Mısır’da darbeyle görevden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Muhammed
Mursi’nin hücre koşullarına ve yeterli tıbbi destek alamamasına
bağlı olarak sağlığının kötüleşmesi ve nihayetinde mahkeme
salonunda tutulduğu cam kafeste yere yığılıp can vermesi insanlık
ve insani hukuk açısından felaket bir durum.
Haziran 2012 seçiminden sonra Müslüman Kardeşler (İhvan)
hareketinin bir yıllık iktidar tecrübesi, Mursi’ye karşı kitlesel
gösteriler ve ardından farklı ulusal ve uluslararası aktörlerce
‘ödüllendirilmiş’ darbe Arap dünyasındaki değişim dinamikleriyle
ilgili çok şey söylüyor. Ancak hiçbir taraf bunu doğru düzgün
okumak niyetinde değil. Bu hususta söylenen herhangi bir şey ya
‘darbe destekçiliği’ ya da ‘terör destekçiliği’ parantezine
alınıyor. Rabiat’ül Adeviyye Meydanı’ndaki katliamdan tutun da
Mursi’nin ölümüne kadar her şeyin iç siyasete malzeme yapıldığı
Türkiye’deki ‘dayatılmış’ siyasal iklim de bunu tartışmaya
elvermiyor.
‘Arap İsyanları’ sürecinde sistem, değişim baskısını tersine
çevirecek imkân ve kabiliyetlere sahip olduğunu gösterdi. Mısır
bunun çarpıcı örneklerinden biri. Rant alanlarına göbekten bağlı
askeri ve sivil bürokrasi, bunlarla iç içe geçmiş sermaye ve
kontrol altındaki medya ‘karşı devrim’ mekanizmasını başarılı bir
şekilde çalıştırdı. Ne yazık ki bu başarıda en büyük pay, ödünç
oylarla iktidara gelmiş İhvan’ın kendi başarısızlığı ve
kifayetsizliği idi. Elbette İhvan’ın hataları lanet olası bir
darbeyi, Adeviyye katliamını, binlerce insanın zindanlara
atılmasını, hukuktan binasip mahkûmiyet kararlarını zerre miktar
haklı çıkaramaz. Burası ayrı. Ancak oluşan ‘mağduriyet’ ve
‘mazlumiyet’ ikinci kısma girmeyi insafsızlık saymamalı. İnsaf ile
ele alınmayacaksa bir asır daha bir kandırmaca devam eder.
***
İhvan bu coğrafyada 90 yıllık bir geçmişe sahip; 2012-2013
tecrübesi önemli bir kırılma noktası ama harekete tutulabilecek
farklı zaman dilimlerinden sayısız ayna mevcut. Mursi’yi iktidara
taşıyan seçimlerde ve 3 Temmuz 2013 darbesine giden süreçte
Kahire’deydim. Hüsnü Mübarek’i deviren gösterilere kıyasla 2-3 kat
daha fazla katılımcı Mursi’ye ‘istifa’ çağrısı yapıyordu. Kuşkusuz
Mübarek rejiminin unsurları da intikam için oradaydı. Gösterilerin
motor gücü Temerrüd (İsyan) hareketi Mursi’ye karşı 22 milyon imza
topladığını söylüyordu. İhvan’a göre bu düzmeceydi. Ama milyonluk
gösteriler benim de yerinde izlediğim olaylardı. Konuştuğum
göstericilerin çoğu Mursi’ye oy vermişti. Meclisteki koltukların
yüzde 25’ini almış Selefi Nur hareketi bile Mursi’den desteğini
çekmişti. Liberal ve sol kanatların ‘seküler’ kaygıları bir kenara
Selefiler de Mursi’yi ülkeyi İhvanlaştırmakla suçluyordu. Hâlbuki
şeriat yasasını dayatmada İhvan’la birlikte hareket ediyorlardı. El
Ezher zaten askerle aynı saftaydı.
İhvan diyalog ve müzakere mekanizmalarını terk ederek evvela
ortaklarını dışladı. Mursi’nin olağanüstü yetkiyle yasal
mekanizmaları baypas edip anayasa taslağını oldu bittiye getirmesi
stratejik bir hataydı. Bunlara yargıyı ele geçirme, Luksor’da 62
kişinin öldüğü bombalı saldırıdan sorumlu bir Cemaati İslamiye
üyesini bu şehre vali yapma ve tazminat davalarıyla medyayı
susturma girişimleri eklendi. Hıristiyanlara yönelik saldırılar
ortamı iyice kızıştırdı. Tüm bunların üzerine ekonomik kötüleşme,
uzayan benzin kuyrukları, elektrik ve su kesintileri Mursi’ye karşı
“Tahrir II” mekanizmasını devreye soktu. Darbenin önünü açan 30
Haziran’daki büyük gösteriye gelinceye kadar Mursi’ye karşı bir
yılda 14 bin 530 protesto eylemi gerçekleşti. İsyan dalgası,
Mursi’nin savunma bakanı yaptığı Abdülfettah el Sisi’nin yönetime
kolayca el koymasına zemin hazırladı.
