Suriye meselesine Türkiye’nin dahil olmasından –ki hayli erken
dahil olmuştu- bu yana, Erdoğan iktidarının en çok sıkıştığı
dönemeçteyiz galiba. Alandaki durum, niyetler ve ihtimaller,
neredeyse saatlik dilimler içinde ciddi değişikliklere uğruyor. Son
zamanlarda çok işittiğimiz, “alanda olan masada da güçlü olur”
argümanı sürekli boşa çıkıyor. Masada görüşme yürürken alanda
bambaşka bir şey yaşanıyor, alanda olan masaya varana kadar şekil
değiştiriyor. Söylenenler, iddialar, açık tehditler ile olup
bitenler bambaşka yönlerde ilerliyor. Belki durum baştan itibaren
böyleydi ama “zevahiri kurtarmanın” bir yolu hep bulunuyordu. Somut
bir sonuç yaratmamış hamleler, havalı operasyon isimleriyle “alanda
da, masada da kazanıyoruz” diye pazarlanabiliyordu. “Kendi
göbeğimizi keseriz” lafı, masa kozu olarak tekrar ediliyor, kimse
sahiden eline makası almıyordu. Son derece belirsiz ve oynak bir
zeminde, farklı aktörlerle hareketli denge kurarak durum idare
edilebiliyordu. Diğer aktörler de, “mış gibi” yapılmasına da izin
veriyordu. Hem ABD’yi hem Rusya’yı parmağında oynatan, hem Putin
hem Trump ile arasından su sızmayan, haberi olmadan bölgede kuş
uçmayan havası sürdürülüyordu. Suriye politikasının çökmesi yeni
değil ama bunun seri patlaklar halinde ortalığı bu kadar saçılması
ve daha önemlisi dökülenlerin artık yerden toplanamaması yeni bir
durum. Konunun uzmanlarının “dananın kuyruğunun kopacağı yer”
olarak işaret ettikleri İdlib, kendisine yüklenen bu kehaneti
fazlasıyla doğruluyor. Askeri tahkimat artırıldıkça el güçlendiren
“başarılar” yerine, “misliyle karşılık” verildiği söylenen kayıplar
artmaya başladı.
İdlib’de yaşananlar, meselenin tarafları ve uzmanları tarafından
bile çok sarih anlatılamayacak kadar karıştı. Resmi sözcülerden
yüksek perdeden tehditler ve “misliyle” olduğu söylenen
karşılıkları dinliyoruz. El artıran her açıklama rest çekilerek
karşılanıyor ama hâlâ bütün kartları göremiyoruz. Olayın askeri ve
diplomatik tarafı, uzmanları bile zorlayacak karmaşıklıktayken bu
konularda fazla konuşmak akıl kârı değil. Fakat meselenin iç
politika cephesinde de ciddiye alınması gereken bir hareketlilik
izleniyor. İşin bu tarafına bakmak, -Suriye’de ne olacağıyla epey
bağlı olsa da- İdlib’de ne olacağından bağımsız bazı gelişmeleri
anlamak için önemli. Çünkü bu gelişmelerin bazıları, Suriye
aynasından yansıyor olsalar bile, sadece orada olanlarla ilgili
değil. İdlib’deki askeri tablo, hangi hedeflere nasıl müdahale
edildiği (topçu hareketliliği detaylarına kadar) veya gelen giden
heyetlerin durumu, AKP sözcüsü tarafından dile getiriliyor.
Cumhurbaşkanı, ülkeyi savaşın eşiğine getiren konuda atılacak
adımları kendi parti grubunda açıklayacağını söylüyor. İktidarın
ortağı parti lideri, “Şam’a yürüme”, bir başka ülkenin iktidarını
silahla değiştirme hedefini meclis kürsüsüne taşıyor. Ülkenin ana
muhalefet partisi başkanını da şöyle suçluyor: “Kılıçdaroğlu ve
diğer Esad hayranları vatana ihanet içindedir. Esad’ın defterini
dürmek varken, hatta bu sorumluluk ahlaki, tarihi ve hukuki bir
mecburiyetken, temas ve görüşme önerisiyle avunanlar cinayete ve
ihanete ortaktır”. “Türkiye’nin güvenliği Suriye’den başlar” veya
“ümmetin derdi bizim iç sorunumuz” gibi slogan sözlerle
açıklanamayacak “siyasi” acayiplikler bunlar.
