Ben ne söylerem,
Tamburam ne çalar?
İktidarın her alanda yürüttüğü politika ile toplumsal gerçeklik
arasındaki makasın açıldığına değinmek istediğim bu yazıya, beyan
ile gerçek arasındaki uyumsuzluğa işaret eden halk deyimini başa
tutturarak girişiyorum. Konuya ilişkin öncelikle son örneklerden
birisi olan 7’nci Din Şûrası açılış konuşmasında, Erdoğan’ın bazı
sözlerini hatırlatayım. Haşmetmeapları buyurdu ki, “Müslümanlar
olarak bizler de dini yaşamak ve yaşatmakla mükellefiz.” Bu
cümlenin dini yasamak kısmında sorun yok evet inanan insan için
inancının gerektirdiği şekilde yaşamak esastır. Sadece inancın
gerektirdiklerinin neler olduğu / olmadığı üzerine tartışılır, o
ayrı. Fakat yaşatmak kabul edilemez. “Biz seni zorba olarak
göndermedik” denilmiştir Peygambere. “Hidayet edici değilsin”
denilmiştir ayrıca. Fakat tabii bu ifade “yaşamak ve yaşatmak”
hitabetin etki gücünü arttırmayı, bir çeşit hitabetin gücüne
kapılıp yanlış ifade edilmesi şeklinde de yorumlanabilir, belki.
İzlemeye devam ederken bir falso daha çıkıyor karşımıza. “… dijital
dünya küresel ölçekte tüm değerleri tahrip ederken Müslümanları ve
özellikle de ehli sünnet akaidi, dini doğrudan hedef tahtasına…”
Burada “ehli sünnet akaidi” üzerinde duralım.
Akaid, kaidenin çoğulu, kurallar demek. İtikat kelimesi de aynı
kökten gelir. Sözlük karşılığı ‘iman esasları’ olarak dilimize
çevrilmiş olsa da öznel imanın esaslarını değil toplumsal Müslüman
görünümün kurallarını konu alan ilimdir akaid. Hicretten sonraki
ilk yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan akaid, din-devlet
ilişkisini kurgulayan sistematiğin adı. Meselem farklı olduğu için
ayrıntılara girmeyeceğim. İlgilenenler için Mustafa Öztürk’ün
itikat/akaid fizik; iman için kimya benzetmesiyle ayrımı
belirginleştirdiğini söylemekle yetineyim. Öztürk’ün hatırlattığı
2007 yılında basılmış Allah’sız Müslümanlık adlı kitabında Ömer
Lütfü Mete (ölm. 2008) kitap adının Gerekçe’sinden alıntı
açıklayıcı olabilir. “Sürekli dilde Allah’ı anmasına ve sürekli
dini etkinlikler yapmasına rağmen kendisi gibi olmayanlar üzerinde
derin bir saygı hatta imrenme uyandırmayan Müslümanlık türünün
Allah’ın muradıyla örtüşebileceğini düşünmüyorum… Fikrimce
neredeyse bütün ‘Siyasal İslam’ macerası bir bakıma Allah ile
sağlıklı iletişim ve beraberlik sağlamaya yetmeyen Müslümanlık
deneylerinden oluşmuş yaşantıların denizi gibidir. Hatta Allah’sız
Müslümanlık ifadesinin ötesinde neredeyse Allah’a rağmen
Müslümanlık dahi diyebileceğimiz İslamî yaklaşımlar da
görülmüştür.”
