1998 yılında yayımlanan “Boran Fırtınası”, Grup Yorum’un on
ikinci albümü. Topluluğun kariyerindeki en iyi albümlerden biri
aynı zamanda. Onu, “64 dakikalık tek bir şarkı” olarak
değerlendirebileceğimiz gibi, “29 şarkıdan oluşan bir bütün” olarak
da değerlendirebiliriz. Nereden bakarsak bakalım, tek bir gerçek
var: “Boran Fırtınası”, 1996 yılında yapılan ölüm oruçlarını
anlatan bir “destan”. Türkiye’de benzeri yapılmamış bir albüm. O
gün hangi cezaevinde neler yaşandığını öğrenmek isterseniz, albümü
dinlemeniz yeterli. Bu anlamda, tarihe düşülmüş bir not aynı
zamanda…
20 Mayıs 1996’da başlayan direniş, 12 kişinin hayatını
kaybetmesiyle sonuçlanmıştı. Buca’dan Sağmalcılar’a, Ümraniye’den
Sincan’a uzanan farklı cezaevlerinde tutulan 1500 civarındaki
devrimci tutsağın başlattığı ölüm oruçları ya da başka bir deyişle
süresiz açlık grevleri, o dönem büyük bir kamuoyu yaratmıştı. Art
arda hayatını kaybedenler arasında, Grup Yorum’un kardeş topluluğu
Özgürlük Türküsü’nün kurucularından Ayçe İdil Erkmen de vardı.
Direniş, “tabutluk” olarak anılan hücrelerin kapatılması,
tutsakların önündeki engellerin kaldırılması ve yakınlarına yönelik
saldırıların durdurulması ve için yapılmıştı. Dönemin Adalet Bakanı
Şevket Kazan, “bu oruçlar göstermelik, içeride gizli gizli yemek
yiyorlar” mealinde bir açıklama yapmış, olayı çözümsüzlüğe
sürüklemişti. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, “Boran Fırtınası”,
süreci en iyi anlatan kaynaklardan biri. Bu bahiste, ıskalanmaması
gereken, albümün kısa süre sonra “terör örgütü propagandası
yapıyor” olduğu gerekçesiyle toplatılması… Kapakta küçük
müdahaleler yapıldı, beyaz olan kapak rengi siyahla değiştirildi ve
albüm, içeriğinde bir değişiklik olmadan “Destan” adıyla yeniden
piyasaya sürüldü. Bugün, piyasada ve müzik platformlarında bu adla
bulunuyor.
Cuma günü gelen bir haber, bu albümdeki şarkılardan birini
hatırlattı. “Bir Görüş Kabininde” adlı şarkı, açlık grevindeki
kızını ziyarete giden bir annenin sözleriyle açılıyor: “Ne kadar da
ufalmış bedenin / Gözyaşıma sığdın sen / Açlık mı yemiş ömrünü
yavrum? / Al sütümü iç kızım…” Sonrasında, kızın cevabı var:
“Eriyen bedenimi düşünme / Göğü giydim üstüme / Yüzünü asma
kederine anam / Yiğitler bitmez bizde…” Grup Yorum üyelerinden
Helin Bölek’in fotoğraflarını gördükçe aklımıza gelen bu şarkı,
bugün, onun ardından söylenen bir ağıta dönüştü. Bölek, açlık
grevinin 288. gününde aramızdan ayrıldı.
Geçtiğimiz yılın 17 Kasım günü, açlık grevinin 185. gününde yazdığım yazıda
Grup Yorum’un taleplerinden söz etmiş, bu basit taleplerin altını
çizmiştim. Çok şey değildi istedikleri: İdil Kültür Merkezi
basılmasın, konser yasakları kaldırılsın, topluluk üyeleri terör
listelerinden çıkartılsın, tutuklu üyeler serbest bırakılsın ve
haklarındaki davalar düşürülsün… Şarkılarıyla tarih yazan,
okullarda öğretilmeyenleri ve resmî ideoloji tarafından görmezden
gelinenleri tarihe not düşerek gelecek kuşaklara bırakan Grup
Yorum, çok zamandır konser veremiyor. Faaliyetlerini yürüttükleri
İdil Kültür Merkezi defalarca basıldı, üyeleri tutuklandı. Açlık
grevleri, tam da bunun için yapılmış, sonrasında ölüm orucuna
dönüştürülmüştü.
