Kurgulanmış ve ileriye doğru akıp gittiği sanılan zamanın
içinde, göremediğimiz, bilemediğimiz bir geleceğe doğru
ilerlediğimizi sanırken tutunacak, hayatı hakkıyla yaşamamızı
sağlayacak farklı zaman ufuklarına (1) ihtiyacımız var. Farklı
zaman ufukları arasındaki karmaşık ilişkiler bilgiyi, deneyimi,
anlamı, hatta aşkı ve umudu yaratırlar. Çünkü bunların her biri
şimdiye dair olmasına rağmen, varolabilmek için farklı zamansal
ufuklara gereksinim duyar; hepsi de zamanla ilgilidir. Şimdi ve
burada varolan, bir zamanlar olmuş olan ve henüz olmayanın farklı
biçimlerde bağlanması ile açığa çıkarlar.
Sürekli “yeni başlangıçlara” açık olsak da bu yeni başlangıçlar
için bile yaşam ve eylem gücünü arttıracak bir geçmişi bilme
gereksinimi duyarız. Çünkü her yeni başlangıçta, bütün bir hayatı
yeniden yaşamayı arzulayacak kadar yaşanılan hayata hakkını verme
arzusu, hayata sadakat, gerekiyor. Diğer türlü geçmişte
yaşanılanların ve yaşamış olanların, üst üste yığılmış ölüler
yığınının üstüne basarak ileriye gidilebileceğini sananlardan ya da
geçmiş yığının içindeki adaletsizlik ve haksızlıklar dışında hiç
bir şeyin farkına varamayıp, bıkkınlık içinde varolanı sürdürüp
durmayı kabul edenlerden oluyoruz. Oysa “hayatı onu hep yeniden
yaşamayı isteyecek” biçimde yaşamak lazım.
İşte bu yüzden hatırlamak bir görev, ama hatırladıklarımıza
karşı bir görev değil, kendimize ve anlatacaklarımıza karşı bir
görev. Ricoeur (2) hatırlama görevini anlatırken bununla birlikte
Arendt’in ölümlere rağmen, izlerin aşınmasına rağmen, eylemin devam
etmesinin nasıl mümkün olduğu sorusuna verdiği yanıtı hatırlatıyor.
Eylemin devamı için iki koşul bir araya geliyor: Bağışlamak ve vaat
etmek, Yalnızca insan, bağışlamayla bağlarından kurtulma ve vaat
etmeyle bağlanma yeteneğine sahip.
***
Geçen yıl bu zamanlar, 16 Şubat 2019’da, bir komünist İzmir’de
dünya üzerindeki yolculuğunu tamamladı. Haber Paris’in kıyısındaki
bir banliyöde iki kişinin yaşadığı 50 metrekarelik bir eve birkaç
saat içinde ulaştı. İşte bu yazı, o komünisti hiç görmemiş olsalar
da aylarca her gün posta kutusundan ona gelen postaları toplayan,
yatağını, banyosunu, mutfak eşyalarını kullanan, hiç görmedikleri
bir insanı evdeki küçük ayrıntılardan tanımaya, anlamaya çalışan,
ama en çok kendi memleketlerinden yarı gönülsüz çıktıkları
yolculuğun sonunda geldikleri yabancı bir şehirde, gerçek bir
komünistin mesafeleri ve zamanları aşan dayanışmasına ve hayat
yolculuğuna tanık olma şansını bulan iki kişinin hatırla(t)ma
görevi…
Cemal Amca (Kıral) hayat yolculuğunu sadece zamanda değil,
kentler, ülkeler, coğrafyalar boyunca gerçekleştirmiş. Her kent,
her ülke, her coğrafya yeni bir yolculuksa onun hayatı tek bir
yolculuktan değil, bir sürü yolculuktan oluşmuş. 1932 yılında
Bulgaristan’da doğmuş. Bulgaristan’ın güney bölgesinde Cebel’e
yakın bir köyde. Çocukluğu o köyde geçmiş. Yıllar sonra bile
özlediği, ama bir daha hiç gidemediği o yerde, Bulgaristan Partizan
Hareketi'nin coşkulu kahramanlık hikayelerinden çok etkilendiğini
ve hiç unutmadığını söylüyor. 14 yaşına geldiğinde komünist olmayı
seçmiş. Bulgaristan İşçi Gençlik Birliği'nde başlayan siyasi
yaşamı, Dimitro Halk Gençlik Birliği’nde devam etmiş.
