bile bir yana, tuğ iken tüm yapılmış, bir de
Genelkurmay’da kendisine özel statüyle Daire açılmış birini ise
azıcık bilesiniz!
Asker Dişli’nin Askerî Şûra tarihi şöyle:
2011’de, öyle ön sıradan olmasa da, Topçu Albay’ın tuğgeneralliğe
terfii.
Org. Necdet Özel’in Jandarma’dan gelip vekaleten
yürüttüğü Genelkurmay Başkanlığı’nın da Bakanlar Kurulu kararıyla 4
yıl için asaleten yapıldığı dönem.
Darbe saldırısı sırasındaki Genelkurmay Başkanı
Akar’ın korgenerallikten orgeneralliğe terfi
ettiği Şûra.
Benimle epey sorunu olmuş, sanırım şimdi emekliyken gözaltına
alınmış birisinin tuğgenerallikten tüme varım olduğu Şûra!
Asker Dişli’nin ikinci terfii 2015.
“17-25 Aralık darbe girişimi” denen akçalı,
kutulu, kasalı, bantlı sürecin üzerinden neredeyse iki yıl geçmiş,
iktidar kendi deyişine göre “Fetö terör örgütü”yle
amansız mücadele ediyor o sıra!
O Şûra’da Asker Dişli 3’üncü sıradan
tuğgenerallikten tüme varmış!
Benimle sorunlu Tümgeneral’in görev süresi uzatılmış.
Aynı zamanda, Asker Dişli’yi Genelkurmay
karargahında kabul edecek, Daire’nin açılıp başına getirilmesinde
tanık ya da aktör olacak, 15 Temmuz gecesi kaçırıldığı yerde onu
görecek, derken aynı helikopterde karşımıza çıkacak
Orgeneral Akar’ın da, Özel yerine
Genelkurmay Başkanı olduğu Şûra.
O Şûra’da ve bilhassa 2014’te, şimdi “darbeci”
olarak tanıştığımız çok sayıda ismin albaylıktan tuğgeneralliğe
terfi ettirildiğini sadece not edelim!
Genelkurmay’ın, bilhassa önceki ve şimdiki başkanlarının cevap
verebilmesi gerekir:
Genelkurmay’da Stratejik Dönüşüm Dairesi kurulup başına da
Tümgeneral Mehmet Dişli’nin getirilmesi öncelikle kimin fikriydi?
Kimin tavsiyesiydi? Kimin kararıydı?
“Darbe stratejisinin hazırlandığı merkez” denen Daire’nin
kurulmasında ve başına Asker Dişli’nin getirilmesindeki siyasi ve
askeri kararlar nasıl alındı?
Ne tuhaf değil mi?
Anadolu’nun ücrasında mütevazı bir öğretmenin suçlanmasında
“o sıra yasal” sendika üyeliği, bir memurun zanlı
olmasında birkaç aylık banka hesabı kâfi olabiliyor…
Lakin biz şu sorunun cevabını bilmiyoruz:
General Dişli, hangi dişlilerin dönmesiyle, hangi dişlerin
gıcırdamasıyla, hangi takma dişin veya fişin takılmasıyla,
neredeyse şahsa özel “hem Strateji, hemi de Dönüşüm” dairesi başına
getirildi?
Orada bir yıl kadar yaptıkları nasıl
bilinemedi?
Şimdi hepsi “Fetöcü, darbeci” denen 8 kişilik ekibi nasıl
oluştu, nasıl çalıştı?
“Su Akar Genelkurmay bakar” süreci nasıl mümkün
oldu?
Kim dişli kim dişsiz, kim çarkın dişlisi, kim çarkıfelek,
kim melek, kim kelek belki anlaşılır!
Gerçeği bilemezsek, geleceği nasıl bulacağız?
İSTER İNLERİNE GİRİN, İSTER CİNLERİNE…
TEMEL MESELE, BUYRUK İLE KUYRUK (27 Temmuz 2016)
23 değil 3 Nisan’dı. Genelkurmay “darbe” konusunda
“çok sert” bir açıklama yaptı. Bir Havuz gazetesi
şu başlıkla vermiş o zaman:
“TSK’dan darbe heveslilerine tokat gibi
yanıt!”
Genelkurmay “tokat”ta demişti ki:
“TSK’da disiplin, mutlak itaat ve tek emir komuta esastır.
Hiçbir yasa dışı, emir komuta hiyerarşisi dışı oluşum ve-veya
harekete taviz verilmesi söz konusu değildir.
Bazı medya organlarında hiçbir dayanağı olmadan yapılan
haber ve yorumlar hakkında, hiçbir hukuki, insanî, aklî dayanağı
olmayan, basın etiğinden uzak, haddini aşan haber ve yorumları
yapanlar hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.”
