Dil felsefecisi John R. Searle, hocası Austin’in geliştirdiği
söz edimi kuramı üzerine kaleme aldığı Söz Edimleri adlı kitabında
her dilsel iletişimin bir söz edimi olduğunu ileri sürer. Searle’e
göre bir dili konuşmak, “bildirimde bulunmak, emir vermek, soru
sormak, söz vermek, göndermede (imada) bulunmak ve yüklemek” gibi
söz edimlerinde bulunmak anlamına gelir (i). Aşırı
basitleştirmek pahasına açıklayacak olursak, söz edimleri
kuramında, bir sözü söylemek, aynı zamanda bir eylemde bulunmaktır;
çünkü dilin işlevi, bir bakıma yalnızca doğruyu ya da yanlışı
söylemek ya da bir mesajı aktarmak değil, eyleme dönük
zorunluluklar yaratmak ya da kaldırmak, başkalarının düşünce ya da
tutumlarını etkilemektir. Örneğin gittiğiniz restoranda
arkadaşınıza “Tuzu verebilir misin?” diye sorduğunuzda bir ricayı
dile getirme ediminde bulunmuşsunuzdur. Bu bir söz edimidir.
Beklediğiniz, “evet verebilirim” ya da “hayır veremem” yanıtı
değil, arkadaşınızın sizin için bir eylemde bulunmasıdır. Bu
nedenle, dil yalnızca bildirimde bulunmaz; aynı zamanda içinde
bulunduğu bağlama uygun düşecek biçimde anlam üretir ve bir eylemi
doğurur. Tuzu size uzattığı için arkadaşınıza teşekkür ettiğinizde
ise, doğrudan “teşekkür etme edimi”ni yerine getirmiş olursunuz.
Emretme, rica etme, yalvarma, selamlama, söz verme gibi edimler,
ancak dile geldiklerinde, yani birisi tarafından söylendiklerinde
gerçekleşmiş olurlar.
Bu noktada, Austin ve Searle’i takip eden dilbilimciler, terimin
kapsamını genişleterek aslında her sözün aynı zamanda bir ya da
birden çok edimi yerine getirdiği sonucuna varırlar. Örneğin,
birisi barış imzacısı akademisyenler için “kanlarında banyo
yapacağız” dediğinde, yalnızca niyetini beyan etmiş olmaz. Bu
tümce, aynı zamanda bir tehdit edimini ve bir hedef gösterme
edimini de barındırır. Elbette, bu sözün dinleyicisinde ya da
okuyucusunda ne tür bir karşılık bulacağı, kişinin yapmaya
niyetlendiği eylemi gerçekleştirme gücüne sahip olup olmadığı ile
de ilişkili biçimde, sözü söyleyenin kim olduğuna bağlıdır. Bir
meczubun dişlerinin arasından dökülen sözcükler ile bir suç örgütü
liderinin sarf ettiği sözlerin aynı edimsel güce sahip olduğunu
düşünemeyiz. Benzer şekilde, cumhurbaşkanı “Beyoğlu’ndaki
marjinaller edepleriyle durdukları müddetçe bu ülkenin renklerinden
biri olarak kalabilecekler.” diye buyurduğunda ya da böyle
davranmadıklarında onları “kulaklarından tutar ait oldukları yere
fırlatırız” dediğinde, söylenen sözün aynı zamanda bir tehdit edimi
olduğu açıktır. Bunun ötesinde, bu sözler cumhurbaşkanının
kişiliğinde temsil bulan iktidarın marjinal olarak
tanımladıklarının, onlara izin verilen edep çerçevesi içinde
davrandıkları ölçüde bu ülkede yaşamalarına izin verilebileceğini,
bu şartlar altında bile bu ülkenin (çoğunluğun) asli unsurlarından
birisi olamayacaklarını ilan etmiş olur: İktidarın bu şekilde
dıştaladığı kesimler, bu ülkede ancak bir “renk”, bir “çeşitlilik”
olarak hoşgörülebilirler.
Yine aynı örnekten devam edecek olursak, Cumhurbaşkanı Erdoğan,
bu sözleri sarf ettikten birkaç gün sonra “Türkiye’de yaşayamam
diyenlerin bilet paralarını verip gönderelim.” dediğinde, yalnızca
bir niyet beyanında ve bir tehdit ediminde bulunmuş olmaz; aynı
zamanda şu ya da bu sebeple Türkiye’deki gidişattan memnun olmayıp
buna muhalefet edenlerin dışarı atılması, sürgün edilmesi ya da
belki vatandaşlıktan çıkarılması gereğini beyan etmiş olur.
