Bursa’da Deutsche Orient Bank’ta memur olan Mahmut Celal Bey,
İttihat Terakki’ye, teşkilat daha yeni örgütlenmekteyken, 1907’de
katılır ve İttihat ve Terakki Hüdavendigar Vilayeti Kâtibi
Mesulü (1) olarak görev alır. Hezimetle sonuçlanan Balkan
Savaşı’nın ardından Talat Paşa tarafından, “Rum nüfuzunu kırmak”
üzere Ege’de görevlendirilir ve İzmir’e gider. İzmir, zayıf Osmanlı
sanayiinin dış pazarlara açıldığı önemli bir kapı, bu nedenle de
ticari faaliyetlerin bir merkezidir ve İttihat Terakki’nin “milli
ekonomi” stratejisi için önemlidir. Celal Bey İzmir’de Türk eşrafla
ilişkiye geçer. En yakın ilişki kurduğu birkaç kişiden biri
Süleyman Ferit Bey’dir. Selanikli Ferit Bey, İzmir’deki Şifa
Eczahanesi’nin sahibi ve kentteki iktisadi yapının “Türk tarafında”
bulunan az sayıda ileri geleninden biridir. Bu dostluk,
Celal Bey’in İzmir’de bulunmaya devam ettiği I. Dünya Savaşı
yılları boyunca pekişir ve bozgundan sonra İttihatçı Celal, “Galip
Hoca” müstear adıyla Aydın bölgesine çekilirken Eczacıbaşı Süleyman
Ferit de yaklaşan Yunan işgaline karşı İzmir Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti’nin kuruluşuna öncülük eder. İzmir’in Türk eşrafından
Eczacıbaşı Ferit, böylelikle, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra başlayacak
yeni rejim inşasına temelden katılmış olur. Celal Bey ise
Mustafa Kemal’le yakın bir mesai içinde, hem savaşın hem de
Cumhuriyet döneminin önemli bir aktörü olacak; ilk yıllarda ‘özel
sektör’ün güçlenmesi için görevlendirilecek; İş Bankası’nın genel
müdürlüğünü yapacak; 1937’de Atatürk tarafından Başbakanlığa
getirilecek; 1945’te CHP içindeki hizbin DP’ye dönüşümüyle bu
partinin ilk başkanı ve 1950’de iktidara geldikten sonra 27 Mayıs’a
kadar cumhurbaşkanı olacaktı. Denebilir ki Celal Bayar, İzmir’e
Talat Paşa tarafından gönderildiği 1913’ten 1960’a dek, neredeyse
kesintisiz şekilde “güç sahibi” olmuş ve Eczacıbaşı Süleyman Ferit
gibi yakın arkadaşları, hem siyasi hem de
iktisadi açıdan onunla dayanışma içinde
kalmışlardır. Öyle ki, Eczacıbaşı Ferit, işgal altındaki İzmir’de
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve sonradan Fırka’nın kuruluşunda
nasıl görev aldıysa DP’nin İzmir il örgütünün kurulmasında da rol
almış, il başkanlığı bizzat kendisine önerilmişse de o siyasetin
içinde “açıkça” yer almaktan kaçınıp, bir arkadaşının bu göreve
gelmesine önayak olmuştur. (2)
Parlak bir öğrenim kariyerinden sonra Türkiye’ye dönen ve
40’lardan itibaren Eczacıbaşı ailesinin işlerinin başına geçen
Nejat Eczacıbaşı da İzmir’e kendisinin doğduğu yıl gelerek aile
dostları olan Celal Bayar ile yakın ilişkidedir. Özellikle II.
Dünya Savaşı yıllarında ithalatın durması nedeniyle yokluğu çekilen
balık yağı ve bebek maması üretimine girerek bu olağanüstü
koşulları fırsata çeviren Nejat Eczacıbaşı, ailenin gerçek anlamda
burjuva ferdidir ve küçük ilaç atölyelerinden dev bir
holding ‘yaratan’, onun kapitalist girişimciliğidir. Bu “girişimci
kapitalist” öz, balık yağı işine girişini anlattığı sözlerde açıkça
görülür:
"Aslında, balık yağı diye
kullanılan kötü kokulu ve itici lezzetli yağ, morina balığından
alınma bir karışımdan başka bir şey değildi. Bunun içinde etkili
madde olarak, A ve D vitaminlerinin bulunduğunu biliyorduk.
