Müslüman Kardeşler Sözcüsü Kemal Hilbavi: İslamcıların geleceği karanlık
Müslüman Kardeşler’in Dünya Teşkilatı Sözcüsü Kemal Hilbavi örgüte yönelik uzun süredir takındığı eleştirel tutumla biliniyor. Savaş karşıtı Muslim Association of Britan'ın kurucusu Hilbavi ile İslam Birliği Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği sempozyumda bir araya geldik. Hilbavi Müslüman Kardeşler'i, İslamcıların beklentilerini ve dünyayla ilişkilerini Gazete Duvar'a anlattı.
Birçok ülkede son derece hassas bir dönemden geçen Müslüman
Kardeşler, Mısır’da bütünüyle dağılma tehlikesiyle karşı karşıya.
Hareket mensubu on binler zindanlarda. İhvan, bu ülkede yeni bir
gelecek kurmak için uğraşıyor. "Hareketin bu çabaları sonuç verecek
mi?", "İslamcıların gelecek tasavvuru nedir?", "İslamcılar geleceğe
ilişkin umut veriyor mu?", "Dünyayla sağlıklı bir ilişki
kurabiliyorlar mı?", "Dünyaya ilişkin tahayyülleri ne kadar
gerçekçi?", "Suriye’de, Irak’ta ve diğer birçok ülkede
yaşananlardan yeterince ders aldılar mı?" Bütün bunları,
sorularımıza bütün içtenliğiyle cevap veren Müslüman Kardeşler’in
Dünya Teşkilatı Sözcüsü Kemal Hilbavi’yle konuştuk.
Müslüman Kardeşler Sözcüsü Kemal
Hilbavi
'İSLAMCILAR TİCARETLE DİNİ BİRBİRİNE
KARIŞTIRDI'
Sizin bir ifadeniz var, Müslüman Kardeşler Hareketi'nin
ilk kuruluş amacından sapmalar gösterdiğini ifade ediyorsunuz. Peki
Müslüman Kardeşler (MK), tam olarak ne zaman ve hangi konularda
sapma göstermeye başladı?
Bu sapmaların başlangıcının cemaatin kurucusu Hasan el Benna’nın
son dönemlerine kadar gittiğini ifade edebilirim. Onun son
dönemlerinde yaşanan sapmalar, daha çok cemaatin içinde gizli bir
örgütün (Tanzim Sırri) varlığı ve onun içindeki bazı şahsiyetlerin
yönetimden kimseye danışmadan, cemaatin üst düzey yetkililerinden
bir talimat ya da emir almaksızın birtakım suikast ve öldürme
işlerine girmeleriyle başladı. Bu, Benna’nın hayatının son
dönemlerinde meydana gelen tek sapma denebilir. Bu durum ise
cemaatin önderi Benna ile Abdurrahman Senedi* arasında bir gerilime
neden olmuştu.
Ancak Benna’nın vefatından sonraki sapmalar ise daha çok MK
içinde bireyin terbiyesi, yetiştirme biçimi ve bireyler arası
ilişkilerin yanı sıra belirli makamlara tayin ve terfilerle ilgili
bir şeydi. Bu süreçte işler farklı bir hal almaya başladı. Şöyle
ki, bu tayin ve terfilerde işin içine akraba kayırmacılığı ve
cemaat işleriyle ticaretin birbirine karıştığı durumlar söz konusu
oldu. Buna ilaveten çalışmalar daha çok birey ve toplumun terbiyesi
ve yetiştirilmesinden ziyade siyaset odaklı yapıldı ve ana hedef
iktidarı ele geçirmek oldu.
'İSLAMCI GENÇLERLE SEKÜLER GENÇLER ARASINDA FARK
YOK'
Örneğin bu terbiye meselesini ele alalım. MK’nin Benna
döneminde davet çalışmalarını terk ettiğini, bireyin ve toplumun
dönüştürülmesini tamamen bir kenara bıraktığını mı düşünüyorsunuz?
Yöntemde bir değişiklik oldu mu?
