Türkiye’nin alacalı bulacalı üniversite evreninde yaklaşık sekiz
milyon öğrenci bulunuyor. Hafta sonu sınava girecek milyonlarca
adayın heyecanı ve pandemi koşullarında maruz bırakıldıkları
belirsizlikler üzerine siyasal bir tepki oluşmamış durması, basınç
birikimini görmezden gelmeye yol açmasın.
YÖK kurulduğundan bu yana üniversite
öğrenci sayısı artıyor olsa da 2003 yılında var olan 70
üniversitenin 2020 yılında 202’ye çıkmış olması ve özellikle son 15
yıldaki genişleme etkilerini yeni yeni gösteriyor. Hayal kırıklığı
yarattığı milyonlarla, yaşamlarıyla oynanan gençlerle kaynayan
üniversite kazanı kapak tutmayacak. Açık öğretimi katınca nüfusun
onda birinin üniversite öğrencisi olduğu Türkiye’de istihdam içinde
halen lise ve altı ağırlığını korurken, bahsetmek istediğim
hoşnutsuzluk, değersizleşen kurumların bizzat kendilerine iktidar
tarafından yüklenen işlevi kısmen yitirmeleri ile ilgili. Orta
vadede Türkiye siyasetini değiştirecek bu husus çok boyutlu ve kısa
bir yazıda bütünüyle ele alınamaz. İki hatırlatmada bulunup esas
noktaya geçeceğim.
PİYASANIN FENDİ
Hatırlatmalardan ilki, üniversitelerde piyasalaşmanın tekdüze
olmadığı ve farklı gruplar için farklı nitelikler arz eden bir
seyir sergilemiş olduğu. Son 20 yılda devlet üniversitelerindeki
öğrenciler de piyasaya mahkumiyeti normalleştirirken, örneğin
üniversite idari ve akademik personeli karşılaştırmalı olarak daha
dramatik bir dönüşüm deneyimlediler. Fakat bu deneyim de eşitsizdi.
Çalışma koşullarının güvencesiz kılınması bakımından en altta yer
aldığı kabul edilenler büyük sıkıntılarla boğuşurken, akademik
çalışma koşulların piyasalaşması devlet üniversitelerindeki doçent
ve profesörleri şimdilik daha az etkiliyor. Söz konusu
farklılaşmalar üniversite sistemi üzerine toptancı çıkarımları
engelliyor, daha önemlisi sorunları binbir ayrı biçim alan
üniversite kesimlerinin toplu mücadelesini zorlaştırıyor.
Akılda tutulması gereken ikinci unsur, vakıf üniversitelerinin
mal ve hizmet alımları aracılığıyla ya da bilgi altyapısını veyahut
fiziki altyapıyı kullandırma yoluyla gelir kalemlerine dair ve bu
gelirleri nasıl dolambaçlı yollarla özel ellere geçirdikleri
konusunda yeterli bilgimizin bulunmayışı. Söz konusu bilgisizlik
yeni yöntemler, yeni hamleler karşısında akademisyenleri,
üniversite hizmet sağlayıcısı çalışanları ve öğrencileri savunmasız
kılıyor.
Kısacası AKP muhalifi akademisyenlerin susturulması ya da
uzaklaştırılması esasen ve doğrudan siyasi müdahalelerle
gerçekleşmiş olsa da piyasa ilişkilerine kayda değer ölçüde tabi
kılınmış bir üniversite evreninden bahsediyoruz. Lakin mevcut
yönetimin damga vurduğu gidişat, ekonomik darboğaz nedeniyle
Erdoğan yönetiminin kendisi bakımından daha büyük sorunlar yaratma
yolunda. Yoğunlaşan üniversiteli işsizliği ve bunun sosyo-ekonomik
dünyada, popüler algılarda yarattığı gerilimler ve siyasi
yansımaları çok ama çok önemli.
İŞSİZLİK KONTENJANI
2019 yılı verilerine göre Türkiye’de istihdam edilenlerin yüzde
22,6’sını yükseköğretimi tamamlamış bireyler oluşturuyordu.
Üniversiteyi tamamlamış kadınlarda işsizlik oranı yüzde 18,
erkeklerde ise yüzde 10 olarak kaydedilmişti. Üniversite
öğrenciliğinin sıra dışı bir olay olarak
görülebileceği 1960’ta (mezunların hepsinin emek piyasasında
yer alanlar ve çalışmayanların da iş arayanlar olduğu varsayımıyla)
üniversite mezunları arasında binde 3’lük bir işsizlik oranı
görüyoruz. Üniversite kontenjanlarının hızla arttığı son yıllarda
ve sert ekonomik krizler arka planında bu oranın korunması
beklenemezdi. Ancak üniversite mezunlarının işsizlik oranı artık
rekor seviyelerde. Örneğin 2019 yılında bu oran binde 137’ye
çıkmıştı (2020 yılı Mart ayında işgücüne katılımdaki sert düşüşle
birlikte binde 112).