Türkiye'de rafine yağ fazlasıyla bulunduğuna göre, İngiltere'den
küçük paketçikler içinde getirttiğim kristalize Vitamin D ve
Vitamin A'yı rafine yağın içerisine belirli ölçülerde karıştırarak
hazırlanan sıvıyı, onar gramlık şişelere dolduruyordum. Müstahzarın
adı D-Vital'di. Fiyatı 105 kuruştu." (3)

1944’te yine ithalat sıkıntısı nedeniyle yokluğu çekilen seramik
ürünleri, ordunun ihtiyacı için elektrolit bakır üretimi yapmak
üzere kurulan Kartal’daki tesiste üretmeye başlar. Bu iki
‘girişim’, Türkiye kapitalizminin dönüşümüne paralel şekilde,
Eczacıbaşı Holding’in üstünde yükseleceği iki kolonu oluşturur.
1952’de DP iktidarının başında, Karaköy’deki 10 kişilik
imalathaneden Levent’teki yeni ilaç fabrikasına geçiş ve 1958’de
Kartal’daki seramik fabrikasının açılışı bu açıdan sadece grubun
büyümesini gösteren tekil olaylar değildir; Türkiye kapitalizminin
doğrultusunu da gösterirler. Zaten 1910’larda İzmir’deki
Şifa Eczahanesinden yaklaşık yüz yıl sonraki Kanyon AVM’ye ve
inşaatlara uzanan çizgide, bu büyük şirketin tarihsel oluşumu,
Türkiye kapitalizminin oluşumuyla da tastamam örtüşmüştür.
İttihatçıların “milli burjuvazi” ve “Rum nüfuzunun kırılması”
amaçları; cumhuriyet bürokrasisinin liberal-kapitalist kanadının
(başta Celal Bayar) “hür teşebbüsü” kollayan siyaseti; harp
ekonomisinin yarattığı olağanüstü yüksek kârlılıktaki iç pazar
üretimi; harpte güçlenmiş büyük tüccarlarla toprak sahiplerinin
öncülüğündeki hegemonik DP iktidarı Eczacıbaşılar için son derece
verimli bir büyüme kozası oluşturmuştur. Tüm bu yıllar boyunca,
siyasal iktidar ve devletle kurdukları ilişki “kolaylaştırıcı” ve
“geliştirici” bir etki yaratmış, 60’lara gelindiğinde Eczacıbaşı
ilaç ve seramik alanlarında tekel haline gelmiştir. (4)
Okuduğunuz sayfada da yer alan ve 1958’de Kartal’daki modern
seramik fabrikasının açılışında çekilen fotoğraf bu açıdan zengin
bir içerik sunar. Adnan Menderes Nejat Eczacıbaşı’na 1957 seçiminde
İzmir’den DP milletvekili adayı olması için haber göndermiş, ama
Nejat Bey tıpkı babası gibi “politikaya girmeye niyetli olmadığını”
söyleyerek bu teklifi reddetmiş ve başbakanı çok kızdırmıştı. Nejat
Eczacıbaşı anılarında bunu, “Menderes cevaba iyice içerlemiş,
beni birkaç gün sonra telefonla arayıp fena halde azarlamıştı”
diyerek anlatır. (5) İşte 1958’deki fabrika açılışı bu ‘dargın’
koşullarda yapılmaktadır; ama fotoğrafta da görüldüğü üzere açılışa
Bayar da Menderes de katılır, hatta Menderes ‘coşkulu’ bir konuşma
da yapar. DP’nin siyasal gücünün hızla eridiği ve yöneticilerinin,
sönen bir yıldızınki gibi hırçın alevler saçtığı günlerde ‘anlamlı’
bir geri adım gibi görünüyor! Fakat Nejat Eczacıbaşı, aynı güne ait
bir “anı” aracılığıyla, durumun gerçek resmine dair ironiyle dolu,
ustaca bir teşhis koyar:
“Geziyi düzenlerken,
konuklarımızın fırınların önüne geldikleri anda, fırın kapısından
ilk çıkan arabanın üstünde Atatürk’ün büstlerinin bulunmasını
planlamıştık. Seramik tesisinde o dönemde ilkokullara dağıtmak
üzere Ata’nın porselenden büstlerini yapıyorduk. […] Bayar ile
Menderes tam fırınların önüne geldikleri zaman, üstünde Atatürk
büstlerini taşıyan araba tünelin kapısından görünmeye başladı.
