Ayasofya kararı niye Danıştay eliyle alındı? İki nedenle: Karardan sonraki durumu izleyip gerektiğinde geri adım atmayı kolaylaştırmak üzere. Fakat her şey savunma amaçlı değil: Danıştay kararı, cumhuriyet döneminde çıkarılan kanunları ve alınan kararları hukukilik görünümü altında siyaseten tasfiye kapısını da açıyor.
Danıştay’ın Ayasofya kararı nasıl bir karar? En başta
söyleyeyim... Yeni bir anti-hukuk zirvesi: Sıfır hukuk, tam
siyaset. O kadar siyaset ki isteseniz de içine hukuk koyamazsınız.
Taş dolu kovaya su koyamayacağınız gibi.
Sorularla başlayalım: Ayasofya nasıl cami
oldu?
E bilmeyen mi var: II. Mehmet ordusuyla surları
yıkıp şehre girdikten sonra 'cami olsun' dedi, oldu. Bu değişim
anını hukukileştirme için satın alma gibi öyküler dahil denenmiş
her meşrulaştırma girişimi boştur. Tek meşrulaştırıcı II.
Mehmet’in iradesi, yani elindeki kılıçtır. Kazandığı
savaştan sonra aldığı şehrin herhangi bir yerini parayla aldığına
mı inanacağız? Dahası “Sat bunu bana Patrik
Efendi” dediğinde satmayacak bir patrik, kardinal, papa
hatta şeyhülislam filan hangi savaş mağlupları arasında bulunur? Bu
bir alış eylemidir, alışveriş değil. Almıştır, bitmiştir.
BAHÇELİ İNANMIŞ GİBİ YAPTIYSA DA…
Ayasofya nasıl müze oldu? Osmanlı’yı ortadan
kaldıran Mustafa Kemal öyle olmasını istedi ve
kendi imzasının da bulunduğu Bakanlar Kurulu kararıyla müze yaptı.
Tek meşrulaştırıcı Mustafa Kemal’in iradesi, yani
elindeki yaptırma gücüydü. Bakanlar Kurulu kararındaki imzanın
sahteliği gibi o iradeden kurtulmaya yönelik her tür girişim
boştur. Müzeyken ziyaret ettiği Ayasofya’nın akıbetini belirlemiş
bir karardan habersiz olduğuna Devlet Bahçeli inanmış gibi yaptı
diye biz inanmak zorunda değiliz. Mustafa Kemal’i,
kurduğu devletin aldığı kararda duran kendi imzasını tanımayan
yönetici mi sayacağız yani? Kandırılmış makbul yönetici bugünlerin
icadı, o günlerin değil.
Bu iki iradenin de tanımlayıcı öğesi hukuk değil egemenliktir.
Hukuk egemenlik yaratmaz, egemenlik hukuk yaratır, yaratırsa.
“Hukukun egemenliği” de yine egemenlikten sonraki
bir kararla, egemenin bir kararıyla, egemen bir kararla mümkündür.
Soyut, her durumda işleyen bir hukuku gören olmadı şimdiye kadar.
Fakat iki iradenin ilki tek yanlı bir egemenlik işlemi biçiminde,
yani ferman biçimindeyken ikincisi bir kurul kararı, şeklen de olsa
bir heyet (çok failli) karar niteliğindedir. İlk kararın
meşrulaştırıcı kaynak otoritesi, padişahlığın da meşruiyeti için
başvurulan göklerdedir, ilahidir, bizzat tanrıdır. Padişah bu
yüzden “zılullahı fil alem”dir. İkinci kararın
meşrulaştırıcı kaynak otoritesi, cumhurbaşkanının ve bakanlar
kurulunun yetkilerini düzenleyen anayasa metnidir; otorite yeryüzü
otoritesidir. Bu nokta, kararın alındığı dönemde Mustafa Kemal’in
“tek adam” iktidarını yürütüyor olmasına ilişkin
tartışılacak sorunları çözmez elbette ama iki siyasal işlemin
farklı hukuki düzlemlere ait olduğunu ortaya koyar.
Birincinin düzleminde fermanı etkileyecek hiçbir hukuki eleştiri
mümkün değildir, ikincinin düzleminde ise karar kendisini hukuki
bir işlem formunda ortaya koymakla, pratikte değilse bile teoride
her tür hukuki eleştiriye açar. İkinci hukuki düzlem, birincinin
kökten reddiyle kurulabilir. Ferman varsa misakî işlem yoktur;
misakî işlemlerle kurulu bir sistem fermanı tanımamayı tercih
etmiştir.