Bulgaristan’da geçen gençliğine damgasını vuran duyguyu ise “hazıra
konmuşluk duygusu” olarak adlandırıyor.
1950’de tüm ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etmiş. 18 yaşında
genç bir komünist olarak Türkiye’ye doğru çıktığı yolculuğu ise
“hazıra konmuşluk” halinden kurtulma, neredeyse yoktan var edilecek
bir mücadeleyi başlatma ile anlamlandırmış. Ailesi ile birlikte ilk
durağı Manisa Akhisar. 1951’de İzmir’e gelmiş. İzmir’de yaprak
tütün işletmelerinde işçi olarak başlamış. Kendisi gibi tütün
işçisi olan eşiyle 1953’te evlenmiş. 1950’lerin ortalarında yine
kendi deyimiyle hazıra konmuşluğundan kurtulmasını sağlayacak,
yeniden başlangıçlar yaratmayı uman bir ilişkiler ağına dahil
olmuş.
Cemal Amca, yıllarca Türkiye’de komünist bir gelecek için, işçi
örgütlenmelerinde çalışmış. Bulgaristan’da başlayıp, Türkiye’de
devam eden yol hikayesi ise 12 Eylül’ün kör karanlığı ile birlikte
sonu gelmez bir göçmenlik hikayesine dönüşmüş.
12 Eylül geldiğinde TKP’nin merkez komitesi üyesi ve Ege yöre
komitesi sekreteriymiş Cemal Amca. Bir yıl kendi ülkesinde kaçak
yaşamış. Fotoğrafları garların duvarlarına, otobüs duraklarına
asılmış, aranıyor baskısıyla… Her ne kadar kendisi o yıllarda
ülkeyi terk etmemeyi savunsa da parti kararı doğrultusunda ve
yakalanmasının diğer parti üyelerinde yaratacağı panikten ötürü
1981 yılında atlamış otobüse, geçmiş Sofya’ya sahte pasaportuyla.
Bulgar yoldaşları karşılamış ve misafir etmiş Cemal Amca'yı. Ne
var ki aynı Bulgaristan o günlerde cuntanın başı Evren’i de misafir
etmiş. “Şahin bakışlı general” demişler gazetelerde. Cemal Amca,
“olacak şey değildi” diyor yıllar sonra o günleri anlatırken.
Sonraki durağı Doğu Berlin olmuş. Doğu Berlin’de “yoldaşlar
üzerimize titriyorlardı” diyor, ama Türkiye’den haber almanın zor
olduğu, gazetelerin gelmediği, en önemlisi ailelerle hiçbir
iletişimin kurulamadığı zamanlar. Bir yıl sonra Paris’e gitmiş.
Paris’te “Türkiyeyle Dayanışma” grubunu kurmuş başka yoldaşlarıyla.
Dünya Barış Konseyi’ne üye olmuş. Köln’de bütün Avrupa'dan meslek
örgütlerinin, sendikaların, partilerin katıldığı “Anayasaya Hayır”
konferansının düzenleyicileri arasında yer almış. O sıralar
Yunanistan’a geçmiş. Yunanistan’da Yunan bir yoldaşının evinde
kalmış iki yıl. Bu iki yıl boyunca Yunan ailenin bir ferdi gibi
yaşadığını söylüyor Cemal Amca ve ekliyor “gerçek yoldaşlık
ilişkileri böyledir”…
Yunanistan’da bir doktorun villasında bahçıvanlık yaparken,
İstanbul’dan göç ettirilmiş bir Rum kadının eve bıraktığı gazeteyi
okuduğunda kendi haberiyle karşılaşmış: “Cemal Kıral Türk
vatandaşlığından çıkarıldı.” Hasırdan sandalye, mobilya örmeyi
öğrenmiş Yunanistan’da. 4,5 yıl kalmış. Yunanlı yoldaşlarının
dostluğunu, sıcaklığını hiç unutmasa da İstanbullu Rum dostlarının
yeri hep ayrı olmuş. Paris’e geri dönerken iki tane yeni mesleği
varmış, ama asıl işi daima partisi olmuş. Merkez komitesinin tamamı
ülke dışında olan bir partinin anlamı olmadığını savunarak, “Parti
bizim Türkiye’ye dönme zeminimizi hazırlayamıyorsa, bırakın merkez
komitesi üyeleri kendi dönme zeminlerini yaratsın” demiş ve aynı
dönemde TBKP tartışmaları başlamış.