Fırından çıkan büstlerin sıcaklık ölçüsünü tahmin edemeyen Adnan
Menderes elini büstün üstüne koyunca aşırı sıcaktan oldukça irkildi
ve ‘Hayatında da kendisine her dokunanı yakardı!’ dedi.”
(6)
Eczacıbaşı’nın, “ilkokullara Atatürk büstü promosyonu” ile
süslediği tekelleşmesi, DP’nin temsil ettiği tüccar-tarım
kapitalizminin sanayi kesimi lehine çözülmesiyle birlikte
gerçekleşmekteyken, fırından çıkan büst kendisine ‘dokunan’
Menderes’in elini yakmıştır! İki yıl sonraki darbe Menderes ve
Bayar’ı tutuklarken, Nejat Eczacıbaşı’na Sanayi Bakanı olmasını
teklif eder. Bu teklifi de nazikçe reddedecektir; ama
İkinci Meşrutiyetin Türk eşrafının, cumhuriyetin küçük
girişimciliğinin, harp dönemi zenginleşmesinin basamaklarını devlet
trabzanına tutunarak tırmanan ve şimdi sanayinin çeşitli kollarında
tekel haline gelen Eczacıbaşı, ‘yeni dönem’in de iktidar sahibidir.
Kurdelelerini, Bayar ve Menderes yerine Cemal Gürsel paşalar,
Demireller, Özallar, hatta Kanyon AVM’de olduğu gibi Erdoğanlar
kesecektir bundan sonra.
* * *
Geçtiğimiz hafta Eczacıbaşı Holding’in patronu Bülent
Eczacıbaşı’nın bir inşaat şantiyesindeki öfkeli görüntüleri çok
dikkat çekti ve basit bir ‘arazi gerilimi’ olarak görülemeyeceği
isabetli şekilde vurgulandı: “Bir burjuvanın çıldırdığı an,
devletteki yerini fark ettiği andır. Cennet Koyu vakası da böyle
bir andı işte…” (7)
Gerçekten de Bülent Eczacıbaşı, uzun yıllardır ekonomik ve
siyasi iktidar sahibi olan bir kapitalist ailenin, Türkiye’nin
içinde bulunduğu çok katmanlı kriz ve belirsizlik anındaki
refleksini üretmiş gibi görünüyor. Bu, bir yandan 20
yıllık hegemonik iktidarını yaratan sınıfsal koalisyonu çözülmekte
olan Erdoğan/AKP rejiminin çıkmazlarıyla ihtiraslarının birleştiği;
bir yandan da müstakbel ‘yeni Türkiye’ için restorasyon
projelerinin ‘fuara’ çıktığı kırılgan bir an’dır.
Enflasyon ve faiz tartışmaları da büyük sermayenin “hukuk devleti”
talepleri de Yargıtay başkanına Diyanet Başkanı'nın yanında el
açtırılması da kendisini ‘muhalefet’ içinde gören bazı AKP menşeli
odakların “muhafazakâr hassasiyet” çıkışları da bu karmaşık ve pek
çok durumda ‘yatay’ sınıf çatışmalarının zuhur ettiği belirsiz
ortama bindirilmiş ‘politik’ hamlelerdir. Belki Bülent
Eczacıbaşı’nın, ‘devlet himayesinde usulsüz inşaatçılığa’ feveranı
da öyle okunmalı.
