Geçtiğimiz hafta, korumacılığın yükselişi
serisinin üçüncü yazısında dünya genelinde içinden geçmekte
olduğumuz siyasal ve iktisadi konjonktürü “küresel ara rejim”
olarak tanımlamayı önermiştim. Küresel ara rejimin en belirgin
özelliği şu idi: “hakim gücün (ABD) göreli gerilemesine karşı,
rakip güçlerin (en kuvvetlisi Çin) henüz hakim gücün yerini alacak
düzeye gelememesi”. Bu durumda dünya ekonomisinde ve siyasetinde
istikrarsızlığın artması, küresel ara rejimlerin bir başka temel
özelliği. Serinin dördüncü yazısında, küresel ara rejim döneminde
Türkiye gibi geç kapitalistleşen ülkelerin konumu üzerinde
duracağım.
İLK KÜRESEL ARA REJİM
“Korumacılığın Yükselişi” yazımda belirttiğim küresel ticaretteki üç genişleme
dalgasının ilkinin sonunda 1. Dünya Savaşı, 1929 Büyük Bunalımı ve
2.Dünya Savaşı yaşanmıştı. O yazıdaki tarihlere sadık kalırsam,
1913-1950 arası dönem, aynı zamanda ABD’nin dünya genelinde hakim
devlet olarak yükselişi ve aynı pozisyonun önceki sahibi olan Büyük
Britanya’nın gerilemesi dönemiydi. Yani “ilk küresel ara
rejim”.
MERKEZKAÇ HAREKET
Özellikle 1929 krizinden sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna
kadar geçen dönem, dünya genelinde ticaretin gerilediği, korumacı
gümrük duvarlarının yükseltildiği bir dönem oldu. Bu dönemin geç
kapitalistleşen ülkeler açısından en önemli özelliği, merkezkaç
hareketlerin güçlenmesidir. Dönemin hakim siyasal-iktisadi
paradigmalarındaki çöküşün de etkisiyle, Türkiye gibi ülkelerde
iktisadi korumacılığın yanı sıra yerli sanayileşme girişimlerinin
ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla şu tespiti rahatlıkla yapabiliriz:
İlk küresel ara rejim, geç kapitalistleşen ülkelerde merkezkaç
hareketin güçlenmesi ile sonuçlanmıştır.
Bu hareketlerin ne kadarının “sistem dışı” niyetlerle, ne
kadarının ise dış ticaretin çökmesi nedeniyle geliştiğinden
bağımsız olarak (ki kanaatim ikinci etkenin ağır bastığı yönünde)
ortaya çıkan sonuç, serbest ticaret yerine korumacılığa, özel
sektör yerine devletçiliğe dayanan bir birikim modelinin
oluşmasıdır.
DE KOLONİZASYON VE ENTEGTASYON
İkinci dünya Savaşı sonlandığında, ilk küresel ara rejim dönemi
bitmiş oldu. Dünya ticaretinde 1950-1973 arasında görülen ikinci
genişleme döneminin tartışmasız en önemli lideri ABD idi.
Uluslararası para sermaye hareketlerinin düzenlenmesi için IMF
(Uluslararası Para Fonu), ticari sermaye hareketlerinin
düzenlenmesi için GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel
Anlaşması), üretken sermaye hareketlerinin düzenlenmesi için WB
(Dünya Bankası), siyasi ilişkileri düzenlemek için UN (Birleşmiş
Milletler) ve askeri ilişkileri düzenlemek için NATO (Kuzey
Atlantik Anlaşması Örgütü), ABD öncülünde kuruldu.
Bu dönemde geç kapitalistler için gündem merkezkaç hareketin
sınırlanması ve yeni kurulan uluslararası sistem ile entegrasyon
idi. Modernleşme okulu ve kalkınma iktisadı, bu entegrasyonun
teorik ve pratik rotasını çizdi. Eski sömürgelerin tasfiyesi ile
oluşan yeni ulus devletler, yine ulus devlet oluşumlarının bir
parçası olarak korumacı politikalar uyguladılar. Ancak bu
1930’ların bütüncül korumacılığından farklı olarak (en azından kimi
yerlerde) seçici bir şekilde uygulanabildi. İthal ikameci
sanayileşme stratejileri olarak adlandırılan bu modelde
korumacılık, nihai malların ithalini sınırlarken, o nihai malların
üretimi için gerekli olan ara ve yatırım mallarının ithal
edilmesinde herhangi bir engelleme yoktu.
