Bu ülkede her gün adalete olan inancımızı biraz daha sarsacak,
ülkeyi herkesin kendi adaletini tesis ettiği bir noktaya
sürükleyecek bir olay gerçekleşiyor. Şüpheli ölüm olarak tartışılan
Aleyna Çakır vakasında şüpheli olarak konuşulan (her ne kadar
dosyada tanık sıfatıyla yer alıyor olsa da) Ümitcan Uygun’un
tahliyesi de bunlardan biri oldu.
Esasında Ümitcan Uygun’un tutuklanması da insanların adalete
olan inancını sarsan bir durumdu. Şöyle ki, yukarıda da
belirttiğimiz gibi, bu kişinin dosyada şüpheli olarak dahi yer
almaması, tutuklamanın uyuşturucuyla ilgili başka bir suçtan
yapılması hukuken “kamu vicdanı” dediğimiz o ortak toplum vicdanını
son derece yaralayan bir durumdu. Ümitcan Uygun, vakanın ardından
yaptığı ilk konuşmasında kâh insanlara parmak sallamasıyla, kâh
iktidara selam çakmasıyla, kâh sonradan yaptığı “tuhaf” yayınlarla
ve hatta hakkında çıkan birçok haberle kriminal yapısını zaten
ortaya koymuştu. Bu esnada Aleyna Çakır ölmüştü, ailesi, yakınları
acı içindeydi ve insanlar bu kişinin nasıl eğlendiğini, gününü gün
ettiğini takip ediyordu.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tahliye hakkında yaptığı
açıklamada özetle “Savcılık iddianameyi yanlış hazırlamış, bu
yüzden iddianamenin iadesine karar verildi, bu esnada da 6 aylık
tutukluluk süre sınırı dolunca bırakmak zorunda kaldık” diyor.
Nedense, Ümitcan Uygun vb. söz konusu olunca titizlikle uyulan
tutukluluk sürelerine Kavala veya Demirtaş söz konusu olunca
katiyen uyulmuyor, diller susuyor, kulaklar duymaz oluyor.
“Şüpheli ölüm” vakalarının her geçen gün arttığı Kadın
Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun tuttuğu verilerle
sabitken, İçişleri Bakanlığı bu vakaların verisini dahi tutmuyor,
bizzat Bakan Soylu cinayetlerin ne kadar da azaldığına ilişkin
açıklamalar yapıyor. Kadın cinayetleri dâhi tartışmaya açılıyor ve
kadınların hayatlarını çoktan basit birer rakama dönüştürüyorlar.
Bu arada, kadınların hayatını kurtaran, eşit ve özgür yaşamı
destekleyen İstanbul Sözleşmesi’nden tek bir erkeğin kararı ve bir
kısım gerici erkeğin desteğiyle çekiliyorlar. Israrla yürürlüğe
sokmayı hedef edindikleri kazanılmış haklarımıza saldırı teşkil
eden yasa önerileri de kapıda bekliyor.
Neticede bugün, failler çok daha cesaretli. Ümitcan Uygun mutlu.
Dışarı çıkınca “tuhaf” yaşantısına devam edecek. Belki ceza
almadığını gördüğü için başka suçlar işleyecek. Aynı şekilde
yüzlerce binlerce fail de büyün bu olanları takip ederken mutlu ve
motive. Örneğin, 4. Yargı Paketi’nin 13. Maddesinde yer alan “somut
delil” maddesinin, istismar fiilini telefon kayıtlarıyla kabul
ettiğine şahit olduğumuz Uşşaki Tarikatı’nın lideri gibi.
Biliyorsunuz, TBMM’de kabul edildiğinde Meclis’e teşekkür
etmişti.