Yöntem aynı yöntemdi. Ancak, örneğin Tahrir Devrimi'nden sonra
Mısır’a gittiğimde cemaatin gençlerinde İslami terbiyenin
yansımalarını göremedim. MK mensubu bir genci diğer seküler
gençlerden ayırt etmeniz neredeyse imkansızdı. Kılık kıyafet
bakımından demiyorum, insanlarla ilişki, toplum içindeki
davranışlar, kullanılan dil, uygulanan yöntemle ilgili
söylediklerim. Allah rahmet eylesin İmam Hasan el Benna döneminde
sapmış olduklarını söylediklerimizde bile bir takva, bir ruhaniyet
vardı. Evet bu örgütten atılan isimler suç işlemişlerdi ama en
azından görüşlerinde yanılmışlardı, ama yine de o terbiye ruhunu
koruyorlardı. Ama devrimden sonra Mısır’a gittiğimde cemaat üyesi
gençlerde İslami davranış kurallarının hakim olmadığını gördüm.
Örneğin, Dr. Abdülmunim Ebu’l Futuh** Cumhurbaşkanlığına aday
olduğunda birçok hakaret ve saldırıyla karşı karşıya kaldı. Ebu’l
Futuh’un, MK içinde 70’li yıllarda çok önemli işler başardığını ve
hareket içerisindeki yenilikçi isimlerden biri olduğunu unutmuş
görünüyorlardı. Gençlerin Ebu’l Futuh’a karşı sergiledikleri bu
fanatizmin bir benzerine birçok kez ben de maruz kaldım. Bu da
aslında MK katında yetiştirme kalitesinin önem verilen bir şey ve
temel olmaktan çıktığını bizlere göstermektedir.
Peki Mursi’nin başkanlığı döneminde gerek Silahlı
Kuvvetler'le gerek Yargı erki gerekse farklı ideoloji üyesi
devrimcilerle ilişkiler noktasında hata yapıldığını düşünüyor
musunuz? Düşünüyorsanız ne tür hatalar yapıldı sizce?
Mursi’nin başkanlık süresince ortay koyduğu tutum hoş ve kabul
edilebilir bir tutum değildi. Mısır Cumhuriyet Başsavcısı Talat
İbrahim meselesi örneğin (kendisi Mursi tarafından atanmıştı daha
sonra baskılar üzerine istifa etti-İÖ) -bildiğim kadarıyla kendisi
şu an Türkiye’de bulunmakla birlikte kimseyle görüşmemektedir ama
yine de doğrusunu Allah bilir- bu ismi MK, Savcı Abdülmecid
Mahmud’un yerine atamak istiyordu. Bu mesele, Mursi’nin başkan
olduğu günlerde hükümetle yargı arasında önemli sorunlara yol
açmıştı. Gerek yargıda gerekse basın ve medyaya karşı hükümetin
kullandığı dil, anlaşma dili değildi.
Öte yandan Mursi, bağımsız karar alabilen bir Cumhurbaşkanı
değildi, üzerinde MK’nin otoritesi vardı ve halk bunu kabul etmedi.
Öte yandan liyakat sahibi olmayan kişilerin sırf güvenilir kabul
edildikleri için belirli makamlara atanmaları söz konusuydu. Ben
bunu katıldığım birçok televizyon programında da söyledim, bu
insanlar iyi insanlar da olabilirler. Örneğin Cumhurbaşkanı’nın
Dışişleri'nden Sorumlu Yardımcısı Isam Haddad. Ne bu makama
liyakati vardı ne de bunun eğitimini almıştı. Halbuki
Dışişleri'nden deneyimli bir isim bu göreve getirilebilirdi. Bu
söylediklerim halen hapishanede bulunan Isam Haddad’ın -Allah onu
özgürlüğüne bir an evvel kavuştursun- kötü bir insan olduğu
anlamına gelmiyor. Tam tersine o son derece iyi bir insan ve iyi
bir doktordu. Bu bir örnek. Bu tür meseleleri ben defalarca
katıldığım programlarda dile getirdim. Salt güvendiğiniz için
liyakat sahibi olmayan birini belirli bir göreve atamak bana göre
büyük bir hataydı. Bu yüzden danışmanlar bile, örneğin onun ilk
atadığı danışmanı ve halen de Muhammed Mursi’yi hararetle savunan
Seyfeddin Abdülfettah, atandıktan üç ay sonra bana bizzat kendisi,
“Mursi artık bana danışmıyor, benimle istişare etmiyor, kendisine
söz geçiremiyorum” diyordu.