Başbakan Davutoğlu ise, “Bu açıklama
hem benim iznimle yapılmıştır, hem de bu açıklamanın
arkasındayım” diyecekti.
Fakat “yasa dış, emir komuta hiyerarşisi dışı
hareket”i Başbakan olarak göremeden görevden
gidecekti.
Yeni Başbakan Yıldırım, iktidar partisi il
başkanlarına, “Toplumsal mühendisler, demokrasiye ayar
yapmaya çalışanlar AK Parti’den sonra işsiz kalmışlardır. Korku ve
karamsarlık yok olmuş, yerine umut gelmiştir” dediğinde
13.07.2016’ydı.
15.07.2016’dan iki gün önce!
İki gün sonra anladık ki, “işsizlik” ne kelime,
general, albay, çeşitli kademede asker, polis olarak “yasa
dışı, emir komuta dışı silahlı işleri” varmış.
“Darbeden değil, terör örgütünden” denip bir anda
“işleri”ne son verilen binlerce hâkim, savcı, öğretmen, bürokrat,
memuru da isterseniz ekleyin, istemezseniz hepsi için ayrı bir
hakikati ayrıca bekleyin!
Belki de “toplumsal mühendisler, demokrasiye ayar vermeye
çalışanlar” işsiz sanıldığı için…
15.07.2016’da onca general, yüzlerce subay ve emirlerindeki astlar
birçok karargâhta “demokrasiye ayar” ne kelime,
“infaz”a hazırken, MİT ancak şüphelenmiş ama
Genelkurmay’ın önce hiç haberi yok.
Genelkurmay’da bu şüphe üzerine oturulmuş, konuşulmuş, emirler
verilip çay içilmiş. Belki çaylar da yaverlere, emir subaylarına
söylenmiştir!
Şimdi dediklerine göre, hava sahasından tank sahasına, çok
sayıda tedbir emri de verilmiş.
Öylece saatler geçmiş.
Sonra… Cumhurbaşkanı ancak akşam vakti
“eniştesi”nden duymuş darbe girişimini; Başbakan
da kendi deyişiyle “oradan buradan.”
İnsan Genelkurmay’ın, MİT’in, birbiriyle bu kadar konuşurken neden
bu kadar sır tuttuğunu merak ediyor.
Diyorlar ki yeterince kanıt yoktu.
Öyle ya, gariban bir astı kovmaya gelince, oda hapsine atarken,
maaşını keserken, ahlaksızlıkla, aşırı borçlanmayla suçlarken,
yargılamadan onca ceza verirken hep çok yeterli kanıt oluyordu!
Ya darbe girişimine dair istihbaratı ve darbecileri
küçümsediler…
Yahut hakikaten “toplum mühendisleri, demokrasiye ayar
yapmaya çalışanlar işsiz kalmış” sanıyorlardı!
Bir de takdir bekliyorlar.
Her yıl milyarlarca dolar yatırılan 700 bin kişilik devasa ordunun
en yüksek komuta merkezindeki en büyük tedbir ve hazırlığın, en
kuvvetli korumanın, Genelkurmay Başkanı’nın darbecilere sarf ettiği
“çok ağır laflar”dan ibaret olmasına şaşıyor
insan.
“Şikayetçi” olarak verdiği ifadesiyle,
Genelkurmay Başkanı şöyle demiş darbecilere:
“Sık ulan… Ne diyorsun lan sen… Ne operasyonu, manyak
mısın… N’apıyorsun ulan… Benim senle bir işim olmaz.”
Oysa savaştan “terörle mücadele”ye, Disiplin
Kanunundan tazminatların, yan ödemelerin arttırılmasına, üst kademe
askerlerin muhtemel suçlarından yargılanmasının zorlaştırılmasına,
(bir zamanlar var olan) Askeri Yargı’nın
“bağımsız”mış gibi muhafaza ve müdafaasına kadar
birçok yeni “tedbir” alınmıştı!
Fakat nihayetinde, Genelkurmay Başkanı, yine kendi ifadesiyle,
kendisini kaçıranlar karşısında şunla baş başa kalıyor:
“Nereye gittiğimizi söylemediler. Ben de
sormadım.”
Birey olarak esasında hepimizin temel meselesi bu.
“Nereye gittiğimizi pek sormuyoruz.”
Sorsak, biraz bilirdik!
Onca çocuk, sonra genç, derken koca koca adamlar, onca kurmay
eğitimiyle de filan; “nereye gittiğimizi sormadan”
bir şahsa “iman ve itaat” etmiş.
Akıl ve vicdan tutulması, ancak böyle mümkün olabiliyor zaten.
Bunu ister inlerine girerek, ister cinlerine girerek izah
edin; temel mesele bir otoriteye, buyruğa boyun
eğilmesidir.
