Günümüz ıssız adamının soyağacı: Büyük düşüş, imkansız kurtuluş
70’lerin beyaz orta sınıf erkeği için “ev”, eksik, örselenmiş, yaralı biçimde de olsa engelleri aşıp halen dönebileceği, sığınabileceği bir yerken 90’ların erkeğinin artık dönebilecek bir evi yok… Bu yerinden edilmişlik, 90’lardan itibaren filmlerde rastladığımız erkek karakterleri okumakta önemli bir anahtar sunuyor.
Masal diyarları her şeyin olduğundan daha iyi göründüğü
yerlerdir; herkes zaman zaman bir masala sığınmak ister. Sinemada
ve televizyonda aşk hikâyeleri bu nedenle hiç hız kesmiyor. Popüler
film ve dizilerde dünyadaki karizmanın yarısını bakışlarında
toplamış ultra cazip Alfa erkeklere sürekli rastlıyoruz. Kadını her
manada kolundan tutup sürükleyen güçlü, karizmatik zamane beyaz
atlı prensleri tahtlarından hiç inmiyor.
Boileau’nun meşhur senaryo önerisine de uyuluyor bu karakterler
yaratılırken: “Yüce ruhlara bazı zayıflıklar verin.” İşte ve aşkta
her şeyi başarabilen bu erkeklerin ciddi bir arızaları, sırları,
zayıf noktaları oluyor mutlaka. Böylece hem biz fanilerin arasına
inmiş oluyorlar, hem de kadın karaktere kimselerin giremediği bir
kalbe girerek büyük ikramiyeye hak kazanmak gibi bir amaç verilmiş
oluyor. Kadın karakterin fendi erkeği yeniyor ve kadın izleyiciye
de umut damardan veriliyor: “Umudu yitirmeyin, size de
çıkabilir!”
Gerçek hayattaysa bu hikâyelerdeki cazip Alfa erkeklerin izine
rastlamak çok mümkün değil. Hayata ve kurmacadaki “öteki”, daha az
pembe hikâyelere damgasını vuran durum, şiddeti giderek artan bir
erkeklik krizinin yarattığı ıssız mı ıssız adamlar (1). Sheryl
Crow’un, “Are you strong enough to be my man?” (benim erkeğim
olabilecek kadar güçlü müsün?) diyen şarkısı, günümüz kadınının
hislerine tercüman olmayı sürdürüyor. Ama hayaller cesur ve
sürükleyici Alfa ise, hayatlar daha ziyade: “Aradığınız erkeğe
ulaşılamıyor!”
Bu yazıda bugün pek çok filmde, dizide karşımıza çıkan bu
erkeklik krizi meselesine klişeleşmiş deyimle iki “eski ama
eskimeyen” film üzerinden bakmak istedim. Erkeklik anlatısının
70’lerden bugüne nasıl şekillendiği hakkında fikir veren filmler
bunlar. Daha önemlisi de, ıssız adamların ıssızlığını oluşturan
koşulları daha iyi anlamamıza yardımcı oluyorlar.
BÜYÜK DÜŞÜŞ
Deliverance, Jon Voight Ed rolünde
“Bazı şeyleri bulmak için önce kaybolmak gerekir.” İçerdiği
erkeğe tecavüz temasıyla, görüp görebileceğiniz en sarsıcı
hikâyelerden birine sahip Deliverance/Kurtuluş (John
Boorman, 1972) filminden bir cümle bu. Film, dört erkek arkadaşın
çıktığı bir hafta sonu macerasının hayatlarını değiştirecek bir
kabusa dönüşmesini anlatıyor.
Baraj yapımıyla büyük bir göle dönüşmeden önce üç arkadaşını
Cahulawassee Nehri’nde bir rafting turuna çıkaran macera tutkunu
Lewis (Burt Reynolds), yolculuğu riskli kılan macera ve keşif
öğesini bu sözle tanımlıyor. Doğaya yolculuk, erkeği tam bir erkek
olmaktan çıkaran kent yaşamının, sistemin boyunduruğundan
kurtulmanın da bir yolu. Ne var ki bir tür “erkeklik simülasyonu”
niteliğindeki bu macerada dört erkeğin payına düşen,
kazanabileceğinden çok daha fazlasını kaybetmek oluyor…
Dört hemcins arkadaş, popüler anlatının yaygın karakter
kalıplarından biri. Dört rakamının toplumsal cinsiyet
stereotiplerini temsil etmekte yeterli bir sayı gibi görünmesi,
bunun başlıca nedeni olsa gerek.