Tabii mesele Mursi ile Sisi arasındaki mücadeleye geldiğinde,
insanlar haklı olarak Mursi’nin yanında yer aldılar ve Mursi’nin
hatalarını unuttular. Tamam Mursi’nin döneminde özgürlükler vardı
ama senin için mücadele eden, arkanda duran, seni destekleyen,
senin için bunca fedakârlık yapan insanları takdir etmedin. Yine
pek çok söz verdi ancak bu sözlerin hiçbirini yerine getirmedi.
Örneğin göreve gelmeden önce ilk 100 günde çöp ve temizlik sorununu
halledeceği sözünü verdi ancak yerine getirmedi. Bir de Feyrmont
Oteli vaatleri olarak tarihe geçen sözler vardır ki Mursi bu konuda
da verdiği sözleri tutmamıştır.*** İhvan, Feyrmont Oteli
buluşmasında, muhalif güçlerle hükümette iş birliği yapma ve
başbakanın onlardan belirlenmesi sözünü vermişti, hiçbirini yerine
getirmedi.
MK’nin işlediği bir başka yanlış ise, Tahrir Meydanı’nda
insanlar gösteri yaparken Mübarek’in İstihbarat Bakanı Ömer
Süleyman’la gizli bir şekilde buluşmasıdır ki bu mesele daha sonra
ortaya çıkmıştır. Ve son olarak da Cumhurbaşkanlığına aday
göstermeyeceğiz demiş ama bu sözünde de durmamış, hatta seçimlerde
iki Cumhurbaşkanı adayı birden göstermiştir. MK gibi köklü,
saygıdeğer, ilkeleri olan bir hareketin bunları yapmaması
gerekirdi, bu ilkelerden ve hedeflerden vazgeçmek bu kadar kolay
olmamalıydı.
Siz uzun yıllar M.K'de bulunmuş ve orada üst düzey
yöneticilik yapmış birisiniz.
Tam 60.5 sene.
Maşallah. Ancak bu 60 senenin sonunda hareketten
koptunuz.
Hayır kopmadım, istifa ettim. Ben ayrılma/kopmayla istifa etmeyi
birbirinden ayırt ediyorum. Zira kopma, cemaatten birilerini yanına
alarak yeni bir oluşum kurmak üzere ayrılmaktır. Ben tek başıma
ayrıldım, yanıma kimseyi almadım.
Peki neden istifa ettiniz? Sizi istifaya zorlayan şeyler
nelerdi?
Az önce sana anlattığım nedenlere ilave olarak örgüt içi
meseleler ki bunların ayrıntılarına girmem çok da doğru olmaz.
Suriye İhvanı’nın Suriye krizine ilişkin tutumu hakkında
ne düşünüyorsunuz? Sizce Suriye ve Mısır İhvanı, Suriye kriziyle
ilgili bir yanlışa imza attı mı sizce?
Hangi Suriye krizini kastediyorsunuz? Seksenli yıllarda Hafız
Esat işbaşındayken meydana gelen olayları mı yoksa Beşşar Esat
dönemini mi?
Evet, kesinlikle. MK, bir davet hareketidir ve barışçıldır.
