Ataerkil yapının feminist alerjisi, “eril” kelimesine refleks
olarak mesafe aldırıyor ve hakaret gibi algılanıyor. Fazla değil,
bir miktarcık, “eşitlikçi” gözlüklerle baktığınızda dünyaya ve
çevrenize, ne çok şeyin eril yapıdan kaynaklı bir dayatma olduğunu
anlayabiliyorsunuz. Bu dayatmalara karşı söylenen sözler ise -eğer
duyan kulağın eşitlikçi bir geçirgenliği yoksa- derhal “itici”
olarak addediliyor ve hatta söyleyenler bir çırpıda “cadı” ilan
edilebiliyor.
Eril yapı, karşısında “konuşan kadın” istemiyor. Eşitlik
mücadelesi geliştikçe, bu istememe hali ayıplandığı için; sinsi
sinsi, alttan alttan, bazen mimiklerle, kimi zaman gizli
ittifaklarla ama muhakkak ve mutlaka konuşan kadına bir ihtar
veriliyor. Bu ihtar bazen çok sert bazen de hafif dereceli
olabiliyor. Başarılı olursa ne ala, “ibretlik” diye
sallandırılıyor.
Tarihin en karanlık köşelerinden ve hatta mitolojiden bugüne, bu
ihtarların çeşitli örnekleriyle, çeşit çeşit isimlendirmeler
üzerinden karşılaşmak mümkün. Diğer bir deyişle, bu ihtarlar
esasında hiç bitmedi. Yalnızca şekil değiştirdi. Benim “modern
recm” demeyi tercih ettiğim birçok vakayı, bugün bir çırpıda
sıralayabiliriz, somutlaştırabiliriz. Antalya Altın Portakal Ödül
Töreni’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü alan Nihal Yalçın’ın
heyecanla konuşmasını yaparken ayak üstü yaşadığı olayı düşünün
örneğin. Sahnede bir “konuşan kadın”, arkasında mimiklerle ihtar
veren bir erkek. Bu en basit örneklerden yalnızca biri.
İşyerinizde, aile içinde, okulda veya bir alışveriş esnasında
aldığınız ihtarları düşünün. Aklınıza onlarcası gelecektir. Büyük
boyutta yaşananlar da vardır. Bilhassa, erkek egemen ortamlarda ve
daha ziyade erkeklere özgülenmiş konularda, bir çift söz ettiyseniz
“haddinizi bilmediğiniz” için derhal “cadı” olarak
avlanabilirsiniz. Bir bakmışsınız can güvenliğiniz tehlikeye
girmiş, olay açıklama yapamayacağınız kadar büyümüş, algı dalga
dalga yayılmış, daha da yayılmasın diye söz hakkınız elinizden
alınmış, buna rağmen susmamakla/konuşmakla suçlanmışsınızdır. Akıl
ve mantığın naif sesleri, bir güruhun “Yakın, asın, boğun,
öldürün!” bağırtıları arasında kaybolmuş, kaybolmakla kalmamış
okları kendi üzerine de çekmiştir. Önemli bir kısım okların hedefi
olmamak için ses dahi çıkaramamıştır. Bir cadı daha avlanmış,
derhal başka cadılar aranmaya başlanmıştır. Zira, kontrolden
çıkmış/kontrol edilmeyen güç, konsolide olmak ve bir arada hissedip
rahatlamak için kendine daima yeni kurban aramaktadır. Bu tarih
boyunca böyle olmuştur.