Sadece sinsilikle, gizlenmekle, yok ara sıra içki içmeleriyle,
cinleriyle, çipleriyle, muskalarıyla açıklarsınız ama
açıklanmaz.
Ancak “cuk oturmak”la açıklamanız lazım.
Çünkü “bir otoriteye boyun eğenler” ancak başka
otoritelere de boyun eğilmesini dayatan organizmalarda yer
bulabilir.
İsterseniz kısaca “devletimiz ve her yanımız”
diyebilirsiniz.
Nitekim devletimiz ve iktidarımız da “otoriteye
biat-itaat edenler”i bilhassa yargıda, poliste,
bürokraside, eğitimde, hatta iktidar partisinde onca yıl
“istihdam” etmeyi “kazayla”
değil, taammüden becermiştir!
“Otoriteye karşı, türlü çeşitli darbecilik” yapana
kadar!
“Laik” terkip ve tertipteki TSK ile
cumhuriyetçilik formatından milliyetçiliklere, inanç
anlayışlarımıza, devletin tüm yapısına, iktidarın her kapısına,
eğitim müfredatına, askerlik raprapına, Emniyet ve bürokrasideki,
hatta piyasadaki otoriterliğe kadar…
Ağa, paşa, reis, patron, amir, lider, baba, başkan, örgüt başkanı,
hoca, koca buyrukları ve “otoriterlikleri”nden
müteşekkil gündelik siyasi, askeri, sivil, ailevi, dini, mesleki
hayatlarımız işte!
Bir otoriteye kafadan kafa eğmeyenler; dik durmasını, itiraz
etmesini bilenler, bunu aklının, vicdanının, muhakemesinin esası
yapanlar ne bu otoriter sistemlerde barındırılır, ne de huzurla
boyun eğip yaşar!
“Kaz adımları” ile yürütenlerin önce adımlara değil,
kazlara ihtiyacı vardır.
Çobanlığa soyunan varsa, koyunlar olduğu içindir. Koyun yoksa çoban
yoktur.
Buyrukçu için kuyrukçu şarttır.
Onların kazcılığı ve faşizanlığına karşı da, başka otoriter
kurumlar ve durumlar ancak “konjonktürel karşıt”
olur; “bambaşka, kökten farklı demokratik
zihniyet” değil.
“Darbedeki cemaatin hocası” gibi, “Otoriteye itiraz
etmeyin” diyenler, esas gizlenerek, gizleyerek değil;
otoriteye boyun eğdiren sistemlerde boyun eğerek, eğdirerek yola
çıkar. Belki bir “darbe gecesi”ne kadar.
O yüzden, bugün kimi “ahmaklık”la açıklasa da,
iktidar ile “Fetö” dediğinin yıllarca uyum içinde
olması, tamamen “otoriterlik uyumu ve
mutabakatı”dır.
Onca “Cemaat mensubu ve medyacısı”nın yıllarca
iktidarı, liderini övmesi… Onca “iktidar mensubu ve
medyacısı”nın yıllarca cemaati, hocasını övmesi gibi.
Karşılıklı otoritelerin (gönülden veya takiyye ile) kabulü!
İşin özü ahmaklık değil, yanılma değil; bu farkındalıktır!
Bunca insanın devlette kendine yer bulması, devletteki yerlerin
otoriterliğe aykırı olmaması, kendilerinin de bu otoriter
düzenimize münasip bulunması sayesindedir.
Yıllardır “iç savaş”ından korkulan millet yerine,
yıllardır “devlette iç savaş” izliyoruz.
“Laik-muhafazakâr” derken,
“muhafazakâr-muhafazakâr.”
“Darbenin terörizmi” de devlette iç savaş
üzerinden muhtemelen millette iç savaş hesapladı.
Nasıl daha önce devletin (ve milletin) sahipleri onu kaptırmamak
istemişse; demokrasi, halk iradesi diyenlerin temel derdi de
devleti ele geçirmek oldu.
“Devletin baskı aygıtı olarak yok oluşu” gibi
bir idealden yola çıkan kimi sosyalizmin de, otoriterlikle
“baskıcı devletin zirvesi”ne varması odur
tarihte!
Konumuz bu sonuncular değil zaten.
Konumuz şu, çocuklar:
Bir aklınız, bir kalbiniz, bir vicdanınız, hepsinden
müteşekkil muhakeme kabiliyetiniz varsa; az olun ama kaz
olmayın.
Kimseye boyun eğmeyin ki eğdirmemeyi de
öğrenin!
Bunun ters istikametlisi de olabilir: Eğdirmemeyi öğren
ki, boyun eğme! Aynı yere çıkar:
İnsan haysiyetine, insan hakkına, insanın
hakikatine…
Özgürlüğe ve başkalarının da özgürlüklerine.