Bu durum, erken kapitalistleşmiş ülkelerdeki büyük firmaların
geç kapitalistleşmiş ülkelere doğrudan yatırımlarının artmasıyla,
yani bizzat geç kapitalistleşen ülkelere gelerek, gümrük duvarları
ile korunan iç pazar ortamında rekabet tehdidi olmadan üretim
yapmalarıyla sonuçlandı. Dolayısıyla bu dönemde ticari ve para
sermaye hareketleri kısıtlanmasına rağmen, üretken sermaye
hareketleri hızlanarak artmaktaydı. Kısacası, 1950-1973 döneminde
yaşanan genişleme döneminin temel özelliği üretken sermaye
yatırımlarının uluslararasılaşması ve geç kapitalistleşen ülkelerin
yeni küresel sisteme entegrasyonları idi.
KRİZ VE YANSILAMALARI
1970’li yıllarda erken kapitalistleşmiş ülkelerde yaşanan kriz,
üç açıdan önemliydi. İlki, kriz ABD’nin mutlak hegemonyasının
sarsılma emareleriyle birlikte gelişti. Özellikle savaş sonrasının
yıkımından çıkan Almanya ve Japonya’nın üretkenlik artışında ABD’yi
yakalayıp geçmeleri, dönemin uluslararası finans sistemi olan
Bretton Woods yapısının yıkılması gibi gelişmeler, 1970’li
yıllardaki krizle birlikte gelişti.
İkincisi, kriz sonrasında özellikle erken kapitalistleşen
ülkelerde kar oranlarının yeniden yükseltilebilmesi için kapsamlı
bir ekonomi politikası değişikliğine gidildi. Bugün neoliberalizm
olarak adlandırılan ve özünde emeğin hem siyasal karar alma
mekanizmalarından dışlanmasını hem de ekonomik gücünün kırılmasını
amaçlayan bir program 1980’lerde yürürlüğe girdi.
Üçüncüsü ise, 1970’lerin sonlarından itibaren, geç
kapitalistleşmiş ülkelerde, 1945 sonrası kurulan ithal ikameci
birikim modellerinin krize girerek iflas etmeleriydi. İronik bir
şekilde yerli üretimi artırma ve dışa bağımlılığı azaltma
amaçlarıyla yola çıkan ithal ikameci stratejiler, borç krizi ile
sonuçlandı.
YAPISAL UYUM
Kriz sonrasında geç kapitalistleşen ülkeler için gündem bu sefer
“yapısal uyum” idi. Ticari serbestleşme, sermaye hareketlerinin
serbestleştirilmesi, finansın yükselişi ve ihracat yönelimli
birikim modellerinin gelişimi bu dönemde gerçekleşti. Kısacası,
1970’lerdeki kriz, 1929 krizi gibi bir küresel ara rejim yaratmadı.
ABD halen hakim devlet olma işlevini sürdürse de, özellikle
uluslararası para ve finans sisteminde (Bretton Woods sisteminin
çöküşü sonrası) artan istikrarsızlıklar ve üretim alanında rakip
güçlerin yükselişi, 1990’lı ve 2000’li yıllarda devam etti.
HAKİM GÜCÜN GÖRECELİ GERİLEMESİ
Yukarıda, IMF’in Nisan 2017 Küresel Ekonomik Görünüm raporundan
(s. 67) aldığım bir grafik var. Grafikteki mavi kolonlar (IMF’in
terminolojisi ile) gelişmiş ülkelerin, kırmızı kolonlar da yükselen
piyasa ekonomilerinin küresel büyümedeki paylarını, küçük siyah
kareler de bu ülkelerin küresel tüketimin artışındaki paylarını
gösteriyor. 1970’li yıllardan itibaren kırmızı kolonlardaki
istikrarlı artış çarpıcı bir şekilde görünüyor. Bunun anlamı
yükselen piyasa ekonomilerinin küresel çıktı artışına giderek daha
fazla katkı yapmaları ve küresel tüketim büyümesinin önemli bir
kısmını karşılamalarıdır. Tabi bu değişimde Çin’in gelişmesinin
payı azımsanamayacak derecede büyük.
Ancak altını çizelim. Tüm bu gelişmeye rağmen yükselen piyasa
ekonomileri ve gelişen ülke kategorisindeki ülkelerin yüzde 90’ında
kişi başına düşen reel gelir ABD’dekinin yarısından az. Dolayısıyla
burada bahsettiğimiz geç kapitalistleşen ülkelerin gelişmiş
ülkeleri ya da ABD’yi “yakalaması” değil. Kritik olan bu ülkelerin
kapitalistleşmesi. İki ülke kategorisi arasındaki fark halen uçurum
düzeyinde olsa da Çin gibi dev bir ekonominin yükselişi, kritik
önemde.
Haftaya, son küresel ara rejimin geç kapitalistleşen ülkelere
etkilerini, merkezkaç hareketin güncel konumunu ve bu bağlamda
“utangaç kalkınmacılığı” tartışacağım.