Bir paranoya çağında yaşıyoruz. Eğer dünya bir başka çağa
kalırsa -ki ben kalacağından da kuşkuluyum oldukça- o çağ
ilkokullarının duvarlarına bizim zamanımızdaki gibi Taş Devri,
Cilalı Taş Devri filan gibi çizgisel bir ilerleme panosu asılsa, bu
çağa ‘Paranoya Çağı’ denir herhalde ya da muhakkak, sanırım. Taş
Devri adamının omzunda taşıdığı, büyük ve yontulmuş taş gibi
kocaman bir paranoya bulutu taşıyan birisinin resmiyle simgelenirdi
galiba, belki gözlüklü ve kuşkuyla arkasına bakan, septik sepo…
Hemen belirtmeliyim ki bu hissiyatta hiç haksız sayılmaz kimse.
‘Paranoyaklar haklıdır’ sözünün bu kadar, ister istemez gerçeklik
bulduğu başka bir zaman olmadı. Her yerde izleniyoruz mesela. Her
yerin kamerasında, bankanın, sokağın, bakkalın, çakkalın herkesin
kadrajının boyuna göre, meğer ki mağdur olup mesela ölmeyeceksek
muhtemel suçlu olarak akıp gidiyor hayat.
• Kameralarla izlemek Allah’a şirk koşmak değil midir?
Efsanedeki Babil Kulesi eğer ‘şirk’ olması nedeniyle yıkılmışsa
kameraları niye kırmaz mesela Müslümanlar ?-
Şimdi böyle bir paranoya zamanının septik bir mensubu olarak, şu
‘Koronavirüsü’nden kuşku duymamak mümkün mü? Yeni bir virüs
çıkıyor. Birden, hızla yayılıyor ve hemen ardından bir hafta içinde
aşısı bulunuyor, haberlere göre. Abi siz daha kelliğe çare
bulamadınız, insanların kafasını çizip çizip kendi saçını
köklemekten başka. Gel de kuşku duyma. İnsanın aklına hemen
gelmiyor mu aşısını çıkaran, önce virüsünü çıkartanlarla aynı
olamaz mı, diye. Böyle düşünmez mi Agatha, Sherlock, Cingöz Recai
ve ben?
Tabii ki bu çağın farklı kategorideki paranoyası, biyolojik
savaş, biyolojik silah, dünyayı ele geçirmek isteyen çılgın
profesör ya da dünya zaten elinde olan, Chavez deyişiyle, şeytanın
burnumuza kükürt kokusuyla geldiği ülke başkanı planları filan da
geliştirilebilir. Paranoya işte bu ilhamdan beter, her yerden
gelebiliyor insana.
Fakat ben daha çok bu işi kâr için yapacak olanlardan
kuşkulanıyorum, paranoyoldaşlarım. Daha 1980 sonlarında, ilk pet
şişe suları yaygın bir şekilde çıktığında, ‘bunu kim içer ki ya’
diye düşünüp, musluğa ağzımızı dayayıp kanasıya su içtiğimiz
günlerde, birden İstanbul sularının kirli olduğu, Terkos Gölü’nde
kuş ölüleri haberleri ve ardından gerçekten kirlenmesi tesadüfünün
etkisini hiç unutamadım. Bu yüzden eğer birileri kâr ediyorsa hele
ki bu tıp endüstrisi ise, tsunami görkeminde kabarıyor
paranoyalarım.
Şimdi birbirimize dokunmamamız, hele hele Asyalılardan uzak
durmamız, mutlaka maske kullanmamız gibi, SARS, domuz gribi, … ve
Kolera günlerinde aşk zamanlarını hatırlatan önlemler
yayınlıyorlar. Önlemlerin de geçtiğimiz yüzyılların veba
zamanlarının aynısı olması da başka bir güven unsuru doğrusu!
-Domuz gribi günleriydi. Latin Amerika’da çok yaygın diye
okuyordum, Latin Amerika’da dolaşırken. Maskeli havaalanı
görevlileri, çantalarımızı eldivenlerle tutuyor eğer grip varsa
itinayla bir başka çantaya taşıyordu. Türkiye’ye geldiğimde herkes
‘domuz gribi’nden nasıl korkmadığımı soruyordu. İki gün sonra Mis
Sokak’ta oturuyordum. Bir arkadaş tanıdı beni. İngiltere’den
gelmişti konuştuk. Ayrılırken öpüştük. İki gün sonra mesaj attı.
‘Londra’dayım, Domuz gribi olmuşum, son günlerde kimle görüştüysem
haber vermemi istediler’ diyordu…
Bu paranoya çağında kuşku duymadığım tek şey, şu ‘endüstriyel
sistemi’ yıkmadan bize ne dünya kalacak ne de huzur…