Helin Bölek, 20 Kasım’da tahliye edilmiş, 24 Aralık’ta duvaR’da
Hacı Bişkin’in sorularını
cevaplandırmıştı. Bölek, “(…) hapishane süreci aslında bize
dönük politikaların iflas ettiği ve bizim kazandığımız bir süreç
oldu,” demiş, şunları ilave etmişti: “Susturma ve sindirme,
devrimci kimliğimizden soyundurma politikasının aksine biz daha gür
bir sesle haykırarak, açlığa yatırdığımız bedenlerimizle çıktık.
Şekilsiz bir madde gibi hangi kaba koyarsan onun şeklini alan
sanatçıların aksine devrimci sanatçılığın gerektiğinde bedelini
ödeme ancak ödün vermeme kararlılığına sahip olduğumuzu göstererek
çıktık. Bu bizim için bir kazanımdır. (…) dışarıda var olan baskı
ve yasaklar, onun devamı niteliğinde tutsaklıkta yaşadıklarımız ve
beraberinde yürüyen yargılama süreci, yani devletin topyekun
yöneltilen saldırıları karşısında aldık bu kararı. Ne olursa olsun
susmayacağımızı, bizi susturamayacaklarını elimizde ne varsa onunla
direneceğimizi göstermek için… Bugün elimizdeki enstrümanlarımız,
mikrofonumuz bedenlerimizdir, duyduğunuz açlığın ezgisidir, aynı
zamanda bu zaferin türküsü olacaktır.”
“Boran Fırtınası”, “Ve Zafer” adlı şiirle biter: “Çatladı
toprak, sular tutunmaya çalıştı kıyıya. / Çiftçiler bıraktılar
toprağı sürmeyi; balıkçılar ağları, işçiler fabrikaları… /
Madenciler çıktılar yer altından. / Mavi boranlar, kanat kanada
kuşattılar bütün yaşamı. / Bırakarak düşenleri şehirlerin ufkuna,
fırtınadan fırtınaya havalandılar…” Helin’in her şeyden vazgeçerek
aramızdan ayrılışını “zafer” olarak görmek mümkün ama onun
yaşaması, direnmesi, şarkılarını söylemesi, hepimiz için çok daha
iyi olacaktı. Gidişiyle eksildik, sesimizi duyuracak bir sesten
mahrum kaldık. Grup Yorum pratiği, bu anlamda önemli çünkü
gidenlerin yeri hızla dolduruluyor ama asıl soru şu: Neden
gitsinler? Burada niyetim, onların isteyerek yaptığı bir eylemi
tartışmaya açmak değil. Buna hakkım yok. Sadece çuvaldızı kendimize
batırmak istiyorum: Grup Yorum’un yanında ne kadar yer aldık?
Seslerine nasıl ses verdik? Onları, basit taleplerini görmezden
geldiğimiz her an, Helin’i ölüme daha da yaklaştırdı. Şu soruları
sormadan edemiyorum: Sesimizi çıkartsaydık, duruşmalarına giderek
onlara destek verseydik, şarkılarını her yerde paylaşsaydık,
adlarını gündemden hiç düşürmeseydik böyle olur muydu? Kendi adıma,
elimden geleni yaptığım hâlde, eksik kaldığımı düşünüyorum. Keşke
çok daha fazlasını yapsaydım, yapsaydık.
9 Şubat’ta, duruşmalardan birinden hemen önce, yine bir yazı yazmış, 14
Şubat’taki davayı hatırlatmıştım. Türkülerini, şarkılarını,
marşlarını söylemekten vazgeçmeyen bu topluluğu desteklemenin,
seslerine ses vermenin nasıl da elzem olduğunu anlatmaya çalışmış,
şunları söylemiştim: Çok geç olmaması için, İbrahim, Helin ve diğer
üyeler yine sahnelere, alanlara dönsün diye. Yazık ki Helin artık
sahneye çıkamayacak. İbrahim için hâlâ bir umut var. Bugünden
itibaren, Grup Yorum’un sesini daha gür duyurmak boynumuzun
borcu.