HİLAFETİN İLGASINA DAİR KANUN
Ayasofya’yı müzeye çeviren Bakanlar Kurulu kararını alanlar,
siyasal bir işlem ihdas ettiklerini iyi bildikleri için işi
vakıflar umum müdürlüğüne, milli eğitim ya da kültürle ilgili bir
bürokrasi birimine bırakmayıp, önce gerekli siyasi kararı
aldılar.
Bakanlar Kurulu kararının (iptale dair Danıştay kararında da
gevelendiği gibi) bir “kanuni dayanağı” olmadığı
tezleri de doğru değildir. Karar bir dayanak gerektirmediği için
değil, Osmanlı’yı tasfiye işlemine hukuken vurulan son güçlü darbe
niteliğindeki Hilafetin İlgasına Dair Kanun’u görmezden geldiği
için. O kanuna göre padişahlara ait mülkler “millete intikal
etmiş”tir. Böyle bir kanunu çıkarmış bir imparatorluk sonrası
yönetim, bir padişahtan kalan bir mülke (vakıf bile olsa)
tasarrufta bulunurken başka hangi hukuki dayanağı niye arasın?
HUKUKİLİK TAKLİDİ
Artık Danıştay kararına gelebiliriz:
Danıştay kararının, biri ferman biri misaki işlem olan ilk iki
karar kadar bile hukukla ilgisi yoktur. İlk iki karar, sahip olunan
egemenliği hukuki forma dökerek yol yürüyen siyasal irade
kararlarıdır. İlk karar bir savaş hukuku fikrini, ikinci karar bir
siyasetin hukuktan üstünlüğü fikrini taşır. Danıştay kararı ise
hukukilik taklidi yapmaya çalışmaktan öteye gitmez; hukuki olması
için gerekli siyasi irade, yani kararı hukukileştirecek kanuni
dayanak o kararda yoktur. Olamaz da zaten, çünkü kanuna dönüşmemiş
iradeleri mahkemeler ne tanır ne de anlar.
Yargı, egemenliği sınırlama, egemenlik faaliyetlerini denetleme
işlerini görebilir fakat egemenin yerine geçemez. Hele mevcut
egemenin kendi ilan ettiği hukuku bile hiçe sayan kararlarına
hukuki gözle bakmaya hiç yanaşmayan bir yargının, eski egemenlerin
kararlarını hukuki görüntüyle ortadan kaldırmaya girişmesi kadar
hukuken ağlanacak başka bir şey bulmak çok zor. Ağlanacak halimize
gülüyoruz o başka.
NEDEN ÖNCE SİYASET DEĞİL DE YARGI?
Peki kilise iken cami yapılan, sonra cami iken müze yapılan
Ayasofya yeniden cami olabilir mi? Elbette. Bal gibi. Fakat bunu
yapmak için yürünecek yol hukukun yolu değil, siyasetin yoludur.
Hukuki yol tamamen kapalıyken siyasi yol sonuna kadar açıktır.
Tıpkı II. Mehmet gibi, tıpkı Mustafa
Kemal gibi, şimdiki devletin başkanı Recep Tayyip
Erdoğan da bu yolu istediği zaman kullanabilir. Fakat
kullanmadı. Bunun yerine Danıştay’ın gölge oyunu gösterisi tercih
edildi. Neden? İki neden öne süreceğim.
