1983 yılının son günlerinde piyasaya çıkan bir albüm, ‘80’li
yılları şenlendirdi. Darbe sonrasında gelen karanlık, müzik dahil
her şeyi etkilemiş, ‘70’li yılların son deminde atağa geçen
arabesk, karanlıkta palazlanmış ve bu dönemin yıldızı olmuştu.
Karşı duruşlar yaşandı: Attila Özdemiroğlu, Aysel Gürel’le el ele
vererek “Firuze”, “Sevda” gibi arabeske alternatif çalışmalar
yaptı; Yıldırım Gürses, “çok sesli Türk hafif sanat müziği” adını
verdiği türle alaturkayı pop’a yaklaştırdı; bizzat devlet eliyle
“acısız arabesk” yaptırıldı. Ancak bu adımların çok başarılı olduğu
söylenemez. Arabeskin tahtını sarsan, üç genç tarafından kurulmuş
bir topluluk. Bahsi geçen şenlikli albüm, onların yaptığı...
‘60’lı yıllarda Barış Manço’ya eşlik eden Kaygısızlar’dan
tanıdığımız Mazhar Alanson ve Fuat Güner’in, ‘70’li yıllarda İpucu
Beşlisi’nde yan yana geldikleri Özkan Uğur’la birlikte kurdukları
Mazhar Fuat Özkan ya da bilinen adıyla MFÖ, ilk albümleri “Ele Güne
Karşı Yapayalnız”la bir anda dikkatleri üzerine çekti. Bütün
zamanların en iyi albümlerinden biri olan bu çalışma çok sevildi,
yeni bir hat açtı; pop ve rock eski şaşaalı günlerine doğru büyük
bir adım atarken yapımcılar, yüzlerini yeniden Batılı çalışmalara
çevirdi. MFÖ, müzik tarihinin büyük kırılma noktalarından biri.
Aynı zamanda ‘80’li yıllar boyunca art arda ortaya çıkacak olan
toplulukların ilk ve başarılı örneği. Devil’den Kramp’a, Hardal’dan
Aqua’ya, Dr. Skull’dan Pentagram’a rock cenahında adlarından söz
ettiren pek çok ekip, onların açtığı yoldan yürüdü ya da daha doğru
bir deyişle bu sayede albüm yayımlama şansına sahip oldu. Bu
topluluklar, ekseriyetle üniversite bünyelerinde düzenlenen rock
şenliklerinde boy gösteriyor, dinleyicilerle buluşuyordu. Darbeyi
yaşamış, müziğe sığınmış genç kuşak, travmanın etkilerini müzikle
iyileştirmeyi tercih etmişti.
YENİ TÜRKÜ’DEN GRUP YORUM’A 'YENİ' SESLER
Rock cenahında bu gelişmeler yaşanırken üniversitelerde buluşmuş
kimi topluluklar, sonradan “özgün müzik” olarak anılacak türün ilk
temsilcileri olarak dinleyici karşısına çıkıyordu. Bu, yanlış bir
adlandırmaydı ama bilhassa ‘80’li yılların ikinci yarısında halk
nezdinde kabul gördü. “Ele Güne Karşı Yapayalnız”ın başarısı
üzerine radarlarını arabesk dışındaki türlere çeviren yapımcılar,
bu gençlere bir şans tanıdı. Art arda ortaya çıkan yeni
toplulukların albümleri çok sattı ve ‘90’lı yıllara doğru
ilerlerken piyasa onlarla hareketlendi. Şunu söylemek mümkün:
Darbenin karanlığını dağıtan, gençler oldu. Bilhassa üniversite
konserleriyle adlarından söz ettiren Gündoğarken, Ezginin Günlüğü
ve Grup Yorum, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin kurduğu Mozaik,
darbenin hemen öncesinde Ankara’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi
bünyesinde çalışmalara başlayan Yeni Türkü ve ondan kopan Çağdaş
Türkü, bu topluluklar arasında özel ilgiyi hak edenler… Yeni Türkü,
1980 yılında kendi imkanlarıyla yaptıkları “Buğdayın Türküsü” adlı
albümle adını duyurdu, darbe sonrası verdikleri mecburi aranın
ardından art arda yayımlanan albümlerle ilgi gördü. Adı üzerinde,
Türkiye’nin “yeni” türküsünü söylemek üzere yola çıkan topluluk
bunu başardı ve Selim Atakan – Derya Köroğlu önderliğinde yeni bir
hattın öncülerinden oldu. Mayıs Müzik Topluluğu’ndan Grup Baran’a
uzanan ekipler, ilerleyen yıllarda ses getiren albümlere de imza
attı.