Deliverance’ta dört arkadaşın her biri, beyaz- kentli-
orta sınıf erkeğin farklı yönlerini barındırıyor. Gururla
sergilediği kaslı bedeni, cesareti ve hazırcevaplığıyla Lewis,
sessiz/güçlü kahramanın yerini zeki ve nüktedan adama bırakmaya
başladığı 80’lerin aksiyon filmlerindeki (2) yeni erkeğin
habercilerinden. Yetmişlerden sonraki filmlerde erkekler daha çok
“konuşmaya” başlıyor. “Erkek adam ağır olur, gevezelik etmez,” savı
bir parça yıkılıyor yani.
Arkadaşları Bobby (Ned Beatty) ve Drew (Ronny Cox) farklı
açılardan, Lewis’in temsil ettiği Alfa erkeğin tam zıddı. Bobby,
kas yoksunu, hantal, beyaz, etli vücudu ile seyircinin
bilinçaltında “kadınsı” çağrışımlar uyandırabilecek bir adam.
Barışçıllığı, sanatçı kişiliği, uyumluluğu nedeniyle toplumsal
cinsiyet varsayımları açısından kadınsılığa öbürlerinden daha yakın
duran “entel” Drew’se, maalesef hikâyenin harcananı oluyor.
Dördüncü erkek karakter Ed’se, (Jon Voight) zor koşullar altında
potansiyelinin farkına varan ortalama adamın, bir diğer deyişle
sağduyunun temsilcisi sayılabilir.
Bu dört kentli erkeğin doğa yolculuğundan beklenebilecek şey, av
veya en azından hoş macera anıları gibi somut-soyut ganimetler olur
normal koşullarda. Oysa bu filmde erkekler, bu yolculuktan her
anlamda hem eli boş hem de bedensel/zihinsel bütünlükleri ciddi
ölçüde zarar görmüş, “eksilmiş” olarak dönüyorlar. Yola çıktıktan
kısa bir süre sonra Bobby ve Ed, iki dağ köylüsünün saldırısına
uğruyor. Bobby’nin uğradığı korkunç tecavüz ve Ed’in, silah tehdidi
altında olan biteni izlemeye zorlanması, bu tür bir macerada olası
en kötü senaryo. Ancak kabus burada bitmiyor, başlıyor!
Sally Robinson’ın sözleriyle Deliverance, “engellenmiş
ve lanetlenmiş erkeklik üzerine” bir film (3). Filme damgasını
vuran tecavüz sahnesi, dört arkadaşın temsil ettiği orta sınıf,
beyaz erkeklikle ilgili daha geniş çaplı bir krize yalnızca dehşet
verici bir giriş bileti.
Bu filmdeki dört erkeğin konumu, toplumsal yaşamda hem çağcıl
koşulların hem de yükselen kadın hareketinin “tehdidi” altında
feminenleşen “yeni erkeğin” oldukça trajikleştirilmiş bir temsili
aslında. Bu yeni erkeğin “Rambo Çağı” olarak anılan 80’lerin
eşiğinde, “intikamcı erkeğe” dönüşmesi umulabilir. Ancak intikamda
bir zafer beklentisi gizlidir. Onlarınsa başlarına gelen şey,
gururla peşine düşülmek bir yana, ömür boyu ağızlarına bile
alamayacakları, gömmek zorunda kalacakları büyük bir sır. Telafisi
mümkün olmayan bu durumda, dört erkek de geri döndürülemez biçimde
kurban artık.
Drew’ün öngörülebilir yitiminin ardından filmdeki potansiyel
intikam hikâyesi de bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.
Yolculuk boyunca dört erkek arasında güç/iktidara dair roller
sürekli değişse de beklenen karakter dönüşümü tam anlamıyla
gerçekleşmiyor. Dört erkek de bu macerada temelde “av” olmaktan
kurtulamıyor. Ama üçü hayatta kalmayı ve yara bere içinde, korkunç
bir sırrın yüküyle epey “eksilmiş” biçimde de olsa, en azından
evine dönmeyi başarıyor.