Birinci neden, işin uluslararası siyasal ve diplomatik
tartışmalarında “Yargı kararı ne yapalım”
tiyatrosunu hazır tutmak. Yani dönüş yollarını açık tutmak. Çünkü
Ayasofya ile ilgili bir kararın sadece iç kamuoyunu hedefleyen bir
karar olmadığı, hatta tamamen değilse bile öncelikle uluslararası
kuruluş ve kişilere seslenen bir karar olduğunu en iyi bilen
kişilerden biri bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın
kendisidir. Danıştay kararından sonra Erdoğan’ın yeniden dolaşıma
giren “Ayasofya’nın ibadete açılmasını
isteyenlere” fırça attığı konuşması, bunu çok iyi ortaya
koyuyor. Fakat her şey bir dene-gör taktiğinden ibaret değil, yani
her şey savunma amaçlı değil, daha fethedilecek hedefler varken
buna inanmak aşırı saflık olur. İkinci neden buradan çıkıyor:
Hukuki bir (yargı kararı) formla ortaya konulmuş kararın siyasal
içerimlerini önümüzdeki günlerde gündem yapacak şekilde sağlama
almak. Danıştay’ın eldiven olarak kullanıldığı karar ile atılan
siyasal yumruğun vurduğu yerler, vurulacak yeni yerleri de
gösteriyor
EĞER SEN PADİŞAHSAN…
İlk vurulan yer 1934 tarihli, Atatürk imzalı Bakanlar Kurulu
kararı ama tek vurulan yer burası değil. Bakanlar Kurulu kararının
ortadan kaldırılması için dayanak yapılan vakıf senedi, bir Osmanlı
padişah iradesini içeren belge olarak, hilafetin kaldırılmasına
dair kanunda ciddi bir gedik açıyor, (haydi kadük bırakıyor
demeyelim de…)
Çünkü, eğer II. Mehmet’in vakıf senedini göstererek bir
Cumhuriyet hükümetinin yürütme işlemi hukuken iptal edilebilir
deniliyorsa, önce o vakfiyedeki “Osmanlı yıkılınca…” ne olacağına
dair hükmün ne olacağına karar vermek gerekirdi. II. Mehmet
diyor ki, "Osmanlı yıkılırsa vakfımın mütevellisi yeni kurulacak
devletin başındaki kimse odur". O halde Danıştay, 1934
tarihli bakanlar kurulu kararını II. Mehmet’in iradesine aykırı
ilan etmekle vakıf senedinin içindeki hükmü aynı iradeye aykırı
biçimde devre dışı bırakıyor. Vakfın o günkü mütevellisi, o günkü
cumhurbaşkanıdır, vakıf senedi geçerliyse bu böyledir. Özetle bu iş
II. Mehmet’in babası II. Murat’a, II. Kosova
savaşı için yolladığı rivayet edilen mektuba benziyor biraz:
Eğer sen padişah isen gel tahtına otur. Yok ben padişah
isem sana emrediyorum gel… Senet geçersizse karara laf
söylemek yargıya düşmez, senet geçerliyse senetteki mütevelli
olarak Mustafa Kemal’in kararını öyle uzun uzun paragraflar dizerek
ortadan kaldırman hiç zannettiğin kadar kolay olmaz.
“Yaptım oldu” bir hukuk işlemi değil, bir
egemenlik işlemidir.
'MİLLETE İNTİKAL' NE DEMEKTİ?
Padişahların kurduğu vakıfların akıbetine dair cumhuriyet
döneminde özel bir hüküm getirilmedi. Fakat hilafetin ilgasına dair
kanun bir yol gösterici olabilir: O kanunla Osmanlı padişahlarına
ait mülklerin “millete intikal ettiği” hüküm
altına alınır. Bu hüküm pratikte, cumhuriyetin ilk döneminde evladı
hâlâ yaşayan padişahların mülklerine özgü biçimde yorumlanmıştır.
Fakat bu yorumlama işin doğası gereğidir, Abdülhamit,
Vahdettin ve Mehmet Reşat ile halife
Abdülmecit Efendi dışında mülkleri hakkında işlem
yapılacak yaşayan bir padişah ya da doğrudan padişah
evladı-mirasçısı kimse yoktu çünkü. Zaten Osmanlı uygulamasında da
padişahın mirasçısı evladı değil, yeni padişahtır. Egemenlik
ilkesinde değişiklikle beraber, yani hanedan usulünden cumhuriyet
usulüne geçişle beraber bu mülklerin zaten “devlet”e, yani
cumhuriyetin kuruluş jargonuna göre millete geçmiş olması
öngörülmüştür.
