Bugün size Berlin’den söz edeceğim. Amansız, apansız, zamansız.
Berlin’deyim çünkü. Siz bu satırları okurken ben şehrin sokaklarını
arşınlamaya çoktan başlamış olacağım. “Hayırlı” bir “iş” için
geldim. Bundan sonra sık sık bu şehri seyahat edeceğim –ki bence
sakıncası olmayan bir durum bu, zira dünyada kendimi ait
hissettiğim birkaç şehirden biri Berlin. İlk temasım, 2010 yılının
30 Nisan günü. O gece bir tiyatro festivalinin kapanışında çalmış,
ertesi gün 1 Mayıs’ı Kreuzberg’de karşılamıştım. Ama ne karşılama!
Alanda toplanan binlerce kişi sahneden yükselen seslerle
eğleniyordu ve ben, iki saatliğine o sahnenin konuğu olmuş, Âşık
Mahzuni Şerif’ten Cem Karaca’ya uzanan bir repertuvarı paylaşmış,
“bayram”a kendimce katkıda bulunmuştum. “Program”ın sonunda
çaldığım Türkçe – Almanca yorumlanmış “1 Mayıs Marşı”, nerede
olduğumu bana bir kere daha hatırlatmıştı: Doğu Almanya’nın
merkezindeydim ve insanlar hâlâ heyecanlıydı. Berlin’i o gün çok
sevdim, hayatımın sonraki dönemlerinde yolumu oraya düşürmeye
gayret ettim ve bir gün orada uzun zamanlar geçirme hayali kurdum.
Hayalim gerçekleşmek üzere. Son gidişimden bu yana çok şey değişti,
o seyahatten bana kalan hatıra artık buruk bir tat veriyor ama ben
artık yarı Berlinli bir insan olarak hayatımı sürdüreceğim.
Hayalimin bir kısmı gerçekleşti, evet ama hayali birlikte kurduğum,
artık yanımda değil. Burukluğum bundan. “Kişisel” bir yazı dedim,
daha fazla kişiselleştirmeden toparlanayım.
Berlin’e gidiş sebebimi ve orada yapacaklarımı bu köşede nasılsa
okuyacaksınız, onu şimdilik es geçiyorum. Önceki seyahatlerimden
bende kalan, Berlin denince aklıma gelen birkaç şeye değinip yazıyı
tamamlayacağım. Şüphesiz orada yaşayan, bir dönem yaşamış ya da
yolunu düşürmüş Türkiyeli müzisyenlerden ufacık da olsa söz
edeceğim. Sonrasında, bugün artık bir utanç abidesi olarak anılan
Berlin Duvarı’yla alakalı birkaç cümle kurmak isterim, zira beni
Berlin’e bağlayan, o şehri sevmemi sağlayan biraz da bu duvar ya da
onun getirdikleri…
Başlarken söyledim, Berlin, aidiyet duyduğum şehirlerden. İki
sebebi var: Orada çok sevdiğim arkadaşlarım yaşıyor ve ben, biraz
da onlar sayesinde şehrin sokaklarını ve yaşama alanlarını kendi
kendime keşfettim. Yalnız yaptığım seyahatlerde, kimi zaman elime
harita bile almadan şehri dolaştım, zaman zaman sokaklarında
kayboldum ama kendime ait yollar yarattım, sevdiğim mekânlar
buldum, kendimi iyi hissettiğim dükkanlar keşfettim. Berlin’in
sadece müzelerini değil parklarını da sevdim. Sokak aralarındaki
küçücük mekanlarda, o mekana has (ve başka yerde bulamayacağım)
biraları yudumlarken kitabıma gömüldüm, başka bir memlekette ama
tanıdık insanların arasında yaşamanın keyfini çıkardım. Dedim ya:
Şehri, giderek benim kıldım. Aidiyetim bundan. Birileri rehberlik
etti elbette ama bu, hiçbir zaman “yemeğini şurada yemelisin,
şurayı gezmelisin, şuradan alışveriş yapmalısın” tadında olmadı.
Önerilerini aldım, rehberliklerini sevdim, sonrasında onlara
teşekkür ettim. Bugün, bir yandan oradaki arkadaşlarıma kavuşmanın
sevincini yaşarken diğer yandan sevdiğim şehrin bilmediğim
yerlerini keşfedeceğim için mutluyum. Burukluğuma rağmen
mutluyum.