Toplumun ıslahını amaçlar. Savaş çağrısı yapan bir hareket
değildir. Yönetici ile anlaşmazlığa düşebilirsiniz bu gayet
normaldir, ancak hareketin saflarındaki insanların silah taşıması,
şiddet olaylarına karışmaları ve senin MK adına onları kontrol
edememen tabii ki yanlıştır. Suriye’de yaşananlar, onay vermemizin
mümkün olmadığı şiddet olaylarıdır. Mısır’da yaşananlarla Suriye’de
yaşananlar benzer süreçler. Mısır’da MK’den ayrılan bir ekip vardı.
Başında da Muhammed Kemal diye biri vardı. Allah rahmet eylesin.
Bir çatışma sırasında hayatını kaybetti. Buna rağmen MK, olayı
kınadı ve barışçıl bir hareket olarak kalmayı başardı. Senin
cemaatinden birileri şiddet olaylarına bulaşabilir ancak bunu
derhal gündeme getirip bu kişiden kurtulman gerekir.
Siz böyle diyorsunuz ama Suriye MK üyeleri, "Rejim
askerleri barışçıl gösteriler yapan bizlere ateş açtı"
diyor.
Ben olayları kimin başlattığını bilemem, ilk kurşunu kimin
attığını bilemem. Toplumda bir çatışma yaşandığında işler karışmaya
başlar.
'ŞİDDETİ KABUL ETTİĞİNİZDE SİZ DE ŞİDDETİN NEDENLERİNDEN
BİRİ OLUYORSUNUZ'
Tamam ama, şiddete maruz kalan kişi, nefsi müdafaa
yapmasın mı, saldırılara karşılık vermesin mi?
Diktatörlüğün hüküm sürdüğü bir ülkede yaşıyorsan o zaman
hesaplarını sanki demokrasinin zirvesinde bir ülkede
yaşıyormuşçasına yapmayacaksın. Biri sana şunu yaparsan seni
öldürürüm dese ve sen de bilsen ki adam bunu yapar, ona
saldırabilirsin belki hakkındır ama biliyorsun ki saldırırsan
öleceksin. Kendini tehlikeye atmamalısın. Doğru, her insanın
barışçıl gösteri yapma hakkı vardır. Ancak polis ya da emniyet
güçleri buna izin vermiyorsa uygun bir fırsatın çıkmasını beklemek
daha evladır. Bir şiddet sarmalına girmek ya da sokakta caddede ya
da başka bir alanda kendini şiddete maruz bırakmak doğru olmaz, o
taktirde sen de şiddetin nedenlerinden biri haline gelirsin.
Siz yine bir konuşmanızda İslami hareketlerin siyasi
faaliyetleri bir kenara bırakması gerektiğini ve toplumsal
faaliyetlere odaklanmasının daha doğru olacağını
söylüyorsunuz.
Bırakması gerektiğini söylemedim. İnsani yardım alanına,
bireysel terbiyeye, toplumun ıslah edilmesine yönelinmesi
gerektiğini ve esas olanın bu olduğunu söyledim. Şayet siyasi
faaliyetlerde bulunmak için durum uygun olur da ve bu siyasi
faaliyet, hareketin ana faaliyetlerini gölgelemeyecekse, bu
olabilir; bunda bir kötülük yoktur. Ama siyasi faaliyetin hareketin
ana faaliyet alanına zarar vermemesi şartıyla. Şayet siyasi
faaliyet, yorgunluk getirecekse, toplum içinde çatışmaya yol açacak
ve ana faaliyet alanından seni alıkoyacaksa hemen siyasi
faaliyetler durdurulmalıdır. Gerekirse 10-20 sene siyasi
faaliyetlerden uzak durulmalıdır.
Yani siz dini faaliyetlerle siyasi faaliyetlerin, tıpkı
Tunus’ta Nahda hareketinin yaptığı gibi birbirinden ayrılması
gerektiğini mi savunuyorsunuz?
