Karataş: İktidarın Kürtlerle muhatap olması zorunlu

Öcalan'a yönelik tecridin kaldırılmasının sadece cezaevlerinde başlayan eylemlerle ilgili olmadığı yorumunu yapan Yusuf Karataş: İçeride ve dışarıda sıkışan Erdoğan iktidarının kendini kurtarmaya yönelik bir hamle olarak İmralı kapısını aralaması, kimi dar kafalı milliyetçi-ulusalcı çevrelerin sandığı gibi karşı çıkılarak önüne geçilebilecek bir hamle değildir.

Abone ol

DUVAR - Açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinin ardından PKK lideri Abdullah Öcalan'la avukatlarının görüşmesine izin verilmesi tartışılmaya devam ediyor. Evrensel gazetesi yazarı Yusuf Karataş, "Öcalan’ın yeniden sözünü söyleyebilir hale gelmesinin önünü açan sürecin sadece açlık grevleri ile açıklanamayacağı da açıktır" yorumunu yaptığı yazısında bu görüşmelerin Suriye'deki durumla doğrudan bağlantılı olduğu yazdı. Karataş'ın bugün yayınlanan "Açlık grevleri ve Suriye'den aralanan kapı" başlıklı yazısından bir bölüm şöyle:

Birinci olarak, 31 Mart yerel seçimlerinde ‘tek adam ittifakı’nın önemli oranda güç kaybettiği ortadadır. Hukuki kılıfı yaratılamadan iptal edilen İstanbul seçimleri, bu güç kaybını durdurmaya yönelik bir hamle olarak dayatıldı. Hem HDP seçmeni olup İmamoğlu’na oy veren Kürtlerin ve hem de Erdoğan’ın Bahçeli ile kurduğu ittifaka tepki gösterip sandığa gitmeyen muhafazakâr Kürt çevrelerinin seçimlerde kilit bir rol oynadığı/oynayacağı düşünüldüğünde “yallah Kürdistan’a” yerine bir yumuşama siyaseti iktidar için zorunluluk haline gelmişti. Çünkü ölüm sınırına gelen (ve üstelik 8 kişinin yaşamına son vermesine yol açan) açlık grevleri ve bu süreçte tutuklu annelerine karşı kolluk güçlerinin şiddeti, tek adam ittifakını Kürtlerin nezdinde giderek daha itibarsız hale getiriyordu. Tam bu noktada Öcalan’ın avukatları ile görüşebileceği açıklamasının Bahçeli tarafından yapıldığını hatırlatmak gerekiyor.

Peki, bu hamle HDP seçmeni üzerinde etkili olur mu?

Bu hamlenin HDP seçmeni üzerinde kayda değer bir etki yaratması mümkün görünmüyor. Zaten iktidarın beklentisi de HDP seçmeninden çok 31 Mart’ta sandığa gitmeyerek kendisine tepki gösteren muhafazakâr Kürtlerle ilgilidir.

İkinci olarak, gerek 2 Mayıs’ta ve gerekse 22 Mayıs’taki avukat görüşmeleri sonrasında yaptığı açıklamalarda Öcalan’ın “demokratik siyaset”, “Kürt sorununun barışçıl çözümü” ve bunlarla bağlantılı olarak Suriye’de de “Suriye’nin toprak bütünlüğüne dayalı demokratik anayasal çözüm” vurgusunu yaptığını hatırlatmak gerekiyor. Burada dikkat çekici bir diğer önemli nokta Öcalan’ın bu çağrıyı “tüm demokrasi güçlerine, Türkiye’nin her yelpazesindeki siyasi yapılarına ve devlete” yaptığını ve çağrısının “günlük, dar siyasi gündemlere sıkıştırılmaması” gerektiğini söylemesidir.

Öcalan ikinci görüşmede belirginleştirdiği bu mesajıyla hem İstanbul seçimleri için iktidarla pazarlık yaptığı/yapıldığı iddialarına yanıt vermiş oluyor ve hem de Kürt silahlı hareketinden, her türlü muhalif kesime ve devlete demokratik-barışçıl yeni bir süreç için tutum alma çağrısı yapıyor.