Erdoğan’ın 7’nci Din Şurası açılışında yaptığı konuşmanın
içeriği kısmen akaid ilmiyle 8’inci yüzyılda kurulan din-devlet
ilişkisi sistematiğini bugüne taşıdığını ortaya koyuyor. Aynı
zamanda 19’uncu yüzyılda bir ideoloji olarak yeniden inşa edilmiş
İslam’ı (siyasal İslam) tek din yorumu olarak bugüne dayattığını
görüyoruz. Tek hamleyle Türkiye’yi din devletine ve İslam’ı da
devlet dinine dönüştürme adımı atılıyor. Her beş yılda bir yapılan
Şura’dan böyle bir sonuç çıkarmak ileri bir yorum sayılacaktır
ancak gidişat böyle. Çünkü bu şura toplantıları her beş yılda bir
alınan kararlar ve ortaklaşılan fikirlerle hükümet uygulamaları
olarak karşımıza çıkıyor. Diyanet akademisi, MEB-Diyanet-tarikat
protokolleri, buradan doğru Meclis’e gelip, geldiği gibi de
geçiyor. İmanın içselliği ve dışavurumsallık şartı iktidarın
umurunda değil. İmanlıysan çalmayacaksın, çaldırmayacaksın, kamu
kaynaklarını ganimet gibi düşünüp yağlamayacaksın,
yağmalatmayacaksın. Ama itikat/akaid ile sınırlayınca
Müslümanlığını, her şey serbest. Yönettiğin ülkeyi savaş alanı,
yurttaşlarını düşman gibi görebilirsin, senin istediğin gibi
yaşamadıkları takdirde. Belediyelere çökmece, sağlık sisteminin
özelleştirilmesi yoluyla SGK kaynaklarının yağmalanmasına göz yumma
falan bu din politikasına göre dine aykırı düşmüyor çünkü.
Allah’sız Müslümanlık ya da Ahlaksız Müslümanlık inşa eden bu din
politikasıyla hem Allah’ı hem kendilerine güvenen dindarları
aldatarak tahta, taca kavuşan eski halife sultanlar gibi ihtişamlı
hayat sürmenin yolunu bulmuş durumda şimdiki iktidar da. Dizi,
senaryo kurgusunda bile tarikata dokunanın yandığı bir yönetim
sistemi kurdular. Sırada toplum var.
Fakat sosyal araştırmalar toplumun tam tersi yönde
şekillendiğini gösteriyor. Ankara Sosyal Bilimler Vakfı 2024
Değerler Araştırması: Türkiye’de Kimlikler- Din, Ekonomi
ve Siyaset. Vakıf Başkanı Beşir Atalay, önemli bir isim malum.
Araştırmanın ismi ve kapsamı da çok geniş. Konumuzla ilgili dikkate
değer bulgulara da ulaşmış göründüğünü belirtmek gerekiyor. Fakat
gözden kaçırılmayacak yanlışlar ve sorunlar da dikkat çekiyor bu
araştırmada. Araştırma raporu kaynakça ve ekleriyle birlikte 236
sayfa, hacimli bir çalışma yani. İlgi alanı da geniş. Memleketin
hemen her sosyal meselesine değinmiş gibi görünüyor. Görünüşte
öyle. Örneğin adı Değerler Araştırması ama tahmin edileceği gibi
AKP iktidarının ilk yıllarından itibaren ağızlarında sakız gibi
çürütülen değerler söylemi evrensel insani değerler anlamına
gelmiyor. Kişisel değerler, kültürel değerler gibi başlıklarla
aslında yerel değer yargılarının ölçülmeye çalışıldığı
anlaşılıyor.
5 binden fazla katılımcı var ve 200 civarında soru yöneltilmiş.
