Klara arkadaşı Rosa ile birlikte dükkânda kendilerini alacak bir
çocuğun gelmesini beklerken vitrinden dışarıyı seyrediyor hep. Bir
gün bir parçası olacağı o dışarıdaki hayatı izliyor ve öğrenmeye
çalışıyor. Bir yandan da kendisi de seçilip gittiğinde bir YA, yani
yapay arkadaş olarak nasıl bir hayatı olacağını merak ediyor. Çünkü
o her ne kadar bir yapay zekâ ürünü, her ne kadar bir robot çocuk
olsa da aslında meraklı ve duygusal bir kişi…
Klara ile Güneş (çeviren Lale Akalın, YKY) Kazuo
Ishiguro’nun 2017 yılında aldığı Nobel Edebiyat Ödülü’nden sonra
ilk yeni romanı. Biz sadık okurları için hiç de şaşırtıcı değil;
yine çok duygusal, yine en derinlere işleyen insani meselelere dair
ve yine bambaşka bir zamanda ve yerde geçiyor. Burası Amerika gibi…
ama zamanı belirsiz. Belli ki gen teknolojisi ve yapay zekada epey
yol kat edilmiş. Ama hayat daha güzel olmamış, iyi bir hayat
yaşayan ve bunun için de epey bedel ödeyen üst sınıflarlar ile
diğerleri arasında büyük bir uçurum var. Dünya herkes için
acımasız. Üst sınıf ebeveynler çocuklarının geleceği garanti altına
alacak okullarda okuması için genetik müdahalelerle ‘yükseltilmiş’
olmasına razı geliyor. Bu müdahale onları ölümcül hasta edebiliyor.
Bu yalnız ve kırılgan çocuklara arkadaşlık etmesi için de çocuk
robotlar, YA’lar satılıyor. Klara da kendisini seçen Josie’nin en
iyi arkadaşı olmaya çalışıyor. Hatta onu seviyor, onun için
üzülüyor ve hastalığını yenmesi için kendi varlığını feda edeceği
çocukça bir oyuna girişiyor. Oysa ilk çocuklarını böyle bir süreçte
kaybeden Josie’nin anne babasının, özellikle seçkin hayatına hâlâ
sımsıkı tutunan annenin, Josie ve Klara için çok başka planları
vardır…
Ishiguro, dedektif romanından bilim kurgu ve fantastiğe farklı
türler arasında gezinmeyi seven bir yazar. Ama tüm romanlarında
kendine özgü ortak bir atmosfer oluşturuyor ve sanıyorum bu
atmosferin en önemli özelliği epey kırgın, durgun, yaralı
karakterleri. Ama ‘yalnızlık’ yok Ishiguro romanlarında; bu
karakterler aşkla ya da dostlukla bir diğerlerine bağlılar. Onun
romanlarını romantik bir iyimserlikle damgalayan da bu: sevgiye
olan inancı. ‘Gömülü Dev’de de ünlü kitabı ‘Beni Asla
Bırakma’da da hatta o büyük eseri ‘Günden Kalanlar’da
da hep bunu görüyoruz. Sinemanın onu bu kadar sevmesinin sebebi ise
dümdüz yalın anlatımı gibi geliyor bana. Tipik bir çağdaş İngiliz
yazar olarak sadece hikayesini anlatıyor. Gündelik hayata dair
güzel gözlemler ve hiç de süslü olmayan tasvirlerle bizi kendi
yarattığı dünyada tutuyor. Yazarın varlığını hiç hissetmiyoruz;
mesela genetik yükseltmenin ne olduğunu bize hiç tarif etmiyor ama
hikâyenin akışından biz her şeyi kendiliğimizden anlıyoruz… Hem de
bütün bunları 262 sayfada yapıyor.
Klara ile Güneş, 2005 tarihli romanı ‘Beni Asla
Bırakma’ya epey benziyor. Orada da bir organ havuzu yaratmak
için klonlanmış çocukların hüzünlü hikayesini anlatıyordu.
Ishiguro, genetik araştırmalar ve yapay zekanın bu anlattıklarını
zaten çoktan mümkün kıldığını düşünüyor, “belki de bir gün
bütün bunların olduğu bir dünyaya uyanacağız…”
Klara’nın kendisine enerji veren Güneş'in maruz kaldığı tehdidi
ortadan kaldırarak onunla pazarlığa girdiği bu nahif hikâyenin
iklim değişikliğine bakan bir yanı da var. Şu sıralar bizi kavuran
Güneş'le pazarlık yapmamızın bir şeyi değiştirmeyeceğini, onun
kurallarını kabul etmemiz gerektiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz.
Ama Klara bilmiyor, ya da inanması, kendini adaması gereken bir şey
var; o nedenle bilmezlikten geliyor. Çünkü Klara romandaki tüm
karakterler içinde en insanî, en ‘iyi’ olanı. Belki sadece
kaybetmiş ailenin akıllı çocuğu Rick onunla rekabet edebilir
iyilikte… Ama tüm diğerleri hayatını yaşayıp giderken bir
hurdalıkta eskiyen de Klara oluyor. Fakat onun da kıymetini bilen
birileri çıkıyor, eski mağaza müdürü gibi… ya da biz Ishiguro
okurları gibi.
FİKRİ TAKİP
Hasanpaşa’da açılan Müze Gazhane’yi yazmıştım geçen ayın
başında. Açılış
kalabalıklarından uzak gidip güzelce gezme fırsatı buldum hafta
sonunda. Çok sıcak bir hafta sonu öğleden sonrasında, bütün müze
alanında neredeyse hiç ağaç olmamasını insan gayet önemsiyor….
Keşke biraz daha yeşil alan yaratsalardı... Müze alanındaki birkaç
kafede o sıcağa rağmen oturanlar, çevrenin bu tesise ilgi duyduğunu
gösteriyor; bu iyi. Serkan Taycan’ın sergisi gerçekten de
etkileyici, kitapçı dükkânı yeterince büyük ve güzel. Beni en çok
sevindiren Afife Batur’un adını alan kütüphane ise biraz hayal
kırıklığı yaratıyor. Piyasadan satın alınıvermiş yeni kitaplardan
oluşan çok zayıf bir koleksiyonu var. Mimarlık ve mimarlık
tarihiyle ilgili, İstanbul ile ilgili özel bir koleksiyon yok.
Süreli yayınlar yok. Dolayısıyla okur da yok. Ben gittiğimde
içeride üç kadın sohbet ediyordu; belli ki Gazhane’nin en serin
yeri olduğu için oraya gelmişler ve rafların arasında oturuyorlar.
Çünkü yukarıdaki büyük okuma salonu o kadar sıcak ki; orada durmak
imkânsız… Müze Gazhane, nefis bir restorasyon projesi. Endüstriyel
mirasın korunması bakımından örnek bir uygulama. Ama buranın
kalabalıkları çekecek ve mekânı hayatın içine dahil edecek, sahibi
olan kurumu (İBB) buraya sürekli yatırım yapıp ayakta tutmaya
motive edecek bir enerji yaratması gerekiyor. Bakalım, tiyatro ve
konserler başlayınca belki o da olur…