Evet, büyük ölçüde. Tunuslular bunu dile getirmeden çok önce ben
bunu ifade etmiş ve bu ikisinin birbirinden ayrılması gerektiğini
yıllar önce söylemiştim. Ben MK’nin evrensel teşkilatının bir
parçasıydım. Hayatımda hiçbir zaman bu isimlendirmeyi onayladığımı
söylemedim. Ben her zaman bunun bir örgüt değil, bir koordinasyon
olduğunu ifade ettim. (Burada İngilizce “This is a coordination but
not organization” diyor). Zira evrensel bir teşkilat olduğun
taktirde sınır, güvenlik, vize, pasaport gibi sorunların olacaktır.
Nasıl olur da bunca soruna rağmen bu koordinasyonun adını evrensel
teşkilat şeklinde isimlendirirsin? Bu tür bir yaklaşım, sana gerçek
olmayan bir örtü, bir 'cover' sağlayacaktır. Belki bu tür bir
isimlendirme seni güçlü hissettirebilir ama sen hareket olarak
işlerin yolunda gitmesini, ülkelerin sana kolaylık sağlamasını
istersin. Devasa isimler kullanıyorsun ama bir yerden diğerine
seyahat etmek için devletlerin sana sağlayacağı küçük kolaylıklara
muhtaçsın. Bu da benim eleştirdiğim hususlardan biriydi.
'DEMOKRASİNİN KÜFÜR OLDUĞUNU SÖYLEMEK, ŞİDDETE KAPI
ARALAMAKTIR'
Yeryüzünde birçok İslami hareket, tamamı olmasa da bir
kısmı, demokrasinin küfür olduğunu belirtiyor, onun İslam’a ait
olmadığını, Allah’ın hakimiyeti meselesiyle çeliştiğini ve yerine
milletin egemenliğini koyduğu için İslam’la bir ilgisinin
bulunmadığını söylüyor. Bu Türkiye dahil birçok İslam ülkesinde,
İslami cemaatler içerisinde oldukça yaygın bir inanış. Siz bunu
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu inanıştan sakınmamız lazım. Hem din hem de siyaseti insanlara
öğretmeli ya da en azından bu alanlarda düşünmelerini sağlamalıyız.
Bu lafları söyleyenler ne siyasetten ne de dinden bir şey anlamış
insanlar. Bu düşünceyi savunanlar eskiden Mısır’da vardı ancak çoğu
bu düşüncelerinden vazgeçip tövbe ettiler. Birçoğu daha sonraki
süreçlerde siyasi faaliyetlere katıldılar. Bu düşünceyi savunanlar
gelecekte şiddete başvuracak olan hareketlerdir ve şimdiden bu
düşüncelerine dini kılıf arıyorlar. Bu, silah kullanmaya, şiddeti
meşrulaştırmaya hazırlık aşamasıdır.
'DEMOKRASİYE KÜFÜR DİYENLER, MISIR’DA MI İNGİLTERE’DE Mİ
YAŞAMAK İSTER?'
Yalnız bu düşüncedekiler demokrasinin kökeninin laiklik
olduğunu, ikisinin iç içe geçtiğini ve İslam’ın da laikliğe prim
vermeyeceğini savunuyorlar.
Ben sana ve onlara sormak isterim. Bu düşünceyi savunanlar acaba
Sisi yönetimi altında mı yaşamayı tercih ederler yoksa İngiltere’de
mi? İngiltere seküler bir devlet, Hıristiyanların çoğunluğu
oluşturduğu bir ülke, ama özgürlük, insan haklarına saygı, eşitlik
ve yargı bağımsızlığı var. Elbette değerlerin ve ilkelerin
bulunduğu ülkeleri seçeceklerdir. İsimlerin büyüsüne
kapılmamalıyız. Örneğin bir ülke kendisini Evrensel İslam Devleti
vs. gibi isimlerle adlandırsa, gerçekte bu Evrensel İslam Devleti
olabilir mi? Böyle bir devlet, Kuran ve Sünnet’ten öğrendiğimiz
özgürlükleri kendi toplumuna verecek mi? Şu an Batılı ülkeler bu
özgürlükleri kendi toplumlarına veriyorlar. Bu yüzdendir ki bazı
meşayih ve ulemanın, Avrupa ülkelerini ziyaret ettiklerinde bu
ülkelerin, İslam’ın ilkelerinin ruhunu yakalamış, adaletle ve
iyilikle hükmeden ülkeler olarak nitelendirdiğini görürüz. Halbuki
öte yandan Müslümanlar birbirini kırmak ve öldürmekle meşgul.