Kendimi orada yalnız hissetmeme sebeplerimden biri, şehirdeki
Türkçe hâkimiyeti. Müzelerinde Türkçe rehberler var, sokaklarında
Türkçe konuşuluyor ve tabelalarındaki Türkçe kelimeler şaşırtmıyor.
Hep derler, doğrudur: Berlin, Türkiye’nin 82’nci vilayeti. Bir
dönem Almanya’ya çalışmaya gelen işçilerin yoğunlukla yaşadığı
Kreuzberg, bambaşka bir âlem: Doğu’nun incisiyken Batılılarca “uzak
durulması gereken yer” olarak kodlanmıştı ama duvarın yıkılmasıyla
birlikte yükselen değer haline geldi. Şimdi, Berlin’in “yeni”
merkezi.
Berlin, Ankara gibi: Güzel dostlukların şehri. Ev gezmelerinin
sıklıkla yapıldığı, çilingirlerin kurulduğu, tanıdık mekanlardaki
buluşmaların bir şölene dönüştürüldüğü şehir. Biraz da bu yüzden,
müzik hep ön planda. Ama Berlin denince akla gelen, 1989 yılında
yıkılan ve sadece bir şehri değil, bir ülkeyi ikiye ayıran,
aralarında ailelerin, kardeşlerin, dostların, sevgililerin olduğu
insanların birbirine kavuşmasını engelleyen “duvar”.
Ansiklopedilere bakarsak, “Doğu Almanya vatandaşlarının Batı’ya
kaçmasını engellemek için yapılan set”. Temeli, 13 Ağustos 1961’de
atılmış. Uzunluğu 46 kilometre. Adındaki ürkütücülüğe kanmayın,
aslında incecik bir set ama kağıt olsa ne yazar: İnsanları ayıran
her şey gibi ürkütücü. Bugün, bir dönem tanık olunan kaçış
hikâyeleri efsane gibi anlatılıyor ama hepsinin temelinde acı var.
Kıyısındaki apartmanlardan aşağıya atlayanlar, tünel kazarak karşı
tarafa geçmeye çalışanlar, aradaki nehri yüzerek geçmeye çalışırken
telef olanlar ve daha nicesi… Çoğu hüsranla biten hikâyeler bunlar
ve yaşanan acıların sebebi tek: insanların özgürlüklerini
kısıtlayan bu set. Bugün, bir dönem Amerikan askerlerince kontrol
edilen ve Batılı diplomatların kullandığı sınır noktası olan Check
Point Charlie kıyısında bir Duvar Müzesi var ve bu hikâyelerin bir
kısmını orada dinleyebiliyorsunuz. Çoğu acılı kavuşamama
hikâyeleri. “Duvar”, en başta kavuşmayı engelliyor çünkü.
“Duvar”ın yıkılışı, Türkiye’nin karanlık günlerine tekabül
ediyor. “Derin devlet”in ortama korku saldığı, köylerin yakılıp
yıkıldığı, faili meçhullerin ve kayıpların arttığı bir dönem bu.
Almanya karanlığını atarken bizim karanlığa batışımız, bu ülkeyle
aramızda tuhaf bir zıtlık oluşturuyor. Bu her zaman böyle oldu
aslında: Türkiye’nin görece iyi günlerini Almanya kötü geçirdi,
onların güzel günlerinde biz bu topraklarda ağladık.
Ortaklaştığımız konular da var şüphesiz. Bunların başında müzik
geliyor. “Duvar”dan bu bahse gelmem şaşırtıcı değil zira 20’li
yaşlarıma adım atmaya hazırlanırken dikkatimi Berlin’e çeken, orada
düzenlenen bir konser…
Berlin Duvarı’nın yıkılışının sekizinci ayına tekabül eden bu
konserde, Pink Floyd’un esas çocuklarından Roger Waters, alamet-i
farikası “The Wall”u (grup arkadaşlarının karşı çıkmasına rağmen)
Berlin’de, yıkılan “duvar”ın önünde sergilemişti. Scorpions’tan
Cyndi Lauper’a, Ute Lemper’den Bryan Adams’a, Marianne
Faithfull’dan Kızıl Ordu Korosu’na pek çok insanın katılımıyla
yapılan konserin tarihi, 21 Temmuz 1990. TRT’nin (iki ay gecikmeyle
de olsa) banttan yayınladığı konseri Ankara’da bir evde heyecanla
izlediğimizi, umudumuzu artıran bu hadiseyi coşkuyla
karşılayışımızı dün gibi hatırlıyorum.