Boğaziçili Mozaik, dönemin önemli topluluklarından biri. Yeni
Türkü’nün Ankara’da yaptığını İstanbul’da yaptı ve hafızaları
tazeledi. Topluluk, verdikleri konserlerde Pablo Neruda’dan Nâzım
Hikmet’e dünyanın dört bucağından “yasaklı” şairlerin dizelerinden
bestelenmiş şarkıları seslendiriyor, Alman direniş şarkısı
“Moorsoldaten”dan Şilili toplulukların dilinden dünyaya yayılan
devrim marşlarına, Bob Dylan klasiklerinden Teodorakis’in popüler
şarkılarına uzanan bir repertuvarla dinleyicilerinin karşısına
çıkıyor, konserlerde dağıtılan kitapçıklarda bu şarkıların
hikâyelerini anlatıyordu. Mozaik, hafızaları tazeledikten sonra
daha önemli bir şeye imza attı ve dönemin tarihini yazdı.
Şarkılarında 12 Eylül’den, darbeden, darbe sonrasındaki Türkiye’den
söz eden ilk topluluklardan biri oldu. 1988 tarihli “Plastik Aşk”
albümünde yer alan “Bildiklerimiz”, adeta o dönemin fotoğrafını
çekiyor, gerçekleri önümüze getiriyor: “Bilirim kadınlar sık ağlar
/ Evlenilir yirmisinde / Çocuklar sokakta oynar / Şehirler büyür,
kirlenir sokaklar // Aradın mı bulunmaz ev / Fiyatlar artar / Polis
kimlik sorar // Her şeyin adı değişir / Okunmaz yakılır kitaplar /
Karın doyurmaz sinema / İstedin mi çıkılmaz yurtdışına // Yollar
çok tehlikeli / Öleceklerin sayısı belli / Polis kimlik sorar…”
Arkasında muazzam bir külliyat bırakan Mozaik’i oluşturan
isimler dört bir yana dağıldı, çalışmalarını farklı alanlarda
bireysel olarak sürdürüyor. Bülent Somay, Ayşe Tütüncü, Serdar
Ateşer, Ezel Akay, Ümit Kıvanç, Sumru Ağıryürüyen gibi isimler,
yazılarıyla, filmleriyle ve şarkılarıyla Türkiye’nin entelektüel
ortamında hâlâ söz sahibi. Son yıllarda ara ara bir araya gelerek
konserler veren Mozaik’le aynı dönemde çalışmalarına başlayan
Bulutsuzluk Özlemi, hâlâ aktif topluluklardan. Yaptıkları
albümlerle hem rock cenahında bir açılım yaptılar hem de
yaşadıkları dönemin tarihini şarkılarına aktardılar. Topluluğun
şarkılarında sadece Türkiye yok: Şili’deki darbeden Hiroşima ve
Nagazaki’ye atılan bombaya uzanan dünya ahvali de var. Demokrasi
talepleri, çalışanların sorunları, yobazlığın yükselişi, faili
meçhul cinayetler ve hâlâ Türkiye’nin gündeminde olan olağanüstü
hâl uygulaması, Bulutsuzluk Özlemi şarkılarında karşımıza çıkan
konular. Nejat Yavaşoğulları ve arkadaşları, yaşadıkları dönemin
tarihini yazmaya devam ediyor.
Şarkılarında gündeme dair sözler söyleyen topluluklardan biri,
Grup Yorum. 1987 yılında yayımlanan ilk albümlerinden bu yana 33
yıl geçti. Geriye dönüp baktığımızda, albümlerini dinlediğimizde,
Türkiye’nin 33 yıllık tarihini (üstelik hiçbir şeyi kaçırmadan)
gözler önüne seren bir külliyata sahip olduklarını görüyoruz.
