Genetiğin biyolojik olduğu yönünde genel bir kanaate sahibizdir.
Örneğin önemli hastalıklar söz konusu olduğunda hekimlerin ilk
sorusu genelde ailede bu hastalığın bulunup bulunmadığıdır. Ancak
anne ya da babanızın kalp-damar rahatsızlığının sizde de devam
ediyor olması aslında genetiğin mutlaka biyolojik olduğu anlamına
gelmez. Eğer ebeveynlerinizle aynı coğrafyada yaşıyorsanız, aynı
gelir grubundaysanız, özellikle de aynı yeme, içme alışkanlıklarına
sahipseniz söz konusu genetik pekâlâ sosyolojik, antropolojik,
kültürel de olabilir. Yani genetik oyunu sandığımızdan daha az
biyolojik ama daha fazla kültürel olarak kurulmuş olabilir. Buna
benzer bir şekilde mutfağın da kültürel olanı en fazla temsil eden
alanlardan biri olduğu kuşkusuzdur.
Yeme, içme elbette temel bir ihtiyaçtır ve biyolojiktir. Yani
nesneldir. Ancak kültür dediğimiz da zaten ihtiyaçlarımızı nasıl
deneyime, gündelik hayata dönüştürdüğümüzle ilgilidir. Ve bu her
zaman belli bir öznelliği içerir. Bu anlamda mutfak kültürün en
vazgeçilmez parçalarından biridir. Üstelik mutfak sadece kültürel
de değildir. Aynı zamanda sosyolojik, hatta sınıfsaldır. Mutfağın
sınıfsallığı deyince aklıma hep viskiyle bira arasındaki ilişki
gelir. Bira ve patatesin özellikle Orta Avrupa’da kıtlık ve salgın
hastalıklar döneminde alt sınıflar için temel karnını doyurma ve
hijyen garantisi haline geldiğini biliyoruz. Özellikle de temiz
suyun yokluğunda! Daha modern dille biranın işçi sınıfı, viskinin
ise burjuvazinin içkileri olduğu söylemek pek abartılı olmaz.
Biyolojik olarak neyi nasıl yediğiniz sizin tıbbi siciliniz kadar
kültürel kimliğinizi de ele verir. Aynı şey sizin sosyolojik
konumunuz, hangi sınıfa ait olduğunuz konusunda da çok şey
anlatır.
Benim çocukluğumda İstanbul’da, lahmacun genelde sokakta yenen,
en ucuz karın doyurma biçimlerinden biriydi. O dönemde İstanbul’da
lahmacuncu ya da kebapçı diye bir yeme, içme mekânı pek yaygın
değildi. Bugün ise bir lahmacunu 100 TL’ye yiyebileceğiniz mekânlar
olduğu söyleniyor sosyal medyada. Hatta KDV fişinin fotoğrafını
paylaşanlar bile var! Bu da bize hamur, et ve sebzenin bir araya
gelme biçimlerinin bile toplumsal değişim süreçlerine ne kadar
duyarlı olabileceğini gösteriyor. Sonuçta hamur, et ve sebzeden
ibaret olma sadece lahmacuna özgü bir varoluş biçimi değil. Bu
konuda lahmacuna kolaylıkla rakip olabilecek pizza gibi, hamburger
gibi seçenekler de mevcuttur.
Yazının başında mutfağın asla sadece biyolojik bir mesele
olmadığını anlatmaya çalışırken abarttığı düşünenleri sanırım şimdi
vereceğim bir örnekle ikna edebilirim. Örneğin lahmacun ile pizza
arasındaki rekabet üzerinden Türkiye’nin modernleşme sürecinin
kutuplarını oluşturan siyasal çizgiler kolaylıkla analiz
edilebilir. Yakın geçmişte daha fazla olmak şartıyla bugün bile
lahmacun kültürel olarak daha “yerel”, pizza ise daha “evrensel”
bir seçenek olarak görülür. Bu anlamda ne pizza ne de lahmacun asla
sadece hamur, et ve sebze değildir! Ülkenin kültür-politik
ekseninde önemli kırılma simgeleri olarak da işlev görürler.
Kimileri için pizza çağdaşlığı, lahmacun köylülüğü çağrıştırıyor
olabilir. Tıpkı kimileri için de lahmacunun yerliliği, pizzanın ise
Batı hayranlığını işaret ediyor olabileceği gibi. O zaman hamburger
de Amerikan neo-liberalizmin bir sembolüne dönüşebilir kolaylıkla.
Özellikle de yanında bir Coca-Cola varsa!
Oysa bu yiyecekler gayet basittir. Pizza Sicilya yöresinin
garibanlarının yerel yiyeceğidir. ABD’ye göç eden Sicilya
kökenliler sayesinde önce ABD’de ulusal bir marka haline gelmiş ve
yine ABD kökenli uluslararası zincirler sayesinde küresel bir yeme
alışkanlığı haline dönüşmüştür. Lahmacun ise Türkiye’nin güneydoğu
bölgesinin yerel bir yiyeceğidir. İstanbul’a ve büyük kentlere göç
eden o yörenin insanları eliyle gelmiştir. Daha önce de belirttiğim
gibi önce sokaklarda satılmış, sonra restoranlaşmıştır. Günümüzde
ise artık büyük şehirlerde ve yazları dolup taşan tatil yörelerinde
çok daha “sosyetik” ortamlarda da tüketilebilen bir ulusal markaya
dönüşmüştür. Aslında lahmacunun pizzadan tek eksiği henüz onun
kadar küreselleşememesidir. Bunun da yiyeceğin içeriyle değil,
küresel insanlık medeniyetinde birçok farklı alanda olduğu gibi,
Batı’nın antropolojik kültürünün renginin daha baskın olmasıyla
ilgisi vardır. Yoksa Türkiye’de bir hekim gece gündüz lahmacunla
beslendiğini söyleyen bir hastasına ne tavsiye ediyorsa,
Avrupa’daki hekim de gece gündüz pizza yiyen bir hastasına aynı
şeyi öneriyordur!
Lahmacun, pizza ve hamburgerin doğal açıdan büyük ölçüde aynı
olmalarına rağmen kültürel açıdan bu kadar farklı çağrışımlara açık
olmaları, insanlık tarihinin en büyük keyfiyetlerinden biridir
belki de! Ama bu küçük detay bizlere kültür gibi medeniyet gibi
büyük kavramların aslında nasıl küçük detaylarla belirlendiği
hakkında da bir fikir verebilir. Eninde sonunda pizza İtalya’nın
Sicilya bölgesinin, lahmacun ise Türkiye’nin güneydoğusunun
antropolojik kültürünün hamur, et ve sebzeyi bir araya getirme
biçimidir. Pizza Batı medeniyetinin genel çantası içinde bir renk
olduğu için kolaylıkla “evrensel” bir kisveye bürünebilmektedir.
Lahmacunun gücü ise ancak Bodrum yazlarının bazı sosyetik
“beach”lerine kadar uzanmaya yetmektedir.
Görüldüğü gibi tıbbi, biyolojik açıdan sadece hamur, et ve sebze
olan gayet basit bir yemek, kültürel açıdan inanılmaz arka planı
olan bir tartışmanın malzemesi olabilmektedir. Bu da mutfağın asla
sadece mutfak olmadığı sanırım bize yeterince kanıtlar.