Artık faillerin bile apaçık bir siyasi tarafı var. İktidarla
olan fotoğrafları sızmıyor, kendileri hususi sızdırıyorlar; çünkü
biliyorlar ki kayırılacaklar. Veya tam tersi, muhaliflere açıktan
saldırıyorlar. Kendi başıma gelen bir örnek; hakkında öldürmeye
teşebbüsten yargılama yapılan ve kasten yaralamadan az bir cezayla
tabiri caizse yırtan fail, müvekkilimi tehdit etmeye devam
ediyordu. Koruma kararını ihlalden ceza aldırmayı başardık. Duruşma
çıkışı, müvekkilimi bir daha tehdit etmemesini, aksi halde artan
şekilde ihlalden ceza alabileceğini belirttim. “Avukat hanım,
müvekkiliniz hakkında bilmedikleriniz var, size anlatabilir miyim?”
dedi. “Hiçbir sebep şiddete gerekçe olamaz” deyip reddettim ve
farklı bir yöne yürüdüm. Birkaç gün sonra elimde nur topu gibi bir
savcılık soruşturmasıyla, baro disiplin şikayeti vardı. Şikayet
dilekçesinde “Avukat beni, ben CHP’liyim, seni bitireceğim,
mahvedeceğim” diyerek tehdit etti yazıyordu. Gülemedim bile. Çok
üzüldüm. Verilen bu cesarete, yargıda siyasetten umduğu medete,
faillerin bile bu kutuplaşmada edindiği üstün role üzüldüm. İftira
suçunun tüm unsurları yerine gelmesine rağmen, fail hakkında
yaptığım suç duyurusuna ışık hızıyla takipsizlik verilmesine
üzüldüm. Benim hakkımdaki şikayetin hala devam ediyor olmasına da
elbette üzüldüm. Bizi üzme yönündeki gayelerinin tatmin edilmiş
olmasına ayrıca üzüldüm.
Dün Yozgat’ta Aysel Y. öldürüldü. 7 ay önce Kadın Cinayetlerini
Durduracağız Platformu’nun veri çetelesini paylaşıp “Burada adımın
yazmasından korkuyorum” paylaşımı yapmıştı. Artık o çetelede adı
var.
Bütün bunlar dayanılır cinsten değil. Her gün ama her gün
mutlaka bu türden bir haber alıyoruz. İnsanlar çaresiz hissediyor.
Kamu vicdanı kanlar içinde yerde yatıyor.
Bütün bunlara sebep olanlar, açıktır ki, şiddetin bitmesini de
istemiyorlar. Klasik popülist bir tavırla ağızları göz boyamak,
algı yaratmak üzere arada bir şeyler geveliyor ama yaptıkları
bambaşka. Bu kadar acısı olan insan da yüreğinde kocaman bir taşla,
o koca taşı nereye koyacağını bilmeksizin kalakalıyor. Haksızlık,
insanın göğsüne oturan kocaman bir taştır ve nefes aldırmaz. Bugün
iktidar, insanların nefesini kesiyor. İnsanlar artık boğuluyor. Ve
işin tehlikeli yanı, insanları kendi adaletlerini tesis etmeye
yönlendiriyorlar. Şiddetin önü açıldığında, insanlar kendilerini
korumaya almak ister. Tıpkı şu meşhur kayıp silahlar bulunmadıkça
insanların korkuyla silahlanmaya meyletmesi gibi. İnsanlara adalet
inancını vermezseniz, kendi adaletlerini tesis etmeye kalkarlar;
zira nefes alamayan insan kaybedeceği bir şey olduğunu düşünmez,
düşünemez. Hukuk, toplumu düzenleyen yasalar bütünüdür ve yasalar
uygulanmak için yapılırlar. Uygulamadığınız yerde, “burada hukuk
yok” mesajı verirsiniz. Bu sebeple kızılması gerekenler sosyal
medyada adalet arayışına düşenler değil, “hukuk yok” mesajı
verenlerdir. Tüm bunlar artık bir “yaşam hakkı” meselesidir.
Nefes alacağız elbet. Nefesimiz için mücadele etmeye devam
ederek.