Devrimci marşları söyledikleri toplama albümler ve onları bugüne
getiren ustalarına selam çaktıkları saygı albümleri de cabası…
Türkiye’deki en kalabalık konserlere imza atan Grup Yorum, bir
yandan da direnişin tarihini yazıyor. Devlet onlara karşı çünkü
gerçeği gösteriyorlar. Dertleri çok: Konserleri yasaklanıyor,
bünyesinde çalışmalar yaptıkları kültür merkezleri basılıyor,
enstrümanları kırılıyor, kayıtlarına el konuluyor. Geçtiğimiz
aylarda iki elemanlarını, Helin Bölek ve İbrahim Gökçek’i ölüm
orucunda kaybeden topluluk, konser vereceği günü heyecanla beliyor.
Dinleyicileri olarak bizler de… Bu süreçte dilimize yerleşen,
sıklıkla tekrarladığımız iki slogan, Grup Yorum tarihinin özeti
aslında: “Türküler susmaz halaylar sürer” ve “Grup Yorum halktır,
susturulamaz!”
KİTLELERİ BULUŞTURAN KONSERLER: LİVANELİ’DEN AHMET
KAYA’YA
Kızılırmak’tan Kutup Yıldızı’na, Umuda Ezgi’den Grup Munzur’a
pek çok topluluğun da önünü açan Grup Yorum, iki isimden çok
etkilendi: Ruhi Su ve Zülfü Livaneli. Geçtiğimiz hafta hikâyesini
anlattığım Ruhi Su, 1985 yılında yurt dışında tedavi olmasını
gerektiren bir hastalığa kurban gitti. Tedavi olamadı çünkü devlet
pasaportuna el koydu ve ülkeden çıkmasına izin vermedi. 12 Mart
sonrasında sürgüne giden, hayatının bir bölümünü İsveç’te geçiren
Zülfü Livaneli, tam da o yıllarda Türkiye’ye döndü ve “Ada” adını
taşıyan albümüyle yeni bir fırtına yarattı. “Ada”, çağdaş şairlerin
şiirlerinden bestelenmiş şarkılardan oluşuyordu ve sadece İsveç’ten
Türkiye’ye dönüşün değil sazdan caza geçişin de simgesiydi. Büyük
ilgi gördü ve sonrasında düzenlenen konserler tıklım tıklım doldu.
12 Eylül sonrasının ilk kitlesel hareketi Ruhi Su’nun cenazesi,
insanların bir araya gelerek şarkı söylediği geniş katılımlı ilk
konserler ise Zülfü Livaneli konserleriydi. Polis cenazeye
saldırdı, konserlere izin vermedi. Livaneli’nin bir sonraki adımı,
Yunanistanlı besteci Mikis Theodorakis’le birlikte yaptığı “Güneş
Topla Benim İçin”. 1986 yılında yayımlanan, dünyada da ses getiren
albüm, “dostlukların Abdi İpekçisi’ne” adanmıştı.
Zülfü Livaneli’nin dönüşü coşkuyla karşılanırken elinde sazıyla
sahnelerde beliren bir genç, 12 Eylül karanlığını aydınlatma
yolunda büyük adımlardan biri: 1983 yılında “Ağlama Bebeğim”le
tanıdığımız Ahmet Kaya, sesiyle, sazıyla, sözüyle umut verdi, art
arda yayımladığı albümler büyük ilgi gördü. İlerleyen yıllarda o da
baskıdan ve yasaklardan nasibini aldı: Albümleri toplatıldı,
konserlerine izin verilmedi, hapis yattı. 1988 yılında yayımlanan
albümü “Başkaldırıyorum”da yer alan “İçerden Çıkan Adam”, 12 Eylül
sonrasında devrimcilerin yalnızlığını resmeden şarkılardan:
“İçerden çıkacak birazdan adam / Yıpranmış bavulu, hantal sesiyle /
Kendini yollara vuracak adam // Yüz çeviren dostlar, sinsi tavırlar
/ Açığa çıkacak ve ah kendiyle / Bir ince hesabı görecek adam //
Susamıştır tebessümün seyrine / Saçları hiçbir gün okşanmamıştır /
Kitaplar sobada yanmış / Ah... sazlar duvarda kalmış / Güzelim
şarkılar yağmalanmıştır // Bir ihtilal kadar yalnız / Ah... vefanız
kadar yanlış / Mümkünse farz edin yaşamamıştır…”
Adını andığım sanatçı ve topluluklar, 12 Eylül sonrasında
yaşananları şarkılarına aktardı, bugüne taşıdı. Kendi adıma şanslı
olduğumu söyleyebilirim çünkü onların şarkılarıyla büyüdüm,
konserlerinde seslerine sesimi kattım. Pek çok şeyin yasaklandığı
bir dönemde onların şarkıları olmasaydı muhtemelen bambaşka yerlere
savrulurdum. Şüphesiz yanlarına koyabileceğim çok isim var. ‘90’lı
yıllara doğru ilerlerken umudumuzu artıran, yalnız olmadığımızı
hissettiren isimler bunlar.