Şüphesiz şehre dair tek müzikli hatıram bu değil. Kreuzbergli
Dostlar adını verdiği topluluk eşliğinde barış ve özgürlük
şarkıları söyleyen Sema, Ruhi Su’nun öğrencisi Sümeyra, M. Erdemir
adını kullanarak marşlar besteleyen ve memleket ahvalini Batılılara
anlatan Tahsin İncirci, Melike Demirağ – Şanar Yurdatapan ikilisi,
Fuat Saka ve Almanya maceraları anlatmakla bitmeyecek Cem Karaca,
yolu Berlin’den geçenler… Bilançoyu dökerken Islamic Force’tan
Cartel’e uzanan hip – hop camiasını, Nizamettin Ariç’ten Şivan
Perwer’e seslerini memlekette duyurma fırsatı bulamayan Kürt
sanatçıları, Yarınistan gibi orada yeşeren küçük ama etkili
toplulukları, ATTF İşçi Korosu’nu, Köln’den Berlin’e uzanan Yüksel
Özkasap gibi “türkücüler”i ve yollarını oraya düşürmek için
çırpınan gurbetçi dostu şarkıcıları unutmayayım. Grup
Şenyuvalar’dan Ozan Kemteri’ye, Adil Arslan’dan Kemal Kahraman’a o
kadar çok isim var ki, her birinin maceralarını ilerleyen
haftalarda bu sayfada sıklıkla okuyacaksınız, şimdilik adlarını
anmakla yetineyim.
Berlin’i sevme sebeplerimden biri, değişmezliği. “Duvar”
yıkılmış ama kalanı yerinde duruyor. Savaş sırasında bombalanan
binalar bile (yeni kuşaklara savaşın kötülüğünü göstermek için)
aynen muhafaza ediliyor. Elbette şehrin içinde bir değişim, bir
tuhaf devinim var ama bunun çoğu, Türkiye’den göçenlerin yaşadığı
Kreuzberg bölgesinde. Şehir sabit dururken orası sürekli değişiyor.
Gidenler, memleketi Berlin’in göbeğine taşımakla kalmamış, kötü
huyları da yanlarında götürmüş. Yazık ki “gelişme” adı altında
yapılan bu değişimler, şehrin bir bölgesini çirkinleştirmekten
başka hiçbir işe yaramıyor. Neyse ki şehrin her yerine sirayet
edemiyor bu “gelişme”. Her gidişimde, çok sevdiğim mekanları
yerinde bulmam, biraz da bundan. Memleketteki değişim,
hatıralarımızı beraberinde götürüyor ama Berlin’de yaşadığım
hatıralar her seferinde hep canlı. Biraz da bunun için “benim”
dediğim bir şehir, Berlin.
Hatıraları yaşamak her dem kıymetli ama kimileri insana acı
veriyor. 2016 yılının 1 Nisan günü, Berlin’e son seyahatimi
gerçekleştirdim. Giderken içimde bir korku ve bir heyecan vardı,
zira hayatımdaki tortuları temizlemiş, adımımı nihayet istediğim
yönde atmıştım. Uçağa binmeden önce gönderdiğim bir mektubun
cevabını Berlin’e indiğim anda almış, çocuklar gibi sevinmiştim.
Hayatımın en güzel yolculuklarından biriydi ama sabırsızdım: Bir an
önce Türkiye’ye dönmeyi istiyordum. Aylar sonra, yeniden Berlin’e
gitmek üzereyken yazdığım bu satırlar, yazamadığım yeni bir
mektubun muadili aslında. Heyecanımı gölgeleyen, geride
bıraktıklarım. Şüphesiz geride kalmasını istemediğim şeyler bunlar.
Berlin, biraz da onlarla güzel. Eksikliği sadece hayatımı değil,
heyecanlarımı da etkileyecek. Bir önceki gidişimde dilimde dolanan
mutluluk şarkılarının yerini Berlin’den yükselen bir ağıt aldı.
Yakın zamanda Aynur tarafından seslendirilen bir Nizamettin Ariç
çalışması bu: “Dayê / Rojek Tê”. Belki de kulağımda son kalan ezgi
olduğu için yanımda ve bu, Berlin’de izini süreceğim ezgilerden
ilki. “Sonrası iyilik güzellik” demeyi çok isterdim ama bu ara bu
pek mümkün değil. Kim bilir, belki devran döner, hayat değişir. Her
zaman kurduğum cümleyi kurarak bitireyim yazıyı: Umut, her dem
baki. Her şeye rağmen.