TBKP’nin merkez komitesinde kısa bir süre yer almış ama yeni
partinin oluşma biçimi ve TKP’nin kapatılması hiç içine sinmemiş.
Tekrar vatandaşlığa alınmak için başvuru yapmak da içine sinmemiş.
“Ben kendim çıkmadım ki niye başvurayım” demiş. Daha sonra
Meclis’te çıkan bir kanunla vatandaşlıktan çıkarılma işlemleri
iptal olunca yeniden Türkiye vatandaşı olmuş. O zamana dek Paris’te
hayatını sürdürmek için her işi yapmış. Bahçıvanlık ve hasır
örmenin yanında bir başka meslek daha edinmiş. Antika tamirciliği.
Hatta Paris’in sayılı antika tamircilerinden birisi olmuş. “İnsan
komünistse kolay öğrenir” diyor…
En çok Nazım Hikmet’i sevmiş… Bir de Don Kişot’u… Doğu Berlin,
Paris ve Atina’da 13 yıl geçirdikten sonra İzmir’e döndüğünde evini
taşımasına yardımcı olan gençlerden birisi “Ağabey ne işin var
burada; Paris’ten niye geldin ki” dediğinde o gence bir şey
söylememiş. Ama içinden “benim köküm burada” demiş. Komünistler
enternasyonalisttir, kök önemli değil diyenlere, Cemal Amca “hayır”
diyor, “Belli bir yere ait olmak enternasyonal duygulara aykırı
değil. Hatta tam tersine bir yere bağlı olabileceksin ki, onu
aşarak enternasyonalist olabil, öbür türlüsü biraz moda… Ben böyle
düşünüyorum, yanlış olsun zararı yok”. Bir röportajda söylediği bu
cümle, Cemal Amca'nın evinin duvarında asılı olan, camı tam on iki
parçaya ayrılmış ve sonra bantlarla yeniden birleştirilmiş içinde
masmavi bir Miro reprodüksiyonu olan ve yine camı sekiz parçaya
ayrılmış ve bantlarla birleştirilmiş sıcacık sarı tonlardan oluşan
bir Kandinsky reprodüksiyonu olan çerçevelerin gizini
fısıldayıveriyor: Hakkıyla yaşanmış bir hayatta geçmiş bilinir,
izlerin korunması gerekir.
***
John Berger, masasında hep bir bant ve makas bulundurduğunu
anlatıyor Nazım Hikmet’e yazdığı uzun mektubunda. Zor olanın bantın
başlangıcının rulonun neresinde olduğunu keşfetmek olduğunu
söylüyor. Nasıl da sinirlenip sabırsızlanarak, herkesin yaptığı
gibi bant rulosunun yüzeyini tırnaklarıyla kazıdığını anlatıyor.
Nihayet başlangıcı bulmayı başardığında bantın ucunu masanın
kenarına yapıştırıyor ve ruloyu çözülmeye bırakıyor. Onun bantı
pencereden gelen esintiyle bir minyatür çağlayana dönüşüyor ve
verandanın zemininden masanın önündeki boş iskemleye doğru
yolculuğa çıkıyor… (3)
Bantın çıktığı yolculuk denizi gören bir verandaya uzanıyor.
Küçük bir otelin odalarının açıldığı bir veranda bu. Odalardan
birisinin kapısı açık. Kapıdan sarı sıcak bir ışık yayılıyor
verandaya. İçeride iki kişi var. Yatağın üzerine oturmuşlar.
Buzdolabı poşetlerine yarın yanlarında götürebilecekleri pek az
şeyi sarıp sarmalıyorlar ve bantlarla kapatıyorlar. Buzdolabı
poşetlerinin içi su almasın diye tekrar tekrar poşetleyip, tekrar
tekrar bantlıyorlar. Bir süre sonra birisi duruyor ve “dur” diyor
diğerine, “durmazsak az sonra kendimizi de buzdolabı poşetlerine
sarıp bantlayacağız”. Kahkahalarla gülüyorlar ama kısacık. Sonra
karanlık verandaya çıkıyorlar. Birbirlerine bakmıyorlar, gözleri
karanlıkta görünmeyen bir ufka dalıyor ve sigara içiyorlar…
Midilli’nin bir köyünü mesken tutmuş dünya iyisi dostlarım o
köyün sahiline zaman zaman çıkan mülteci teknelerini anlatıyorlar.