Peki bu tartışmaları geçmişte MK cemaati içinde
yaşadınız mı? Cemaat mensupları, demokrasi ve özgürlükler konusunda
farklı farklı düşüncelere mi sahipti? Kutupçular (Seyyid Kutup’un
düşüncelerinin takipçileri) ve yenilikçiler ayrımının son dönemlere
kadar Mısır’da cemaat içerisinde önemli bir ayrım olduğunu
biliyoruz örneğin.
60’lı yıllarda bu konular tartışılmaya başlandı. Kutupçular o
zaman hareketin içerisine nüfuz etmeye başladılar.
'SEYYİD KUTUP YANLILARI FELAKET GETİRDİ!'
.
Kutupçuların halen cemaat içinde oldukça etkin oldukları
söyleniyor.
Elbette. Tahrir Devrimi’nden sonra hareketi bu noktaya getiren,
hareketi felakete sürükleyen onlar zaten. Biz onları akıl, fikir ve
mantık düzeyinde her alanda felaket getiren liderler olarak
adlandırıyoruz. Cemaatin Genel Mürşidi Muhammed el Bedii, Mahmud
İzzet ve Hayrat eş Şatır onlardandı. Bu isimlerin her biri
işlerinde oldukça başarılıydı ama buna karşın hareket ve davet aklı
noktasında fazla nasibi olan insanlar değillerdi.
Peki Kutupçuların Seyyid Kutup’u doğru anladığını
düşünüyor musunuz?
Hayır kesinlikle. Seyyit Kutup bir düşünürdü ancak fakih (İslam
alimi) değildi. Gerek toplumla ilişkiler, cahili toplumdan kopuş ya
da vatan meselesine bakış gibi konularda Seyyid Kutup’un dile
getirdiği fıkhi/dini düşünceler isabetli görüşler değildi. Hasan el
Benna’nın bu konudaki görüşleri daha saygı değer ve isabetli
görüşler gibi görünüyor. Ben ülkemi seviyorum, aileme, vatanıma,
ülkeme ve halkıma hizmet etmek istiyorum. Seyyid Kutup’un bu
konudaki düşüncesi ise oldukça farklı.
'MÜSLÜMAN KARDEŞLER İKTİDAR TUZAĞINA DÜŞTÜ'
Gelelim İhvan’ın Selefi Nur Partisi'yle yapmış olduğu
koalisyon ve iş birliğine. Sizce bu doğru muydu? Bazıları MK’nin
devrimden sonra hemen hükümete geçmesinin yanlış olduğunu, selefi
partiler yerine seküler partilerle iş birliği yapsaydı bunun daha
isabetli bir karar olacağını söylüyorlar. Sizin bu konudaki
görüşünüz nedir?
Bu çok güzel olurdu. Sorumluluklar paylaştırılmış olurdu.
Yönetim işi biraz da sorumlulukları dağıtma işidir. Geleceğin inşa
edilmesinde toplumsal aklın kullanılmasıdır. Güce ve yönetime
duyulan aşırı sevgi, yönetimi bir an evvel ele geçirme arzusu,
MK’nin iktidar tuzağına düşmesini beraberinde getirmiştir. Bu büyük
bir sorundur. Bu, her şeyden önce Allah rahmet eylesin, Hasan el
Benna’nın öğretilerine terstir. Ben İrşad Bürosu üyelerinden Dr.
Mahmut Ğuzlan’a cevaben yazdığım bir yazıda, Hasan el Benna’nın
düşüncelerinin isabetli olmayan bir şekilde iktibas edilmesi ve
kullanılması meselesini gündeme getirmiştim ve genel yönelimin
iktidara doğru olduğunu ifade etmiştim. Benim MK’den ayrılmama
neden olan unsurlardan biri de cemaat içerisinde var olan bu
yönelimdi.