Üçüncüsü, bölgesel gelişmelerle fazlasıyla iç içe geçmiş durumda olan Kürt sorununun gidişatı ve Öcalan’ın rolü bakımından Suriye’deki gelişmelerin ve Kürtlerin Suriye’deki pozisyonlarının belirleyici olacağı artık birçok çevre tarafından görülen bir gerçektir. Zaten Öcalan’ın her iki mesajında Suriye’ye özel vurgu yapması ve Suriye’deki sürecin demokratik anayasal bir çözüme evrilmesi konusunda rolünü oynamaya hazır olduğunu söylemesi de yeni sürecin kapısının Suriye’den aralandığının/aralanacağının en somut ifadesidir.

Elbette burada şu soru akla gelecektir: Peki, Erdoğan iktidarı neden Öcalan’ın Suriye’de rol alabileceği bir sürece açık kapı bırakıyor?

Bu sorunun yanıtı bakımından Erdoğan iktidarının “Emperyalist Bloklar Arasında Sıkışan ‘Dünya Lideri’ ” yazısında dikkat çektiğimiz gibi Suriye’de ABD ve Rusya arasında yaşadığı sıkışmışlığı ve bu temelde ABD ile yapılan pazarlıkları hatırlatmak gerekiyor-ki, en son ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey de Suriye’nin kuzeyinde ‘güvenli bölge’ konusunda Türkiye ile görüşmelerin devam ettiğini söylemişti.

İran’ı kuşatma stratejisi bakımından Türkiye’ye ihtiyaç duyan ama Suriye’de Kürtleri de kaybetmek istemeyen ABD, Kürtleri kısmen sınırlayacak ama Erdoğan iktidarını da Kürtlerin yeni pozisyonuna razı edecek bir planı uygulamaya çalışıyor. Böylesi bir planın uygulanabilmesi, Türkiye’deki iktidarın şöyle ya da böyle Kürtlerle muhatap olmasını zorunlu kılıyor. Ve elbette böylesi bir muhataplık konusunda Erdoğan iktidarı için en akli seçeneğin Kürt siyaseti üzerinde belirleyici bir etkisi bulunan Öcalan olması şaşırtıcı değildir.

Özetle bugün için yeni bir görüşme-müzakere sürecinden söz edilemese de Erdoğan iktidarı Suriye’de yaşadığı sıkışmışlık nedeniyle de İmralı kapısını aralamak zorunda kalmıştır.

Son bir noktayı daha vurgulamak gerekiyor. İçeride ve dışarıda sıkışan Erdoğan iktidarının kendini kurtarmaya yönelik bir hamle olarak İmralı kapısını aralaması, kimi dar kafalı milliyetçi-ulusalcı çevrelerin sandığı gibi karşı çıkılarak önüne geçilebilecek bir hamle değildir. Çünkü bilinmelidir ki, Kürt sorununun demokratik-barışçıl çözümü ve Öcalan’la müzakerenin gündeme geldiği/getirildiği süreçlerde yükselen ırkçı-milliyetçi hezeyanlar en çok Erdoğan iktidarının işini kolaylaştırmaktadır.

Bu noktada yapılması gereken Erdoğan gericiliğinin Kürt sorununun çözümü yönündeki beklentileri istismar etmesinin önüne geçecek ve gerçek anlamda demokratik bir çözümün yolunun açılmasını sağlayacak bir tutum geliştirmektir. Bu bakımdan bölgeden gelen kimi Kürt kanaat önderleri ile bir araya gelen CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Kürtçe eğitim ve eşit yurttaşlık konusunda yaptığı açıklamaların önemli olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü yeni bir sürecin başlayabilmesi ve bu sürecin demokratik bir çözüme evrilebilmesi ancak ve ancak bu sürecin iktidarın keyfiyetine bırakılmış bir süreç olmaktan çıkartılması ile mümkün olacaktır.

Öyleyse son söz olarak söyleyelim: Evet, kapı aralanmıştır. Ancak aralanan kapının açılıp açılmayacağını ya da nereye açılacağını belirleyecek olan kendi bekası için emperyalistlerle pazarlık yapan tek adam rejimi ile ülkede ve bölgedeki demokrasi ve barış güçleri arasındaki mücadelenin seyri belirleyecektir.

YAZININ TAMAMI