UYSA DA OLUR UYMASA DA OLUR
İşte Danıştay kararı, Osmanlı padişahlarından kalma (uydurma da
olur, hatta daha iyi olur) belgeleri kullanarak bundan sonra
alınacak siyasal kararlara hukuk süsü verilmesinin yolunu açmaya
yönelik bir girişim, en temelde. İlk girişimdir. Cumhuriyet,
Osmanlı’dan toptan bir kopuş değildi elbette, hem hukuki hem siyasi
birçok devamlılık kabulü vardı, yani miras külliyen
reddedilmemişti. Fakat egemenlik ilkesindeki kopuş kesindi, bunun
en önemli göstergesi de padişahlığa ve hanedan aileye ilişkin
kararlardı. O kadar kesin bir kopuştu ki sadece Mustafa
Kemal’in değil, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı da ancak bu kopuşla
mümkündü. Elbette geçişte mal mülk meselelerinden başka
birçok konuya kadar hukuken kabulü zor sorunlar yaşandı,
düzeltmeler gerekti ve hâlâ bile gerekiyor olabilir. Fakat
egemenlik ilkesi değişirken meydana gelmiş kimi zarar ve ihlalleri
hukuken düzeltmek başka bir şey, padişahların yasa koyucu
iradelerinin cumhuriyetin yasa koyucu iradesine üstün tutulması
başka bir şeydir. Sonuncu açıkça ilan edilene kadar daha çok
tiyatrolar göreceğiz; Medeni Kanun’un birçok hükmü hedef halinde
zaten, kendisi de sıraya alınırsa kimse şaşırmasın.
2) Danıştay kararının dayanak yaptığı Vakıfname, II.
Mehmet tarafından kurulan vakfın cumhuriyetten önce faal
vakıflardan olduğunu kanıtlamaya yetmez. Tarihi bir belge olması,
yürürlükte bir belge olmayı kendiliğinden getirmez. Ayasofya’nın
Osmanlı’nın son döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarındaki bakımsız
hali, binayla ilgilenen faal bir vakıf olmadığını gösteriyor
esasen.1
3) Mustafa Kemal hem Ayasofya cami iken hem de müzeye
çevrildikten sonra (6 Şubat 1935’te) mekanı ziyaret etmiştir. İlk
ziyarete dair bir kayıt ya da belge yoksa da ikinci ziyaretin
ayrıntıları bilinmektedir. “İmza sahte, Bakanlar Kurulu kararı
tartışmalı” iddiaları ikinci ziyarete rağmen ayakta duracak
iddialar değil.
Atatürk’ün o tarihte Atatürk soyadını almadığı, soyadı
kanununun daha sonra çıktığı da argümanlardan biri: Hem kanundan
önce kullandığına dair örnekler var hem de zannediliyor ki kanun o
soyadını verdi; oysa o soyadını kanuna da yazdırıp alan bizzat
Atatürk’ün kendisi.
4) Cemal Gürsel 1964 yılında “Ben Ayasofya’nın
mütevellisiyim” derken, Fatih Vakıfnamesindeki ifadeyi
güncelliyordu. Elbette bu ifade metaforiktir, yoksa öyle bir
mütevelli yoktur. İfadedeki asıl fikir işin siyasi boyutunun
egemenlik ekseninde vurgulanmasıdır.
5) Ayasofya’nın müze yapılması kararı ekseninde, karar ve
karara kadarki dönemde vakıfların hukuki statüsüne ilişkin geniş
bir çalışma için:
7) Bir padişah vakfiyesini dayanak yaparak Danıştay
tarafından verilen hüküm, esasen Medeni Kanun’a karşı bir hamledir.
Vakıfların cumhuriyet dönemi statüsü 1926’da Medeni Kanun ile
belirlenmiş, ilgili ilk kanun ancak 1935’de çıkmıştır. Ayasofya’nın
müze yapılmasına ilişkin karar kanundan önce tarihli olmakla,
mekanın Vakıflar Kanunu çerçevesinden daha önce çıkarıldığını
gösterir. 1928’de çıkarılan ve 1932’de genişletilen, “Cami ve
mescitlerin sınıflandırılması hakkındaki nizamname”, camilerin
kullanım biçimlerinin belirlenmesi konusundaki düzenleyici
işlemlerdir.
8) Ayasofya tartışmalarını genişçe ele alan bir çalışma
için: “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ayasofya”, Abdullah Ekinci. Erzurum
Atatürk Üniversitesi, yüksel lisans tezi.
“Cumhuriyet Döneminde Ayasofya”, Erkin Akan. Çanakkale 18
Mart Üniversitesi, yüksek lisans tezi.
9) Bir de unutmadan, padişah fermanlarıyla kurulmuş, yaşamış
"Gayrimüslim" vakıflarının mülklerini de tamamen iade eder mi
Danıştay? Onları "yabancı" ilan eden Yargıtay? Yoksa haşmetmeapın
dediği sınıra kadar mı bu gölge oyunu? Açılan kutudan çıkacak
cinleri say sayabilirsen...