'İSLAM’IN TEMELİ İNSAN SEVGİSİDİR'
Herhangi bir İslam ülkesinde İslamcılarla laiklerin
ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Siz iki
kesim arasında barış olması gerektiğini savunanlardan mısınız?
Yoksa tersi bir düşünceye mi sahipsiniz?
Neden laiklerle İslamcılar arasında bir savaş ya da çatışma
olsun ki? Öte yandan imana dayalı üstünlük düşüncesi son derece
tehlikeli bir düşüncedir. İman insanı daha da mütevazı kılar,
imanlı insan halkı, yaratılanı sever. Peygamber döneminde
başlarında Allah’ın elçisi olduğu halde bütün insanlar İslam’ı
kabul etmemişti. Bütün insanları olduğu gibi kabul edip onları
iyiliğe, güzelliğe çağırmamız gerekiyordu. İmam Hasan el Benna’ya
atfedilen bir söz var. Davet bir hastane gibidir orada hasta ve
doktor bulunur. Doktor tedavi etmelidir, hasta da tedaviye bağlı
kalmalıdır. Bir süre sonra hasta doktorun yerine geçer hatta bir
süre sonra hastane yöneticisi olursa, bütün dünya harap olur.
İSLAMCILARIN GELECEĞİ KARANLIK
Son sorumuz. MK cemaati ve genel olarak İslami
hareketlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Mısır açısından bakacak olursak şu an Müslüman Kardeşler diye
bir hareket artık yok. Mısır’da hiçbir geleceği yok. İktidarla ya
da diğer seküler partilerle girmiş olduğu mücadeleyi kaybettiği
için değil, artık halk onlara güvenmediği için. Tıpkı Mısır
halkının önce Sisi’ye güvenirken artık hiçbir güveninin kalmaması
gibi. MK artık kendisine başka bir ülke arasa daha iyi olur.
Özellikle kendilerine yöneltilen terör vs. suçlamaları nedeniyle
yaşadıkları yargılamalar, aldıkları cezalar, girdikleri
hapishaneler ve idamlar nedeniyle ülkede İhvan diye bir şey
kalmadı.
Diğer ülkelere gelince onların geleceği, büyük ölçüde izlediği
yöntem ve ortaya koyduğu performansa bağlı. Ancak genel olarak
İslamcıların kamu işlerine talip olup da onu hakkıyla yerine
getirecekleri konusunda şüphelerim var. Ne Tunus’ta ne Mısır’da ne
de başka bir yerde, bunu yapabileceklerine pek inanasım
gelmiyor.
'İSLAMCILARIN KAMUYA İLİŞKİN HERHANGİ BİR İŞTE BAŞARILI
OLMA İMKANI YOK'
İslamcılardan ümidi kestiniz yani?
İslamcılardan ümit kesmekten ziyade İslamcıların insani yardım
faaliyetlerini artırmaları, insanları istikamet üzere olmaları
gerektiğine ilişkin davette bulunmaları, inançsızlık tuzağından
kurtulmaları ve nihayet Batılılaşma meselesini gündeme getirmeleri
gerekiyor. Diğer bütün işleri bir kenara bıraksa İslami hareket
sadece şu Batılılaşma meselesini toplumsal anlamda çözüme
kavuştursa, İslam ülkelerini şu Batılılaşma tuzağından kurtarsalar,
onlara başarı olarak bu yeter. Başka bir şey yapmalarına gerek yok.