Üniversite mezunlarının işsiz kalması özellikle son on yılda
sıradanlaşırken, fazla sayıda mezun veren ya da Türkiye şartlarında
iş olanakları sınırlı görülen çok sayıda bölümde kontenjanlar boş
kalmaya başladı. 2018’de yerleştirilenlerin neredeyse beşte biri
kadar kontenjan boş kaldı. Bazı bölümlerde kontenjanların yüzde
80-90’ı değil yarısı dolmaya başladı. 2019’da daha hafif seyreden
bu soruna YÖK tepeden müdahale ederek vakıf üniversitelerinde
kontenjan düşürme isteğini dillendirdi. Bu yıl başlangıcında,
2019’da ilgili bölüme kayıt yaptıran öğrenci sayısının beş
fazlasının yukarı yuvarlanması ile kontenjanların belirlenmesi
düşünülüyordu. Böyle bir karar bazı vakıf
üniversiteleri bölümlerinde 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde
20-30 kontenjan azalmasına yol açacaktı. Son dönemde bir açıklama
yapmayan vakıf üniversitelerinin eğilimin karara dönüşmesini
engellemek için uğraştıklarına şüphe yok. Zaten kontenjan sorunu
devlet üniversiteleri halen sistemin
büyük kısmını kapladığı, vakıf üniversitelerinin hatırı sayılır
kısmı butik işletme kıvamında olduğu için bu kararla çözülebilecek
bir mesele değil.
Peki gençler bazı üniversitelere ve bilhassa bazı bölümlere
neden daha az talep göstermeye başladılar? Para ve zaman hesabı
yapıp, onca yıl sonrasında işsiz kalma olasılığının hiç de
azımsanmayacak olduğunu düşünerek mi davranıyorlar? Bu konuda
sağlıklı bir tespit için yeni araştırmalara ihtiyacımız var. Ancak,
esas belirleyici böyle bir hesap olsaydı, çok daha fazla sayıda
kontenjanın boş kalması gerekirdi çıkarımında bulunabiliriz.
Çok sayıda ülkede görülen bir eğilimin Türkiye’de de iş başında
olması daha yüksek bir olasılık. Bu eğilim kısaca üniversiteye
gittiğinde yeni bir şey öğrenmediğini (kazanmadığını düşünen)
bireylerin, daha kötü bir durumda olmayı engellemek amacıyla yine
de üniversiteye gitmeye çalışmaları olarak ifade edilebilir.
Kısacası asgari ücret altında çalışma olasılığını azaltmak, kayıtlı
istihdam olasılığını artırmak, emek piyasasında daha avantajlı bir
konumda olmak gibi amaçlar… Bu amaçlar ile insan onuruna yaraşan,
temel ihtiyaçların karşılanmasına izin veren bir iş sahibi olmak ve
düzenli gelir sahibi hale gelmek gibi bir tahayyül arasındaki farka
dikkat etmek gerekiyor. Üniversite denildiğinde son on yılın da
etkisiyle ikincisi artık akla gelmiyor.
Deyim yerindeyse ölmeyip sürünebilmek için kapısı çalınan
üniversite, sınıf atlama aracı olma niteliğini yavaşça yere
bırakıyor. Daha iyi bir yaşam vaadi olmadıkça ve bunun somut bir
yansıması görülmedikçe, AKP’nin bizzat genişlettiği üniversiteli
seçmen kitlesi de kendi durumunun sorumlularına gönül indirmiyor.
Türkiye’de neredeyse her beş seçmenden birisi üniversite mezunu
iken, AKP’yi destekleyen seçmenler
arasında üniversite mezunlarının oranı yüzde 10’da kalıyor.
KÖRÜKLENEN ATEŞ
Öyle ya da böyle Türkiye’de 2,4 milyon üniversite öğrenci adayı
hafta sonu sınava girecek, en az 1,2 milyon aday tercihte bulunacak
ve kaba bir tahminle bunların üçte ikisi yerleştirilecek.
Yerleştirilenlerin bir kısmı, Türkiye’de çalışma yaşamındaki
değişim ve ekonomik koşullar nedeniyle zaten hemen iş aramaya
başlayacakken, neredeyse hepsi geleceğin belirsizliği altında
kaygı-yoğun bir öğrenim sürecine başlayacaklar.
AKP dönemindeki dönüşüm öncesinde üniversitenin, daha iyi bir
yaşama erişmek bağlamında olumlu algılanışı zaten hasar almıştı.
Şimdi bu düşüncenin köküne kibrit suyu döküldü. Birçokları için iş
kaygısı altındaki öğrencilerin, eleştirmeyi bırakalım, kavrama ve
sorun çözme bakımından dahi uğraşmaya değer bulmadıkları
eğitim-öğretimleri karşısındaki sinik tavırları kendi suretinde
üniversite yaratmakta çokça yol almış milliyetçi faşizan blokun
elini kolaylaştırıyor. Fakat biliyoruz ki, iktidarın patronaj
ağlarına dahil olamayacak ve AKP seçkinlerinin hiçbir şekilde
tatmin edemeyeceği bu kitle genişledikçe genişliyor. Bu sırada,
kaygılı ve başka arayışlardaki öğrencisi, atıf çetesi mensubu öğretim
üyesi, kifayetsiz muhteris idarecisi
hep birlikte evrensel değerler ve bilgi idealini simgelediği
düşünülen üniversitenin başında def çalıyor olabilirler. Ancak
umutsuz olduğu kadar öfkeli, ilgisiz ve apolitik göründüğü kadar
nereye düştüğünün bilincinde milyonlarca öğrenci ve adayın siyaset
sahnesine etkisi azımsanmayacak ölçülerde olacak. Bütün adaylara
başarılar!