14 Mayıs seçimlerinin tek bir kazananı var: Korku.
Korku kazandı ve kendi sınırlarını aştı. O nedenle peşin
söyleyelim: Korku oyununun, saltanatının sonu geliyor. Çünkü,
Attila İlhan’dan naklen, Yarın Artık Bugündür.
Sadece bu seçimlerde değil on yıllardır sahada, sahnede korku.
Bu kez tartışmasız ve rakipsizdi. Herkesin zihninde, yüreğinde,
dilindeydi. “Beka” üzerine inşa edilen şeflik - başkanlık
-anti demokrasi- hareketi Cumhur İttifakı asli
sermayesi korkuyu tepe tepe kullandı. Geceli gündüzlü boca etti
herkesin üstüne. Yanındakilere, arkasındakilere de karşısındakilere
de.
O hareket karşısında bir savunma hattı olarak kurulan Altılı
Masa da “korku” üzerine kurulmuştu. Tartaklanan, dövülen, her
türden tehdit ve saldırıya uğrayan profesyonel politikacılar,
gidişatın iktidar bloğu dışındakilere varlık ve hayat hakkı
tanımamaya uzanmakta olduğunu gördükleri için “parlamenter sistem”e
sarıldılar, korkuyla. “Baharlar gelecek” söylemine, umutlu, görece
güvenli, plan – program – proje ilanına karşın Millet İttifakı da
korkuyla yola çıkmıştı, korkusunda boğuldu.
İnce’li Oğan’lı, Memleket’li Ata’lı faşizan protestçiler,
naturaları – fıtratları, ideolojileri gereği korkudan başka bir şey
bilmezler, söylemezler. Kahkahalarıyla bile şiddet, öfke saçan
zevatın her yanda “düşman” gören dili, bakışı, bu iklimde
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda başrolde.
İsimler, sözcüler değişiyor ama korku hep başrolde. Kazandı,
çünkü rakibi yok.
Korku her şeyi tüketir, yok eder.
Nitekim korku dışında siyaset neredeyse fiilen yasaklanırken tam
anlamıyla “siyaset, siyasetçi” enflasyonu yaşanması bunun
göstergesi. Oy pusulası bir metre (1 metre), daha ötesi var mı?
Var: Seçime giren parti sayısı 24!
Siyaset siyasetsizleştirilerek maddi gerçekliğini, toplumsal
meşruiyetini yitirdiği için ancak fiili koalisyonlarla
yürütülebiliyor, yani ittifaklar sistemiyle, enflasyonuyla. 14
Mayıs seçimlerine giren 5 ittifakın her birinde en az 5 – 6 parti
adı yer alıyordu. Onca parti, onca ittifak içinde kendine yer
bulamayan ama vatana, millete hizmet aşkıyla yanıp tutuşan binlerce
aday adayından hiçbir engel tanımayan 151 cesur yürek de “bağımsız
aday” olarak girdi seçime.
Nereden baksanız siyasetsizlik ve siyaset/ siyasetçi enflasyonu
sınır tanımadı, rekorlara doyamadı. Bollukla yokluk kol kola sona
gelindi.
BAŞ TACİRLER, EŞLİKÇİLER, ÇIRAKLAR
Seçim kampanyası süresince önümüze sunulan menüye baktığınızda,
ikrah duygusuna kapılmamak elde değil. Terör, Fetö, dış güçler,
faiz lobisi, baronlar, hainler, tek parti zihniyeti, faşizmi vs
kadim malzemeye yenileri de eklendi: Memleket - devlet bekasıyla
eşdeğer hale gelen LGBT tehdidi… Hayvanlarla evliliğe varacak
kadar! Seccadeyi ve şampanyayı da unutmamak lazım elbette.
Düşmanı kahretme hareketi, güç gösterileri var elbette, korkunun
öteki yüzü: Silahlar, savaş makineleri vs.