Güç merkezleri üzerinde mücadeleye gireceğine okullar, hastaneler
açsa, kaliteli nesiller yetiştirse ana görevini yerine getirmiş
olur. Şu anda durum çok karanlık inşallah bundan sonraki nesillerde
bu işlerin düzelmesini bekleyelim. İhvan, toplumun seçimler
sırasında ya da seçimlerin dışında parçalanmasının ve ayrışmasının
nedenlerinden biri olmamalı. Bizim davetimiz böyledir. Seçimlerde
olgunlukla davranmayıp iktidar savaşına girildiği taktirde bu iş
daha da zorlaşır, çünkü hepimiz biliyoruz ki yüksek iktidar bizim
ülkelerimizde özgür bırakılmış, dileyenin sahip olabileceği bir güç
değildir. Arkasında ordular, farklı güçler var. Örneğin İslamcılar,
iktidar ortağı olduğu ülkelerde İsrail’le iş birliğine çağrılsalar
ne yapacaklar? Mısır’da, Tunus’ta Lübnan’da tavırları ne olacak?
MK’nin iktidarda olduğu ülkeler içerisinde en iyisi belki de
Fas’tır. Çünkü şu an bir güç mücadelesi olmadığı için kurban da
verilmiyor. Benzer bir soruya, bir oturumda cevap vermiştim.
Afganistan cihadında söz sahibi olan Hikmetyar, Seyyaf, Burhaneddin
Rabbani, Yunus Halis, Ahmet Şah Mesut vs. isimler şu anda
neredeler? Bunların hiçbiri Afganistan'ı yönetmedi. Yöneten,
kimsenin tanımadığı ve Afganistan cihadında adı bile bilinmeyen,
yurt dışından ülkeyi yönetmek üzere getirilen Karzai oldu.
Şunu da söyleyeyim, şu an ABD’ye direnen Taliban hareketinin
hiçbir üyesi geçmişte Ruslara karşı cihada katılan isimlerden
değil. Bunlardan hiçbiri şu an bu ABD’ye karşı verilen savaşa
katılıyor mu? Hayır. Ama Taliban, buna rağmen ABD’nin burnunu yere
sürtmeyi başardı. Katar üzerinden Taliban’la diyalog sürecini
başlattı, onlara Doha’da ofis açtı. Mücahid olmak için illa da
İslamcı olmak gerekmiyor. Başkaları gelir İslamcıların elinden
rolünü alır ve ondan daha iyi bir şekilde de bu görevi yerine
getirebilir.
Açık sözlü bu röportaj için size teşekkür
ederiz.
* Abdurrahman es Senedi, MK’nin Gizli Örgütü’nün önde gelen
isimlerinden. Adının Mısırlı bir yargıcın öldürülmesine karışması,
onun 1954 yılında cemaatten uzaklaştırılmasına neden olur. Bunun
üzerine es Senedi, cemaat içerisinde darbe yapmaya kalkıştı. Önce
adamlarıyla MK’nin Kahire’deki Genel Merkezi’ni kuşattı, ardından
dönemin Genel Mürşid Hasan Hudaybi üzerinde baskı kurarak onu
istifaya zorlamak istedi. Bu girişimi cemaatin bazı önde gelen
isimleri Muhammed Gazali ve Seyyid Sabık gibi isimlerden de destek
aldı. Ancak girişim başarısız oldu. 1962 yılında 44 yaşında kalp
krizinden vefat etti.
** A. Ebu’l Futuh, MK’den ayrılarak devrimden sonraki ilk
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız adaylığını koymuş, Mursi’nin
seçildiği dönemde kendisi oyların beşte birini almayı başarmıştı.
Halihazırda hapiste bulunuyor.
*** Feyrmont Oteli Hadisesi: Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin
ikinci turu henüz netleşmeden, 24 Haziran 2012’den iki gün önce,
muhalif güçler ile Mursi bir araya geldi. Farklı ideolojik ve
siyasi yönelimden muhalifler, orduyu temsil eden Yüksek Askeri
Konsey ile H. Mübarek’in devrimden sonraki temsilcisi olduğu
düşünülen Ahmet Şefik arasında gizli bir anlaşmadan
şüpheleniyorlardı. Bu yüzden Mursi ile buluştular ve birtakım
kararlar aldılar. Buna göre Mursi, bütün muhaliflerle diyaloğun
kapısını açacak, kurulacak hükümette İhvan dışındaki partiler
koalisyonda ağırlıklı olarak yer alacaktı.