2010 yılının 12 Haziran günü, İnönü Stadyumu’nda yapılan konseri
hatırlarsınız. O gün, Grup Yorum, şarkılarını 55 bin kişiyle
birlikte söyledi. Onca insan tek nefes, tek yürek oldu, ezbere
bildiği şarkılara hep bir ağızdan eşlik etti. Konser sonrası, Merve
Erol’la birlikte İdil Kültür Merkezi’ni ziyaret etmiş,
Bir+Bir adına sorular sormuş, topluluk üyeleriyle geçmişi
ve geleceği konuşmuştuk. O gün, Grup Yorum adına iki kişi
sorularımızı cevapladı: İbrahim Gökçek ve Caner Bozkurt. İki “genç”
üyenin gelişini başta yadırgamış, kısa süre sonra hızla bu
düşünceyi üzerimizden atmıştık. Karşımızdaki “genç”ler Grup Yorum’u
o gün ve sonrasında sırtlayan ekiptendi ve eski/yeni herhangi bir
üyeden farkları yoktu. Her iki isim de sorularımıza cevap verirken
sürekli gülümseyen yüzleri ve samimiyetleriyle kalbimizi
kazanmıştı. Söz, bir noktada, “Boran Fırtınası”nda anlatılan
direnişe gelmiş, Caner Bozkurt, bununla alakalı sorumuzu şöyle
cevaplamıştı: “[F tipi hücrelere ve baskılara] karşı insanların
canlarını ortaya koyuyor olması çok şey değil, çünkü zaten
yaşamıyorlar. Dolayısıyla onlar da ölümle canlarını koruyorlar. Bu,
Anadolu’nun geçmişinde de olan bir kültür. Canına, onuruna,
yaşamına, değerlerine saldırı varsa, onunla savaşırsın. Dört duvar
arasındaki insanın tek silahı kendi bedeni. Dışarıdaki insan gibi
grev yapamaz, taşı, sopası, tüfeği yok, savaşamaz. O da
verebileceği tek şeyi veriyor. Bu, onurlu bir şey ve örnek alınması
gerekiyor. Asla ölümü yüceltmek demek değildir bu. İnsanlar ölüyor,
ölümüne direniyor, ölmemek için, yaşatmak için, insanlar daha rahat
yaşasın diye ölüyor. Bunu anlatmak, insanları ölüme alıştırmak ya
da ölümü yüceltmek değil. Bizim insanımız yaşamayı çok sever. Ölüm
orucunda kaybettiklerimiz de severdi. Ama başka çareleri yoktu.
Buna bir alternatif bulsalar, en ufak bir umut bile bulsalar,
inanın ona başvururlardı.” Meraklısı için buraya şu notu
iliştireyim: Bir+Bir’in Haziran-Temmuz 2010 tarihli 4.
sayısında yayımlanan bu söyleşi, Helin’in anısına, 1+1
Forum’da yeniden yayında.
Bugün, bu söyleşiyi okurken, sorularımızı cevaplayanlardan biri,
İbrahim Gökçek, ölüm orucunu sürdürüyor. Yine aynı şeyi
söyleyeceğim: Onun sesine ses olmak, taleplerini duymayanlara
duyurmak zorundayız çünkü Grup Yorum’un konser vermesi, şarkılarını
on binlerle söylemesi gerekiyor. Bugüne dek başımız sıkıştığı anda
onları yanımızda bulduk, şarkılarıyla avunduk, güçlendik. Yeni
şarkılar için o şarkıları yapanlara ihtiyacımız var. Helin
aramızdan ayrıldı ama İbrahim’i yaşatmak zor değil. Zor olan,
iktidarın sesimizi duyması ve taleplere cevap vermesi. Yazık ki
kendileri dışında herkese kulaklarını tıkayan bir iktidar var
başımızda. Tıkasınlar. Sesimizi güçlendirirsek, duymalarını
sağlarız belki. Bunu evden yapmak da zor, evet ama sokağa
çıkacağımız günler geldiğinde yeniden onları konser verirken
görmek, bizi de güçlendirecek, geleceğe dair umudumuzu
artıracak.