Diğer yakada şimdi “çiçek – böcek kampanyası” diye çöpe atılan
“Sana söz baharlar gelecek” müjdesinin anında karakış
korkusunu göndere taşıması, korkunun rakipsizliğinden. Kaldı ki,
baharlar gelecek vaadine “bu son seçim” korkusu eşlik
ediyordu. Gerek Millet, gerek Emek ve Özgürlük ittifaklarının
dillendirdiği Brezilya’dan ithal “cehennemin kapılarını
kapatmak” slogan ve söylemi de beka sorununu, söylemini,
korkusunu ifade ediyor.
***
Tüm bunlar bir hafta daha olanca gürültüsüyle önümüzde.
Sonrasını düşünmeye gerek yok; Yarın Artık Bugündür:
Hukukçular, bakanların bakanlıklarının düştüğünden ya da
milletvekilliklerinin geçersizliğinden dem vuruyor. Bakanların
görevlerinden istifa etmeksizin “bakan” olarak kampanya yürütmesi
nasıl fiilen “meşru” olduysa, şimdiki durumu konuşmak, abes! Burada
bir hukuk düzeni yok nicedir, korku rejimi, saltanatı var.
Sonuç: Seçim döneminde rakip siyasetçilere karşı ufak – tefek
organize işler, şimdi kitlesel organik – “sivil” imha hareketi
haline dönüşüyor. Kütahya’da broşür dağıtmaya kalkan CHP’li
kadınların yaşadıkları bunun
örneği.
Ne yapmalı?
Korkunun kardeşini, Kaygı Kavramı’nı inceleyen
Kierkegard’ı analım önce: “Hayatı geriye dönerek anlar, ileriye
dönerek yaşarız.” Yaşanmışlara; tarihe bakacağız ve ileri
dönerek yaşayacağız. Bertolt Brecht’i izleyerek durumun adını
koyacağız.
KORKU VE SEFALET
III. Reich’ın Korku ve Sefaleti, Brecht’in
başyapıtlarından. Belgesel çalışmaya dayanan oyunun ilk sahnelerini
kaleme aldığında Brecht’in düşündüğü ad, Korku’ydu. Sonra
bu Almanya – Bir Dehşet Masalı’na dönüştü. Hitler
rejiminin asli iki öğesi: Korku ve dehşet, oyunun ana gövdesi.
Derken, süreç ve rejimin icraatı Balzac’ın İnsanlık Komedyası’ndan
bir sahneyi getirdi tarihin güncellenmiş seyrine: Dalkavukların
İhtişam ve Sefaleti (bizdeki çeviri Kibar Fahişelerin İhtişam
ve Sefaleti).
Korku ve Sefalet, baki kaldı.
O korku ve sefalet rejiminin özgün, öncü aktörlerinden
cumhuriyete son vererek kendini imparator ilan eden Louis Bonapart
ve darbesini konu ettiği çalışmasında Karl Marx, Hegel’in
saptamasını güncelleyerek düzeltir: “bütün tarihsel büyük
olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi
unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi
olarak.”
***
Tarihin içindeyiz. Trajedinin ve komedinin. Korkunun doruğunda
ve sonunda. Bizden öncekiler gördü, yaşadı, söyledi, yazdı. Onlara
bakacağız ve ileri dönerek yaşayacağız, bilinçle, onun verdiği
güven ve umutla.
Örneğin, 50 yıl öncesinden sesleniyor Edip Cansever:
Basaraktan geçeceğiz yeniden
Yeniden yeniden yeniden
Daha öfkeli
Yenikken bıraktığımız ayak izlerimize.
Hemen ardından şunları söylüyor:
Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de
Yılların, yüzyılların
Bitmeyen vahşetini ateşlemek için
Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta,
utançlarından
Utancı bilerek yaşamak korkunç
Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak
Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz.
Şu da var:
Gelecekten utanarak dönen bir sevinçliyim
Ya sizler*
*Dizeler, Edip Cansever’in 12 Mart darbe dönemi ürünlerini
topladığı Sonrası Kalır’dan (1974). İlk alıntı Ölü
Kalmış Biri Yaşıyor Her İkisi de şiirinin son
dizeleri, ikincisi onu izleyen Aşklar
İçinde’den, son iki dize Günlerden’in
sonu.