İMKANSIZ KURTULUŞ
Falling Down
90’ların beyaz orta sınıf erkeği ise, onlar kadar bile şanslı
değil. Falling Down/Sonun Başlangıcı’nın (Joel Schumacher,
1993) erkek kahramanı, şehir içinde günlük, görece basit bir
yolculuğu aşıp evine dönemiyor!
Filmi izlemediyseniz bile çıldırtıcı şehir trafiğinde arabasına
hapsolup kalmış D- Fens’in (Michael Douglas) yakın çekimlerle
resmedildiği ünlü giriş sahnesine bir yerlerde rastlamışsınızdır.
Bu sahneden itibaren Falling Down da aslında bir tür
yolculuk filmi. Fakat burada yol hem daha kısa ve tanıdık hem de
daha zorlu. Filmin orta sınıf beyaz erkeği bilmediği bir doğa
parçasında azgın dalgalar ve vahşi yabancılarla boğuşmak zorunda
değil. Ancak bu kez de ötekilerin, azınlıkların “işgali altındaki”
kentte, kendi doğal yaşam alanında kendisini yabancı gibi
hissetmekte. Üstelik de eşi tarafından terk edilmiş, çocuğunu
görmesi yasaklanmış ve yıllarını verdiği işinden atılmış.
Erkekliğin üç temel enstrümanından, başarı, babalık ve kadın-erkek
ilişkisindeki egemen konumdan yoksun biçimde, 3-0 yenik çıkmış bu
yolculuğa. Deliverance’ın erkeklerinden farklı olarak
hayatta kalabilmek için savunmayı değil saldırıyı seçiyor. Hakkı
saydığı ayrıcalıklı konumu yeniden elde edebilmek için bir tür
yıkım makinesine dönüşüyor. Film boyunca defalarca söylediği gibi,
bu adamın tek isteği evine dönmek! Ancak ölürken bile bu hayaline
yaklaşamıyor.
Falling Down ve Deliverance birbirinden çok
farklı dönem, tür ve mekânlarda geçmekle birlikte beyaz-orta sınıf
erkeklik krizini ele alan birer “yolculuk” filmi. Her iki filmde de
erkek, ev/işyeri gibi, hâkim konumda olabileceği mekânların
uzağında. Birinde, çoktan yabancılaşıp uzaklaştığı doğanın
göbeğinde. Diğerindeyse içine doğduğu kent yaşamında
ayrıcalıklarını yitirmiş, sürgün edilmiş halde, “hiçbir yerde”.
70’lerin beyaz orta sınıf erkeği için “ev”, eksik, örselenmiş,
yaralı biçimde de olsa engelleri aşıp halen dönebileceği,
sığınabileceği bir yerken 90’ların erkeğinin artık dönebilecek bir
evi yok… Bu yerinden edilmişlik, 90’lardan itibaren filmlerde
rastladığımız erkek karakterleri okumakta önemli bir anahtar
sunuyor. Gündelik yaşamın her alanına sızan iletişimsizlik, şiddet
ve sıkışmışlığı başarıyla anlatan bu iki “erkek filmi”ne dikkatle
bakmak, günümüz erkeğini daha iyi okumamızı sağlıyor.
Kendi ayakları üstünde giderek daha dik duran günümüz kadını
soruyor: “Benim erkeğim olabilecek kadar güçlü müsün?” Bu
filmlerdeki erkeklere sorulsa alınabilecek yanıt herhalde şöyle bir
şey olurdu: “Gelme üstüme kadın! Ben evime dönüş yolunu bulabiliyor
muyum!”
(1) Issız adam karakterlerine ilişkin ayrıntılı bir
çözümleme için bkz.
http://www.ekranella.com/haber/issiz-adamlar-sarmis-dort-yanimizi
(2) Yvonne Tasker, “Masculinity, Politics and National
Identity”; Spectacular Bodies: Gender, Genre and the Action
Cinema içinde, ABD: Routledge, (1995) 2000, s. 73-90.