Marx, Kapital’in birinci basımı için yazdığı önsözde, ‘kişi’leri
ve eylemlerini, temsil ettikleri sınıfsal ilişkiler ölçüsünde ele
almaya dair tarihsel materyalist ilkeyi ifade eder:
“Muhtemel bir yanlış anlamayı
önlemek için şunu belirteyim. Kapitalisti ve toprak sahibini
kesinlikle pembe gözlüklerle bakarak resmetmiyorum. Ama burada,
kişiler üzerinde, yalnızca iktisadi kategorileri temsil ettikleri,
belirli sınıf ilişkilerinin ve çıkarlarının taşıyıcıları oldukları
ölçüde duruluyor.” (8)
Cennet Koyu’ndaki kavga da “belirli sınıf ilişkilerinin ve
çıkarlarının taşıyıcıları” arasındaki bir ‘kavga’ olması
açısından dikkat çekicidir en çok. Türkiye’de tekelci sermayenin
önemli bir kısmının, bizzat kendilerinin de desteklediği bir büyük
sınıfsal koalisyon ile iktidar olan AKP/Erdoğan yönetiminin bugün
vardığı noktaya açıkça itirazı var. Türkiye kapitalizminin yönüne
dair derin ve çözümü güç bir anlaşmazlıktan kaynaklanıyor itiraz.
Ve Erdoğan, hem artık bir sermayedar olarak mensubu hem de
siyasal olarak taşıyıcısı olduğu, dar bir kesimin özel çıkarlarını
gözeterek davrandıkça, bu anlaşmazlık türlü vesilelerle
keskin yüzünü gösteriyor. Kimi zaman manifesto niteliğindeki
eleştirel konuşma metinleriyle, kimi zaman “hukuk yok mu” diye
bağıran bir büyük kapitalistin –son noktada politik olan-
eylemiyle.
Eczacıbaşı ve Erdoğan elbette kişisel olarak ve bizzat karşı
karşıya gelmiyor. Ama “belirli sınıf ilişkilerinin ve
çıkarlarının taşıyıcıları” olarak, kendi
performanslarıyla ‘çatışıyorlar’. Çürümüş ve çözülmekte
olan bir iktidar ile onun burjuva muhalefeti, en dolaysız
temsilcileri düzeyinde de karşı karşıya geliyor. Bu ‘kişi’ler
yalnızca önemleri ve güçleriyle değil, önemsizlikleri
(önemsizleşmeleri) ve güçsüzlükleri (güçsüzleşmeleri) ile de çok
şey anlatıyorlar, anlatacaklar. (9) Menderes’in ‘elini yakan’ büst,
güçlenen sanayi sermayesinin bir rozeti gibiydi; belki bu dönemin
‘imge dolu’ hikâyesi de şu inşaat kavgasında gizlidir. Hangisinin
daha ‘güçsüz’ ve ‘önemsiz’ hale geldiği oradan anlaşılacaktır.
NOTLAR
(1) Merkezi Bursa olmak üzere, bugünkü Bursa,
Çanakkale, Balıkesir, Afyon, Kütahya, Sakarya ve Bilecik kentlerini
kapsayan Osmanlı Vilayeti.
(2) “Bir Kent, Bir İnsan İzmir’in Son Yüzyılı
S. Ferit Eczacıbaşı’nın Yaşamı ve Anıları”, Yaşar Aksoy, Dr. Nejat
F. Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1986.
(3) Eczacıbaşı Grubu da kurucusu olarak Nejat
Eczacıbaşı’nı işaret eder ve resmi sitelerindeki “kilometre taşları”, 1942’deki
balık yağı ve bebek maması üretimiyle başlar.
(4) “Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları - Finans Kapitalin
Oluşumu ve Gelişimi”, Özgür Öztürk, SAV Yayınları, 2010, s. 390
vd.
(5) “Kuşaktan Kuşağa”, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı, Eczacıbaşı Vakfı
Yayınları, 1999 (Birinci baskı 1982). E-kitap için: http://www.nejateczacibasivakfi.org/tr/dr-nejat-f-eczacibasi-vakfi/dr-nejat-eczacibasi-vakfi-yayinlari-2
(6) Aynı kitapta
(7) Bahadır Özgür’ün yazısı
(8) Kapital - C.1, K. Marx, Yordam Kitap, 2011, s. 20
(9) Egemen sınıflar arasındaki bu bölünme, emekçi sınıflar için
fırsat yaratmakla birlikte, bu fırsatı değerlendirecek düzeyde bir
toplumsal muhalefet henüz yok. Toplumdaki itirazın örgütlenmesine
dair bir tartışma için Ali Ergin Demirhan’ın sendika.org’daki
yazısını dikkatinize sunmak istiyorum: https://sendika.org/2021/09/direnis-fraksiyonu-630629/