Katılımcıların cinsiyet analizi yok. Kaç kadın olduğu bilinmiyor ve
sorulara verilen cevapların kaçı kadınlara ait onun ayrımı da
yapılmamış. Ve okurken sıkı durun toplumun yarısı kadın olduğu
halde araştırmanın 200 küsur sorusundan sadece 1 tanesi kadınlar
hakkında. O da Kadınlar ve Ev Hanımlığı başlığı altındaki tek
sorudan ibaret. Soru bir önerme: Kadınların en başarılı olduğu iş
Ev Hanımlığıdır. Soruda yer verilen önermeye katılmayanların oranı
ortalamada yüzde 84. Bir tek bu soruda cinsiyet analizine ihtiyaç
duyulmuş gibi görünüyor. Eğitimli kadınlar önermeyi yüzde 91
oranında yanlış bulurken eğitim düzeyi daha düşük olarak ifade
edilen kadınlar ise yüzde 64 oranında yanlış buluyor. Şahane bir
sonuç. İktidarın ilk on yılından sonra daha belirginleşen eğitimde
kız çocuklarının okullaşma oranını gerileten 4+4+4 sisteminin
Müsteşar olarak mimarı diyebileceğimiz Yusuf Tekin bugün bakan
olarak taşımalı eğitimin finansmanını, tasarruf tedbirleri
kapsamında, kısıtlayıp, okullaşma oranını daha da geriye çekmeyi
hedeflemiş gibi. Önce köy okullarını kapatıp taşımalı sistem getir.
Yanı sıra zorunlu öğretimi kademeli yapıp kademe geçişlerinde
okullaşma zorunluluğunu denetleme, sorgulama. Aileleri kızlarını
okula göndermiyorsa işlem yapma. Sonra tasarruf adıyla taşımalı
sistemi sınırlandır ki kızlar okuyamasın. Sosyal araştırma adıyla
da ücretsiz bakım emeğini özendirmeyi hedefleyen önermeyle
kadınların emeği üzerinde kurulan sömürü düzenini teşvik etmeye
çalış. En baştan bu adımlar bu sırayla planlanmadıysa bile
iktidarın fırsatçı popülizmi yıllar içinde hükümet politikalarının
gidişatını böyle şekillendirdi. Şimdi “ne kadarını başardık?”
araştırması yapmış gibi görünüyorlar.
Araştırmanın din-devlet ilişkisi, modern-muhafazakar
farklılıkları, laik devlet düzeni, sekülerlik gibi konulardaki
sorularına verilen cevaplar da toplumun iktidar politikalarının tam
tersi yönde ilerlediğini gösteriyor. Kendisini muhafazakar olarak
tanımlayanların büyük kısmı yüzde 74 oranıyla devletin laik olması
gerektiğini düşünüyor. Ülkenin en önemli sorunu adaletsizlik olduğu
halde araştırmada bu konuya ilişkin tek soru: Mahkeme kararlarına
güven hakkında. Sonuç beklendiği gibi yüzde 64 güvenmiyor. Ülkedeki
adaletsizlik olgusunu ortaya koyacak tek konu yargıya güven değil
ama adaletsizliğin boyutunu halkın güvensizliği yine de ortaya
koymuş. Derinlikli olarak adaletsizliğin yaygınlaşma nedenleri
araştırılmamış. İlk konuyla yani Erdoğan’ın din-devlet ilişkisi
bağlamında oluşturduğu politikayla Beşir Atalay’ın araştırma
sonuçlarını bir arada değerlendirince iktidarla toplum arasındaki
makas açıklığı görülüyor. Peki bu iktidarın politikalarına
toplumsal talepler doğrultusunda çeki-düzen vereceği anlamına gelir
mi? Sanmıyorum. Tersine sosyal mühendislik politikasına hız vermek
yönünde baskıcı yöntemlere ağırlık verme eğilimi yükselecektir.
Fakat ne olursa olsun hiçbir baskıcı politika halkın bu orana
yükselmiş laik devlet düzenine olan bağlılığını kolay kolay tersine
çeviremez. Yeter ki etki ajanlığı düzenlemesinde muhalefet
partileri iktidarla ortaklaşmasın, bu düzenlemeyi engellesin. Aksi
takdirde toplum olarak işimiz biraz daha zorlaşır ama laik,
demokratik, sosyal, hukuk devleti düzenine duyulan ihtiyaç yok
edilemez, illa ki bir gün toplum ihtiyaç duyduğu düzeni yeniden
güçlendirir.