TÜRKÇE ROCK MESELESİ
Yazıyı MFÖ ile açtım, arada Bulutsuzluk Özlemi’nden söz ettim.
Sonlara doğru, ‘80’li yıllarda uğruna paneller düzenlenen bir
tartışmaya değineyim: Türkçe sözlü rock olur mu? Bu soruyu
soranların, Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray, Moğollar gibi
isimleri unutması, 12 Eylül darbesiyle alakalı. Darbe sonrası
geçmiş silindi, her şey unutuldu, unutturuldu. Bulutsuzluk Özlemi,
tam da bu dönemde devreye girdi, geçmişi hatırlattı, dünü güne
taşıdı, yarının şarkısını söyledi. “Türkçe sözlü rock olmaz” savını
tek hamlede etkisiz hâle getiren topluluğun kurucusu Nejat
Yavaşoğulları, panellerde tek başına bunu savunurken boş
konuşmuyor, ortaya koyduğu ürünle öldürücü darbeyi vuruyordu.
Sonrası, yazının başlarında değidiğim gibi, bir rock şöleni. Sadece
‘80’li yıllar şenlenmedi, sonrasında yürünecek yol sağlam temeller
üzerine kuruldu.
‘80’li yıllar efkarlı başladı ve öyle ilerledi ama sonlara
doğru, beklenen neşe ortama hâkim oldu. Etkisini sonraki on yılda
hissettirecek bir neşeydi bu. Memlekette yaşananlara inat, müzik
hızla iyileşti, iyileştirdi. ‘90’lı yıllarda yaşanan pop patlaması,
biraz da bu yüzden. Özel radyo ve televizyonların devreye
girmesiyle sağlanan “özgürlük”, bilgisayarın müziğe bulaşmasıyla
birlikte yaşanan kolaylıkla birleşti, aradan sıyrılan pop oldu.
Tuhaf bir şekilde neşeyle geçen bu on yıl boyunca pek çok acı
olayın yaşanması, memleketin kontrastlarından. Önümüzdeki hafta bu
dönemi anlatmaya çalışacağım. Uzun yılları tek bir yazıya
sığdırınca pek çok isim göz ardı edilebiliyor, yaşanan hadiseler
görmezden gelinebiliyor. Bu yazı dizisi, sonrasında büyütmeyi,
genişletmeyi hedeflediğim bir çalışmanın ön hazırlığı aslında.
Katkılarla çoğalacak, unutulanları hatırlatacak, geçmişi kayıt
altına alacak. En azından hedefim bu.
‘90’lı yıllara doğru ilerlerken dilimize bir Yeni Türkü
şarkısını yerleştirelim: “Öyle suskun durma / Kaldır başını yukarı
/ Tek başına konuşmak / Çaredir sanma // Öyle mahzun durma / Sen de
katıl coşkuya / Seyretmekle hayatın / Renklenir sanma // Öyle
yılgın durma / Sen de katıl şarkıya / Yeni hayaller için / Vakit
geç sanma // Öyle yalnız durma / Gel bizimle yollara / Bir başına
direnmek / Çaredir sanma // Haydi el ele / Dalga dalga / Yürüyelim
yollarda / Haydi el ele / Dalga dalga / Dans edelim yollarda //
Yürüyelim şarkılarla / İsyan ederken / Yürüyelim alkışlarla /
Meydan okurken…” Sözlerini Meral Özbek’in yazdığı bu Derya Köroğlu
bestesi, 1988 yılında yayımlanan “Yeşilmişik” başlıklı Yeni Türkü
albümünde yer alan şarkılardan. Etkisini ‘90’lı yıllarda göstermiş,
hep bir ağızdan söylerken hepimize umut olmuştu. Önümüzdeki hafta
anlatacağım, biraz da benim hikâyem.