Pek çok dış politika meselesinin doğrudan iç siyasetin parçası
haline geldiği hakkında çok yazılıp çizildi. Ancak ortaya çıkan
siyasi resim, dış politikanın iç siyasetin malzemesi yapılmasının,
çatışma sürecinin siyasi kaldıraç olarak kullanılmasının epey
ilerisine geçmiş görünüyor. Bahçeli’nin konuşmasında, bu
sertleşmenin iktidar-muhalefet kutuplaştırmasından farklı faylara
yayılan kırıklar oluşturduğunun da işaretleri var. “Türk milleti
Şam’a girmeyi şimdiden planlamalı ve zalimleri yerle yeksan
etmelidir. Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad”.
Bahçeli’nin bu sözleri için -AKP’yi sağ tabanda biraz sıkıştırsa
da- iktidar ortaklarının rol paylaşımı içinde kabul edilebilir
retorik sınırlarda kaldığı söylenebilirdi. Ama aynı konuşmada,
Avrasya lobisini zıplatacak, Erdoğan’ın yürütmeye çalıştığı “çözüm
arayışlarını” ve yöntemini boşa düşüren şu cümleler olmasaydı: “Hem
Suriye’yi hem de Türkiye’yi eşzamanlı idare etmeye, durumu
kurtarmaya, kontrollü ve sürdürülebilir istikrarsızlık
stratejisiyle bölgesel ve tarihsel emellerini gerçekleştirmeye
çalışan Rusya iyi niyetli değildir. Hükümetin Rusya ile ilişkileri
tekrardan gözden geçirmesi samimi dileğimizdir. Ne Astana’dan, ne
Soçi’den, ne Cenevre’den, ne de diplomatik temaslardan herhangi bir
sonuç bugüne kadar çıkmamış, çıkması da beklenmemelidir. Esad’ın
yuları Moskova’ya bağlanmıştır. Bu gerçekle yüzleşmek şarttır.
Suriye’de var olan krizi çözmek için siyasi ve diplomatik temaslar
aldatmadır, masaldır, oylanmadır”. Bahçeli, Kürtlerle kurulan çözüm
masasında olduğu gibi, dışarıda Ruslar ve içeride de Avrasyacılarla
kurulan –Avrupa ve ABD ilişkileri için de “fonksiyonel”- masanın da
tekmelenmesini istiyor. Bu durum, Erdoğan’ın dışarıda tercihe
zorlanmasının içeriye de uzandığını düşündürüyor.
Dış politika konularının, çatışma ve risk alanlarının iç
siyasete aktarılmasıyla, iktidarın gündem belirleme ve otoriter
konsolidasyon üretme ihtiyacı arasında doğrudan bir ilişki olduğu
sık kullanılan bir argüman. Fakat bir süredir bu meselelerin
istenen etkiyi yaratma konusunda zayıfladığı yolunda işaretler
arttı. Yapılan pek çok güncel araştırma, dış politika ve güvenlik
meselelerine ilginin azaldığını, iktidar lehine bir siyasi eğilimi
fazla desteklemediğini ölçüyor. Afrin, son olarak Fırat’ın doğusuna
yapılan harekatlar bile -PKK ile ilişkilendirilerek milliyetçi
hezeyanları kışkırtacak biçimde köpürtülmesine rağmen- iktidar
lehine bir hava üretmeye yaramadı. Belki kendiliğinden oluşmuş
yoğun bir ilgi oluşmadığından, belki de gündemin bozgun hissini
büyüteceğinden endişe edildiği için, İdlib gündemi iktidar
çevrelerince fazla zorlanmadı. “Sınırdan içeri birkaç füze
göndertip” rüzgar üretme aklı işletilmedi. Tepkilerden siyasi
destek üretmek yerine, “misliyle karşılık” avunması ve vaatlerle
konu geçiştirilmeye çalışıldı. “Biz varsak çöküş yoktur, çürüme
imkânsızdır” diyen Bahçeli ise, iktidarın bu tercihinin aksine,
eksik kalanı vurgulayan tavrıyla “ortaklıktan” biraz uzaklaşıyor:
“Kimin ne dediğinin bir önemi yoktur, millet ne istiyor, milli
haklarımız neyi gerektiriyor ona bakarız, ilhamımızı tarihten,
itibarımızı ecdadımızdan, itimadımızı da imanımızdan alırız.”
Milletin geniş bir kısmı İdlib’de olmayı bile tam anlamamışken,
Şam’a yürümeye ikna edilmesinin kolay olmadığı, bunun siyasi bir
getirisi olmayacağı açık. Ancak meseleyi böyle siyasileştirmek,
içeride ve dışarıda kaybetmediğini gösterme ihtiyacı acilleşen
iktidar için ve onu içeriden sıkıştıran dinamiklerin geleceği
açısından ilginç. Bunun tamamlanmış bir sürecin ürünü olup
olmadığını veya yeni bir başlangıcı işaret edip etmediğini galiba
daha sonra anlayacağız.