Söz edimleri kuramının açtığı yoldan bir anlamlandırma sistemi
olarak dilin bu gücüne odaklandığımızda, politik söylemin
analizinin neden önem taşıdığı da açığa çıkmış olur. Genel olarak
iktidar gücüyle donatılmış olanların ya da bu güce talip olanların
söyledikleri sözler (burada geniş anlamıyla, bulundukları iletişim
edimlerinin tümünü kastediyorum), aynı zamanda bir edimsel güçle
donatılmışlardır. Böylelikle politikacılar yapmış oldukları
konuşmalarla içinde bulunduğumuz dünyaya dair bir anlamlandırma
çerçevesi sunarlar; bu çerçeve bize hem onların dünya görüşlerine,
hem de devlet-toplum ilişkisine, siyasal süreçlere ve yurttaşlara
tanınan alanın genişliğine ya da darlığına ilişkin çok şey söyler.
Söylem analizi bu yolla, temel analiz birimi olarak cümleleri ele
alan söz edimi kuramından bir adım ileriye gider; sözün içinde
söylendiği bağlamı, alıcısı tarafından nasıl anlamlandırıldığını,
cümlelerin birbirleriyle ve başka metinlerle kurduğu ilişkiyi
dikkate alır. Bu durumda politik söylemin analizi, söylenen sözün
ötesindeki anlama ve bu anlamın içinde kurulduğu ideolojik
çerçeveye bakar; söylenen kadar söylenmeyene odaklanır. Her
fırsatta ve özellikle seçim dönemlerinde sandıktan ibaret olduğunu
ilan ettiği demokrasiye âşık olduğunu belirten hatibin ne
söylediğinin yanı sıra ne söylemediği de önem taşır. Yukarıdaki
örnekten devam edersek, hatip marjinallerin bu ülkede bir renk
olarak yaşayabileceklerini söylerken onlara koşulları ve sınırları
kendisi tarafından belirlenen bir yaşam alanı çizmiştir. Eninde
sonunda toplumun bir arada kalmasını mümkün kılacak birlikte yaşama
iradesi bu sözlerin ardında yoktur. Söylenmeyendir. Tanımlanan
alanın dışına çıkanların başına ne geleceği açıkça telaffuz
edilmiş, hatta kampüsteki Afrin şehitleri anmasına karşı çıktıkları
için göz altına alınan Boğaziçi öğrencilerine üniversite
okutulmayacağı ilan edilmiştir. Henüz mahkeme önüne çıkmamış
öğrencilerin terörist, terör sevicisi ve komünist olmakla itham
edildiği konuşma, iktidarın uzun süredir bir yandan seçmen tabanını
konsolide etmek ama öbür yandan da her türlü muhalefeti susturmak
adına başvurduğu kutuplaştırıcı söylemin örneklerinden yalnızca
biridir. Bu söylem, barış isteyen akademisyenleri, savaş
karşıtlarını, öğrencileri, gazetecileri, avukatları ve hatta
anamuhalefet partisini hedef alır. Böylece AKP sözcüsü Mahir Ünal,
rahatlıkla Hatay’daki sınır birliklerini ziyaret eden sanatçıların
şarkılı-türkülü ve 1 Nisan şakalı seyahatlerini eleştiren
Kılıçdaroğlu’nu “Türkiye terör sevici muhalefeti hak etmiyor”
sözleriyle suçlayabilir. Barış bildirisini imzalayan
akademisyenler söyledikleri değil, söylemedikleri sözler nedeniyle
terör destekçisi olmakla suçlanır ve hapis cezasına mahkûm
edilirler. Kılıçdaroğlu’nun hakkında suç duyurusunda
bulunacaklarını ilan eden “ünlüler”
kendilerini eleştiren CHP liderinin bölgeye gitmekten imtina
ettiğini iddia ederek yaptığı değil, yapmadığı bir işten (ya da
kendi seyahatlerini desteklememiş olması dolayısıyla söylemediği
bir sözden) yargılanmasını isterler. Ne var ki, aslında söylenmemiş
sözlerden niyet okuma yoluyla suç üretmeye meyleden iktidar,
kendini imha etmeye mahkûmdur. Bu, yalnızca toplumu bir arada tutan
bir tür harç olarak görebileceğimiz adalet duygusunu zedelemesi
nedeniyle değil, toplumun gelecek tasavvurunu yok etmesi nedeniyle
de böyledir. Söylenmemiş sözlerden suç üretmek, eninde sonunda
herkesi bu suça ortak olmak zorunda bırakmak anlamına gelir.
Sonuçta kendisi gibi olmayan ya da düşünmeyen herkesi terörist
olmakla itham ettiğinde, gerçekte terörist olan ve cezalandırılmayı
hak edenle etmeyen arasındaki ayrım ortadan kalkmış olur. Eğer
herkes teröristse, hiç kimse terörist değildir.
Not: Dinleyici olarak katıldığım bir söyleşideki bu
yazıya esin veren konuşması için Özkan Agtaş’a teşekkür
ederim.
(i) John R. Searle, Söz Edimleri, Ankara, Ayraç
Yayınevi, 2000, s. 69