***
Darbe sadece terör örgütü ilan edilen İhvan değil özgürlükten
yana kesimlerin de üzerinden geçti. Mısır Mübarek döneminden daha
da geriye gitti. Yine de bu durum şu soruyu geçersiz kılmıyor:
Siyasal-sivil unsurlarıyla Mısırlılar demokratik yollarla seçilmiş
ilk cumhurbaşkanına yapılan darbeyi neden destekledi ya da sessiz
kaldı?
İkincisi bu darbe önlenebilir miydi?
Mursi ikinci turda Mübarek rejiminin geri dönüş bileti sayılan
eski Başbakan Ahmet Şefik’le baş başa kalınca İhvan’ı kerhen
destekleyenler ülkenin bir örgüt gibi yönetilmesinden rahatsız
oldu. İhvan güven vermedi, itibar uyandırmadı. ‘Dış unsur’ gibi
algılandı. Dahası “İktidarı bir kere ele geçirdin, bırakırsan
ebediyen kaybedersin” korkusuyla hareket etti. İktidara gelirken
‘demokrat’ ama kaybetme ihtimaline karşı ‘mücahit’ davrandı. İhvan
çizgisinin aşamadığı ikilem de bu. Darbenin ardından Kahire
Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyesi Amr Şalakani’yi evinde
ziyaret etmiştim. Tahrir’de coşmuş, seçimde Şefik’e karşı Mursi’ye
oy vermiş biri olarak bana şunları söylemişti:
“Dün Tahrir’de insanlar diktatöre karşıydı, rejimin yargısına
karşıydı, Yüksek Askeri Konsey’e karşıydı, polise karşıydı, yalancı
devlet medyasına karşıydı. Şimdi bakın Tahrir’e, insanlar ‘Asker
halk elele’ diyor, askere sevgi gösterisinde bulunuyorlar. Ben
nasıl ‘Polis ile halk el ele’ diyebilirim. Bunlar benim düşmanımdı.
Bir yıl sonra insanlara orduyu sevdirmeyi başaran İhvan oldu! Aynı
yere döndük.”
İkinci soruya gelirsek; Mursi çıkıp erken seçim kararı
açıklasaydı darbe savuşturulabilirdi. Tahrir’de herkes 3 Temmuz’da
saat 17.00’de ordunun yönetime el koyacağını biliyordu. Bizim o
zaman Kahire’de kulağımıza çalınan iddiaya göre AKP’den birileri
‘darbe olmayacak’ istihbaratı ve öngörüsüyle Mursi’ye ‘diren’
telkininde bulunmuştu. Katar da bu minvalde yönlendirmişti.
Tunus’ta iktidara gelen İhvan’ın uzantısı Nahda hareketi benzer bir
darbe mekaniği devreye sokulduğunda muhalefetle uzlaşma ve iktidarı
paylaşma esnekliği göstererek demokratikleşme sürecinin kesintiye
uğramasını önledi. Mısır’daki ana gövde herkesten daha iyi tanıdığı
ordunun neler yapabileceğini ve sistemin ne denli
gaddarlaşabileceğini kestiremedi. Her şeyden önce Sisi, Mursi’nin
atadığı bakandı. Ne gariptir ki Tahrir’den gelenler “Mursi devrimci
güçlere sırtını dönüp orduyla çalışmayı tercih ediyor” suçlamasını
yapıyordu. İhvan demokratik yollarla seçilmiş ilk başkanın
meşruiyetine sahip çıkmakta haklıydı ama sokak başka bir şey
söylüyordu. Bu şekilde siyasal İslam, köklerini aldığı Mısır’da
başarısızlığa uğramış ya da uğratılmış oldu.
***
Siyasal İslam radikalleşmeyi önleme, cemaatleri sistem içinde
tutma ve sivilleşme mekanizması olarak Batılı çevrelerde de değerli
bulundu. Fakat bu çizginin en yaygın temsilcisi İhvan barışçıl
hareket olma iddiasını sürdürürken silahla arasındaki mesafeyi bir
karıştan fazla tutmayı beceremedi. Zor zamanlarda Mısır’da çok
sayıda radikal silahlı örgüt İhvan’ın içinden çıktı. 2013
darbesinden sonra da benzer sapmalar görüldü. İstanbul’a yerleşen
ve sürgünde parlamento kuran İhvan temsilcilerinden bazıları
baskıların ayyuka çıktığı dönemde Suriye’de olduğu gibi Mısır’da da
meşru müdafaa için silahlanma hakkından bahsetmeye başladı.