Geçtiğimiz yaz, ağustos ayı içinde Yunanistan’ın Midilli Adası'na
ulaşan mülteci sayısında büyük artış yaşandığını, mültecilerin
adadaki durumunun ise giderek kötüleştiğini söylüyorlar.
Yaşadıkları köy ve çevre köylerdeki endişeli bekleyişi, kıyılarda
mültecilere yardımcı olmak için nöbet tutan gönüllüleri, kıyıya
ulaşan mültecilerin bu gönüllüler tarafından karşılanışını ve
olabilecek en hızlı şekilde adada kurulu mülteci kamplarına
ulaştırıldıklarını anlatıyorlar. Bir de aynı gönüllülerin kıyıların
ve denizin atıklardan temizlenmesi için harcadığı çabayı
anlatıyorlar. Çünkü mülteciler ulaşabildikleri kıyılardan kampa
götürülürken arkalarında can yeleği, poşet ve bantlardan oluşan
doğada geri dönüşemeyen artıklar bırakıyorlar…
Birkaç gün önce internette karşılaştığım bir fotoğrafı
hatırlıyorum: Çeşme'de batan teknede yaşamları biten sekizi çocuk
11 mülteciyi anlatan kısa bir haberin fotoğrafı. Haber diyor ki
“hayatını kaybedenlerin denize açıldıkları koyda can yelekleri,
kimlik, pasaport, fotoğraf ve çeşitli eşyalar ile çocuk
ayakkabıları ve kıyafetleri karaya vurdu”. Fotoğrafta üç kişinin
vesikalık fotoğrafları var. Muhtemelen onlardan önce dalgaların
sahile taşıdığı ıslak olduğu belli odun parçalarının üzerine
sıralanmış, iki kadın ile bir erkeğin beş tane vesikalık
fotoğrafları. Kadınlardan genç olanla, erkeğin fotoğrafları ikişer
tane. Onlar üst üste konulmuş. Fotoğraflar başka bir fotoğrafın
içinden bakıyorlar. Bilmedikleri, belirsiz bir geleceğe doğru
bakıyorlar (Fotoğraftaki fotoğraflar üzerine zihin açıcı bir
okuma için). Biz ise onların o
bakışına bakıyoruz. Bakarken önce o fotoğrafların o sahilde karaya
vuruşuna, sonra o karaya vurmuş fotoğrafların çekildiği zamana,
yani geri döndürülmesi olanaksız bir geçmişe bakıyoruz.
Fotoğrafların altındaki odun parçalarının ıslak oldukları her
hallerinden belliyken, fotoğraflara belli ki hiç su değmemiş. Belli
ki haberin fotoğrafı için, o fotoğraflar bantlarla sarılmış
buzdolabı poşetlerinden çıkartılıp, sahile sıralanmış ve öyle
fotoğraflanmış. Besbelli, baktıkları geleceğe ulaşabilselermiş,
çözüp bantları, o fotoğrafları yeniden başlamak için
kullanacaklarmış…
Bantın ışıl ışıl bir minyatür çağlayan olan yolculuğu kesintiye
uğrarsa, başlangıç ucu kaybolmasın diye, Cemal Amca'nın evindeki
çekmeceleri dolduran türlü ebatlardaki bantların başlangıç uçları
özenle içe bükülmüş. Kendisi ya da bantı eline alan bir başkası
tırnaklarıyla rulonun üzerini kazıyarak başlangıcı aramasın diye…
Geçmişi hiç unutmadan, onun izleriyle yeniden başlayabilsin
diye…
(1) Byung-Chul Han (2015), Zamanın Kokusu, İstanbul: Metis
Yayınları, sh. 15-17.
(2) Paul Riceour (2002), “Memory and Forgetting”, Questioning
Ethics (Kearney, R. ve Dooley, M. tarafından derlenmiş) içinde,
ABD: Routledge, sh. 5-11.
(3) John Berger (2009), Kıymetini Bil Herşeyin, İstanbul: Metis
Yayınları, sh. 37