Hadi biraz örneklendirelim:
Bu cadıların en eskisi, daha doğrusu mitolojik olanı
“Lilith”tir. Lilith, “kadın şeytan” olarak da bilinir. İbrani
mitolojisine göre, Adem’in Havva’dan önceki ilk eşidir. Adem gibi
topraktan yaratılmıştır. Lilith hem cinsellikte hem de diğer
alanlarda Adem’le eşit olmak ister. Adem, Lilith’in taleplerini
kabul etmez. Lilith de bu duruma başkaldırır ve cennetten
çıkabilmenin yolu olarak Tanrı’nın yasak ismini söyler ve cennetten
kaçar. Sonrasında, Kızıldeniz’de bulunan iblislerle birlikte olur
ve günde 100 cin çocuk doğurur. Bu arada Adem, yalnızlıktan
Tanrı'ya Lilith'i geri getirmesi için yalvarmaya başlar. Tanrı,
Lilith'e evine dönmesi için 3 melek gönderir. Melekler Lilith’e
evine dönmesini, aksi halde her gün bir çocuğunun öldürüleceğini
söyler. Lilith bu çağrıyı geri çevirir ve dönmez. Bunun üzerine
Lilith’in her gün bir çocuğu öldürülür. Bu esnada, Tanrı Adem’in
kaburga kemiğinden (Adem’e itaat etmesi için) Havva’yı yaratır. Çok
acı çeken Lilith, Adem’den olan tüm çocukları öldüreceğine dair
yemin eder. Bugün, Lilith batıl birçok inanışta yeryüzündeki
kötülüklerin annesi kabul edilir.
Bu mit üzerine düşününce, ‘başkaldıran ve eşitlik isteyen kadın
eşittir şeytan’ betimlemesinin tarih boyunca yakamızı bırakmadığını
anlıyoruz ne yazık ki.
Bu dışlanma, Orta Çağ’da (daha doğrusu 1480-1750 yılları
arasında) “Cadı Avı” olarak karşımıza çıkar. Kitab-ı Mukaddes’in
Mısır’dan Çıkış başlıklı 22. bölüm 18. ayeti "Bir
cadının yaşamasına müsamaha göstermeyeceksin" demekteydi ve bu
ayet cadı avlarının sebebiydi. Cadıların yaklaşık dörtte üçü
kadındı; çünkü Havva cennette yasak elmayı yediği için kadınların
iradesinin daha zayıf olduğu ve şeytana kolay kandığı
düşünülüyordu. Bu dönemde, bir kadının cadı olması için delile dahi
gerek yoktu. Ormanda şifalı bitki toplamak, ebe olmak, çilli veya
kızıl saçlı olmak, “çirkin” olmak, yalnız ve kimsesiz olmak, erken
menopoza girmek, ayinde esnemek, komşuyla kavga ettikten sonra
komşunun başına bir şey gelmesi, cadı addedilmek için yeterliydi.
Cadı olarak yaftalanan kişiler çok ağır işkencelere maruz
bırakılıyordu ve sonunda yakılarak, asılarak veya linç edilerek
öldürülüyordu. Bu korkunç dönemde yaklaşık 40-60 bin arasında
“cadı” öldürüldüğü tahmin ediliyor.
Etrafınıza gözlüklerinizi takıp bir bakın, modern cadı avları
devam ediyor.
Fikirleri sebebiyle linç edilen 2 kadını daha anlatıp yazıya son
vereceğim. Bunlardan biri Hypatia.
Hypatia; limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi
ve üniversitesiyle ticaretin ve aydınlanmanın merkezi
İskenderiye’de M.Ö. 30’lu yıllarda yaşayan ünlü matematikçi
Theon’un kızıydı. Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi
dersleri veriyor; Platon, Aristo ve Öklid'in fikirlerini tartışmaya
açtığı bu dersleri dinlemek için dünyanın dört bir yanından
öğrenciler geliyordu.
Diğer yandan, kentin dokusu Hıristiyanlığın resmî din olarak
kabul edilmesinin ardından hızla değişmişti. İktidara egemen olan
Hıristiyanlar; Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı
inançlara sahip kim varsa hedef almıştı. Kentte ardı ardına
cinayetler işlenirken Hypatia, çalışmalarını aralıksız
sürdürüyordu. Her gün bir çember çizerek; Dünya'nın, Güneş'in,
gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine
“Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar
eşittir, kardeştir...” diyordu.
İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören
Hıristiyanlar, Serapis Tapınağı’nın, müze ve dev kütüphanenin yok
edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı,
heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda
yüzyılların bilimsel birikimi de yok edilmişti. Bu barbarlık
sırasında en sevdiğini, babasını kaybeden Hypatia artık
yapayalnızdı. Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan
asla vazgeçmiyordu. İskenderiye Patrikhanesi’nin Hypatia’ya duyduğu
kin her geçen gün artıyordu. Eski öğrencisi olan kent valisinin
onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu
düşünüyordu.
Sonunda, Hypatia’nın öldürülmesi için bir plan yapıldı. Bir
Pazar ayininde papaz, Başpiskopos Kril’in talimatıyla bir konuşma
yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce. Asla
bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini,
kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun
uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskenderiye'de haddini
aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu
söyledi.
Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
Önce saçından sürüklediler. Hypatia’yı çırılçıplak soyup en acı
şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım” dedi,
diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti.
Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar.
Neticede, Hypatia’ya bunu yapanlar öldü, Hypatia halen
yaşıyor.
Düşüncesini dile getirdiği için yakın bir tarihte linç edilip
yakılarak öldürülen bir diğer kadın da Ferhunde Melikzade.
Ferhunde 27 yaşında, öğretmenlik görevine başlayacak olan bir
kadındı. Dini kullanarak para kazanan kişilere karşıydı. 19 Mart
2015 günü Kabil’de bir caminin önünde muska satan bir mollayla
tartışmaya başladı. Kadının cesareti karşısında afallayan molla,
Ferhunde’nin Kuran yaktığını söyleyerek iftira attı. Öfkeli bir
güruh, Ferhunde’ye saldırdı. Ferhunde, Müslüman olduğunu ve Kuran
yakmadığını, yakmayacağını söylese de duymadılar. Sopalarla
dövdüler, yetmedi arabayla üzerinden geçtiler, o da yetmedi benzin
döküp yaktılar. Akıllarınca bir cadı avladılar. Olay sırasında
polis müdahale etmedi ve izledi. Görgü tanıkları, kadının Kuran
yakmadığını söylediler. Linç sebebiyle 49 kişi tutuklandı.
Sanıklardan dördü idama mahkûm oldu, sekiz kişi 16 yıl hapse mahkûm
edildi, 18 kişi suçsuz bulundu. Ferhunde’nin katliyle kadın hakları
savunucuları sokağa döküldüler, Ferhunde’nin tabutunu onlar
taşıdılar.
Yazıyı bitirirken telefonuma bir haber düştü: Konya’da Turgut
Şimşek isimli erkek, kanser hastası eşini öldürmüştü. Savunması
şuydu: Çok konuşuyordu. Bu kadın beni öldürecek, diye düşünüp
tabancayla ateş ettim.
Konuşan kadınlar… Konuşan kadınlardan korkan erkekler…
Böyle zamanlarda kadınlar artık kenetleniyor. Çünkü bu örgütlü
kötülüğün başka türlü aşılamayacağını biliyorlar. Güruhlar, bu
karşı çıkışı/kenetlenmeyi de lanetliyor “feminazi” olarak
adlandırıyor. Eril yapının alerjik kelimeler listesi, kadınlar
güçlendikçe ve konuştukça kabarıyor.
Cadı avı günümüzde sosyal medya üzerinden de yapılabiliyor. Buna
bir dijital şiddet biçimi olarak “dijital cadı avı” denebilir. Ağır
bir psikolojik şiddet aynı zamanda. Ve elbette fiziki sonuçları
olması da mümkün. Ve fiziki olandan daha az tehlikeli değil. Diğer
bir deyişle, cadı avları bitmiyor, yalnızca şekil değiştiriyor,
modernize oluyor. Ta ki eril tahakküm bitene, eşitlik gelene
kadar.