Yazının sonuna gelirken, Grup Yorum üzerine yazılmış yazılardan
birinden yardım alayım. Ayşen Şahin, Evrensel’in 16 Şubat
2020 günü yayımlanan nüshasında “Dört duvar silebilir mi ezberdeki
müziği?” başlığıyla bu süreci de anlatan bir yazı yazdı, çok
önemsediğim bu yazısında “Bir türküyle, bir şarkıyla direniş olur
mu? Yaşamla kalın bir bağ sağlayacaksa bence olur.” cümlelerini
kurdu ve İbrahim Gökçek’in 14 Şubat’ta yapılan duruşmada
söylediklerini hatırlattı: “Bir kez daha bu salona tekrar gelebilir
miyim, bu mahkemeyi izlemeye gelen dostlarım tekrar beni görebilir
mi, bunu bilemiyorum. Ölebilirim, sakat kalabilirim, hafızamı
kaybedebilirim. O yüzden, bazı şeyler söylemek istiyorum sizden de
rica ediyorum, sesim sağlığım buna el veriyor, dura dura konuşmak
zorundayım, sonuna kadar dinlemenizi istiyorum. Ben ölmeyi değil,
yaşamayı istiyorum. Bas gitarımı çalmak, arkadaşlarımın yanına
gitmek istiyorum. Bizler sanatımızı yapalım. Bizim sanatımızın
karşısına ağır silahlarla çıkılmasın. Sanatımızın karşısına sanat
koyamayanlar ağır silahlarla karşımıza çıkıyorlar. Pir Sultan, Ruhi
Su, Yılmaz Güney yaşıyor, hepsi zamanın iktidarlarından,
hakimlerinden çok çektiler. Şimdi biz de çekiyoruz. Çektirmeyin.
Çünkü şimdi onları dinliyor herkes. Grup Yorum bugünün Pir
Sultan’ıdır. Biz onlardan güç alıyoruz başka bir şey değil. Bizim
katilimiz olmayın. Kimsenin ölümüne izin vermeyin, yaşatın. Bu
adaletsizliğe boyun eğemeyiz. Eğer düşmansanız bile sizler için de
direniyoruz. Sizden öncekilerin yaşadığı adaletsizlikleri
yaşamayın. Beraatimi, özgürlüğümü istiyorum.” Şahin, Grup Yorum’u,
onların müziğini, yazısında şöyle tanımlıyor: “Bir saz gibi
savrulduğumuz günlerde, adımlarımızı sağlam basmayı başardıysak,
havlu atmak üzereyken birden doğrulup yumrukları yeniden
sıkabildiysek, bir masada onlarca insan tek ağızdan bir marş
söyleyebilmeyi tattıysak, halk için ölümü kabullenenlerin adını
ezberleyip ölümsüz kılabildiysek, sayelerindedir.” Yazıdan iki
cümlenin daha altını çizeyim: “Şarkını da söyleyemediğin zaman
yaşıyor sayılmıyorsun bu hayatı. (…) Bunca zaman bunca can verildi
bu uğurda, şimdi pes etmek zamanı değil, diren.”
Direnmek gerekiyor. İbrahim Gökçek, ortaya bedenini koydu,
canıyla direniyor. Biz, canını almasınlar diye onun da ses verdiği
şarkılarla direnelim. Direnelim ki, Grup Yorum hepimizin şarkısını
söylemeye devam etsin.
Helin Bölek’in anısı önünde saygıyla eğiliyor, yazının
başlarında andığım “Bir Görüş Kabininde” adlı şarkının son
dizelerini, onun için buraya almak istiyorum: “Bir ateş olup yaksa
da gidişiniz / Analar biter mi? / Ölüm toplasa da çiçekleri /
Çiçekte tohum biter mi?”