İhvan’ın Suriye ayağı zaten 1982 Hama katliamına kadar şiddeti
araçsallaştırmıştı. 2000’lerin başında ‘Şam Baharı’ denilen süreçte
muhalefetle yan yana gelirken şiddeti reddeden sivil bir kisveye
bürünmüştü. Ne var ki 2011 sonrası süreçte 1982’de gömülmüş
silahlara uzanmak hiç de zaman almadı. Bu arada sürgün yıllarında
bazı eski İhvan üyelerinin yolları Afganistan’da El Kaide ile
kesişmişti. Bunlar 2003’teki Amerikan işgaliyle Irak’ta, 2011’den
itibaren de Suriye’de sahneye çıktı.
İhvan’ın demokrasi ile imtihanına dair başka örnekler de
var:
Libya’da İhvan’ın başını çektiği İslamcı blok 2014’te seçimle
belirlenen Temsilciler Meclisi’ni tanımayıp süreci dolmuş kurucu
meclis ‘Milli Genel Kongre’yle yoluna devam etti. Yeni vekiller
Trablus yerine Tobruk’ta yemin ederken Libya siyaseten bölünmüş
oldu.
Milis-parti ayırımının yapılamadığı Irak’taki İhvan da farklı
davranamadı. AKP iktidarının himaye sunduğu Hizb-i İslami’nin
lideri ve eski Devlet Başkan Yardımcısı Tarık el Haşimi, Musul’u
ele geçiren IŞİD’i “Ezilen insanların devrimini kutluyorum” diye
selamlayabildi. Hakkındaki terör suçlamaları ayrı…
Biraz geriye gidersek; İhvan’ın Filistin kanadı Hamas, 2007’de
Gazze Şeridi’nde darbe hazırlığı yapmakla suçladığı El Fetih’i
kovarak iktidarı tekeline aldı. Ürdün, Yemen, Cezayir ve Sudan gibi
yerlerde de tecrübeler var ama yazının boyutunu aşıyor.
***
Bugün İhvan, bir tarafta Türkiye ve Katar diğer tarafta Suudi
Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın başını çektiği iki
rakip eksen arasında kavga konusu. Suud-Emirlikler ikilisinin
yönlendirmesiyle Trump yönetimi de İhvan’ı terör örgütleri
listesine almayı tartışıyor. İhvan birçok ülkede iktidar ortağı ya
da parlamentoda bulunduğu için böyle bir adım atmanın getireceği
sorunlar bu kararın alınmasını zorlaştırıyor.
Katar daha fazla komşu hışmına uğramamak için İhvan yükünü
önemli ölçüde Türkiye’nin sırtına attı. Gerçi Türk istihbaratı
AKP’den çok önceleri özelikle İhvan’ın Suriye kanadını ‘vekil güç’
olarak yedeklemişti. Al Monitor’a yazdığım bir yazıya atıfla bu
konuda şunları hatırlatmakla yetineyim:
“Türkiye’de sağ ve muhafazakâr siyasete derinlemesine nüfuz
etmiş İslami kesimlerin Müslüman Kardeşler’le ilişkileri 1960’larda
gelişti ve Komünizme karşı ‘yeşil kuşak’ oluşturma çabaları bunda
oldukça etkili oldu. O dönem Mısır ve Suriye’de yazılmış çok sayıda
kitap Türkçeye çevrildi. Hatta Seyyid Kutup ve Abdulkadir Udeh’in
kitaplarını Türkçeye çevirtenin dönemin istihbarat şefi Fuat Doğu
olduğu söylenir. Bu ilişkiler ağında öne çıkan birçok isim bugün
AKP’nin ‘ağabeyler’ grubunda yer alıyor. Müslüman Kardeşler’in
Suriye’de Baas rejimine karşı desteklendiği ve silahlandırıldığı
1970’li yıllarda da Türk istihbaratının CIA ve Mossad ile ortak
hareket ettiği biliniyor. Hatta istihbaratın hareket üyelerine
barınma imkânı sunduğu, askeri eğitim verdiğine dair haberler de
basına sızmıştı. 1982’deki Hama katliamından kaçan Müslüman
Kardeşler liderlerinden bazıları da Türkiye’ye sığınmıştı.”
İhvan 2011’den itibaren Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Türk dış
politikasının ‘yumuşak güç’ tasavvurunda başköşeye oturdu. O yüzden
AKP, İhvan’ın kaybını kendi kaybı sayıyor. Bu örgütle iştigal artık
birçok ülkeyle ilişkileri tanımlayan bir faktöre dönüşmüş durumda.
İç politikada ne derece tüketildiğini de Cumhurbaşkanı Tayyip
Erdoğan’ın Ekrem İmamoğlu’na karşı “Pazar günü Sisi’yi mi
seçeceğiz, Binali Yıldırım’ı mı" sözlerinde ziyadesiyle
görüyoruz.