‘Kanal İstanbul’ inşası tam olarak yeni bir kent inşasından
başka bir şey değildir. Bütünüyle basit! bir neoliberal faaliyettir
yani. Sadece boyutları, kaçak çıkılan üç-dört kattan, yer küreye
kadar inmek isteyen AVM tabanından ya da uçak yollarını sıyıran
yükseklikten, fırsat bulup sınırsıza kadar ileri götürülebilen bir
rant olmasıdır. Sınır tanımayan müteahhitlerin özgürleşme alanıdır
acı bir ironiyle söylersek. Bu yüzden Afrika’nın en zengin
insanlarından birini yaratan Angola yatırımları gibi bereketli bir
ranttan kolayca ya da mucizevi bir şekilde iktidarın
vazgeçebileceğini düşünmek boş bir hayalden başka bir şey değildir.
Ve gerçekte hiç kimse de bundan vazgeçeceklerini zannetmiyordur
aramızda zaten. Çünkü ‘Kanal İstanbul’ bir zorunluluktur iktidar
için.
Öncelikle finansal bir zorunluluktur bu. Basitçe, her ayın sonu
çoğumuzun, ATM’ler karşısında yaptığımız aylık spora benzer bu iş.
Henüz kredisi bitmemiş bir kredi kartından çekip, bir diğer kredi
kartının parasını ödeme milli sporunun, biraz daha büyük, oldukça
büyük çaplısını düşünün. Tam anlamıyla finansal olarak böyle bir
şeydir bu. Neoliberal kent borçları, köprü, otoban, viyadük filan
neler yaptırdıysak müteahhitlerimize, bu işlerin kredi borçlarını
ödemek için ihtiyacımız olan daha büyük dozda finansı, altın
vuruşla kendimize enjekte etme çabasıdır. İktidar dahil herkes
bilir tabii ki ATM’den, bir kredi kartından çekip, diğerinin
borcunun yatırılmasının bir intihar olduğunu ama başka çareniz
yoksa ya da kart haczi başkasına gelecek, borcu başkası ödeyecekse
sonuna kadar gider bu iş. Allah kimseyi parayla terbiyesiz etmesin.
Sonu yoktur bunun.
Bu yüzden iktidara mektup vermek, onu rasyonel düşünmeye davet
etmek, bir gerçeklik olarak halk diliyle ‘boş iştir’. İktidar,
cinayet mahallini, sonradan bir daha gelmesine ihtiyaç olmayacak
kadar iyi biliyordur, hatta oranın sahibidir bile.
Ayrıca mektubun politik bir etkisi olacağını düşünmek de oldukça
naiftir. Bu müsabaka seyrinde kim, ‘bak adam mektup bile verdi
diye’, etkisiz kümeyi terk edecektir? Mektubu hazırlayanlar sahiden
böyle olacağına, bir an olsun inanmakta mıdır?
Kent, tesadüfi yan yana gelmiş binalar bütünü değil; onun bütün
olarak inşası, iktidarın ve hatta sistemin doğrudan bir
yansımasıdır. Bu nedenle Castells “Meydanlar ideolojiktir” derken
doğru söylüyordu ama azdı da söyledikleri aynı zamanda. Çünkü
sadece meydanlar değil, sokakların kendiliğinden oluşan,
sistematik, mesela dar ya da geniş olması, evlerin küçük, büyük ve
kimin tarafından nasıl yapılmış olması da ideolojikti.
Haussmann’ın Paris Komünü’nden sonra barikatlar kurulmasın diye
isyanın sokaklarını yıkıp bulvarlar açması bile tek başına kent
kimliği üzerinden iktidarı ve isyanı özetliyordu. İşte Kanal
İstanbul da tam olarak, bugünün iktidarı ve yarınki soluksuz
geleceğimiz başka bir şey değil. Ve buna karşı mektup
arkadaşlığından başka bir şey kalmadıysa elimizde, vay
halimize…