Türkiye’de ilk genel seçimler 1876 yılının son aylarında
başlayıp, 1877 yılında tamamlanmış. Yerel seçimlerin tarihi ise
daha eski. Cumhuriyet döneminde ilk çok partili seçimin yapıldığı
1946 yılı ise seçim tartışmalarının miladı olarak işaretlenebilir.
1946 seçimleri, her şeyden önce bir erken genel seçimdir—her ne
kadar Cumhuriyet’in 23'üncü yılında yapılsa da… Demokrat Parti’nin
aynı yılın ocak ayında kurulduğu ve henüz örgütlenmesini
tamamlayamamış olduğu düşünüldüğünde, seçimlerin bir yıl öne
alınması ciddi bir sorun oluşturmuş. Özellikle de 21 Temmuz 1946’da
yapılması planlanan erken genel seçim kararının 10 Haziran 1946’da
alınması dönemin iktidar partisi olan CHP’nin seçimleri bir an
evvel, yani DP’nin örgütlenmesine zaman bırakmadan yapmak istediği
şeklinde yorumlanmış.
Sonrasında seçim sonucunun açıklanmasının günlerce gecikmesi,
seçmenlere baskı yapıldığı, oy sayımına hilenin karıştığı ve seçim
mazbatalarının değiştirildiği iddiaları, seçim denetiminin idari
makamlar tarafından yapılması gibi usül sorunları nedeniyle 1946
seçimleri, Türkiye’de seçimler tarihinin en şaibeli seçimi oldu.
Ancak bu şaibenin asıl zemini“açık oy, gizli sayım” ilkesi 1946
seçimlerinde uygulanmış olması. “Açık oy, gizli sayım” sistemi
kullanılan oyu herkesin gördüğü anlamına gelir; oy sayımını ise
"kimsenin" görmesi mümkün değildir. Demokratik seçim sisteminin o
zamanlarda da, günümüzde de standardı olan seçmenin oyunu kimseye
göstermeden kullanması, oy sayımının ise isteyen herkesin gözü
önünde yapılması anlamındaki “gizli oy, açık sayım” yönteminin
tarihi ise oldukça eski.
GİZLİ OY, AÇIK SAYIM
Günümüzde kullanılan gizli oya dayanan seçim yöntemi ilk olarak
1856’da Avustralya’da tasarlanan ve uygulanan bir sistem olarak
kabul ediliyor. Bu sistemin tek özelliği gizli oylama değil. Resmi
olarak basılmış, tüm aday isimlerinin yer aldığı ve oylamanın
yapıldığı yerde seçmene verilen standart bir oy pusulasının
kullanılması da ilk kez Avustralya’da gizli oyla birlikte
gerçekleşmiş.
Standart halini alan bu seçim sistemini mümkün kılan, İngiliz
işçi sınıfı hareketi olan Çartist hareketin ana ülkede aşılmaz bir
dirençle karşılaşan fikirlerini uygulayabilmek için Avustralya’da
uygun bir zemin bulmuş olması. Başlangıçta rüşvet ya da baskıyla
oyların belirlenmesini engellemek amacını güden bu sistem, sonraki
yıllarda dünyaya yayılırken demokratik seçimlerin standardı halini
almış, gizli oy ise özellikle yoksulların ve sıradan insanların
siyasete müdahale edebilmelerini sağlayacak bir hak olarak
değerlendirilmiştir. İşte bu seçim standardı Türkiye’de ancak 1946
seçimlerinden sonra, 1950’de mümkün olabilmiştir.
SEÇİM TEKNOLOJİLERİ
Teknolojinin seçimlere dahil olmasıyla ise 19'uncu yüzyılın
sonlarında karşılaşılır. Ancak teknolojinin seçimlere dahil olma
amacı, “gizli oy” mücadelesinin kazanımlarını izlemez. Bunlar, daha
ziyade oylama süreçlerini ve değerlendirme süreçlerini
kolaylaştırmak ve hızlandırmak için geliştirilmiş araçlardır.
1890’lı yıllarda iki teknik araç oylama sürecine dahil olur: Kollu
oy makinesi ve delikli kart sistemi.
Kollu oylama makineleri seçmenlerin tercih ettikleri adayın
isminin yanındaki küçük kolu çevirdikleri bir makinedir. Bu
makineler seçimin sonunda kullanılan oyun dağılımını ve genel
toplamını anında vermektedirler. Ancak oyların yeniden sayımına
uygun değildir. “Delikli kart sistemi” ise özel olarak hazırlanmış
oy pusulası üzerinde, tercih edilen adayın isminin yanına delik
delinmesi ile oy verme işleminin gerçekleşmesini sağlar. Bu
delinmiş kartlar Hollerith makinesi denilen özel bir okuyucuyla
hızlı bir biçimde değerlendirilebilir. Bu sistemin mucidi olan
Herman Hollerith 1860 – 1929 yılları arasında yaşayan Alman asıllı
ABD’li istatistikçidir ve o dönemde kurduğu şirket daha sonra IBM’i
oluşturacak olan dört şirketten birisidir. Delikli kart sistemi
oyların yeniden sayımını mümkün kılsa da, sorunlu yanı yeniden
sayım esnasında kısmen açılmış deliklerle karşılaşıldığında seçmen
niyetinin anlaşılamaz oluşudur. Bu sorunlarına rağmen her iki
makine de uzun yıllar ABD’de seçim süreçlerinde kullanılmıştır.
MODERN SEÇİM TEKNOLOJİLERİ
1960’larda optik oy pusulaları ve optik okuyucular seçimlere
dahil olur. Bu yöntemde seçmenlerin optik oy pusulalarına
işaretlediği tercihleri, oylama yapıldıktan sonra oylama yerinde ya
da toplandıkları merkezde tarayıcılar ile okunarak hızla otomatik
olarak değerlendirilebilmekte, ayrıca oyların yeniden elle sayımı
mümkün olmaktadır.
Son yıllarda ise DRE (Direct-Recording Electronic Voting Machine
- Doğrudan-Kayıt Elektronik Oylama Makinesi) denilen, dokunmatik
ekrana sahip oy makineleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu sistemde,
gizlilik için bir kabine konmuş, dokunmatik ekrana sahip bir
kişisel bilgisayara seçmenler kendilerine önceden verilmiş kodlar
ya da bir akıllı kart ile girerek oylarını kullanabilir. Oylar
sisteme kaydedilir ve daha sonra bir seçim yönetim sistemine
yüklenir. Böylece oy verme işleminin de tek bir gün içinde
yapılması gerekmez. Oy verme işlemi daha uzun bir sürece
yayılabilir. Ancak oylar belirlenmiş olan seçim gününün sonunda
sayılır. Böylece hangi adayın önde veya geride olduğu sayıma kadar
belli değildir.
DRE sisteminde oyların sağlamasını yapmanın, tıpkı kollu oy
makinesinde olduğu gibi olanaksız oluşu, sisteme daha sonra oy
kullanan kişinin oyunun ispatı için alacağı onaylı bir kağıt
çıktının eklenmesini beraberinde getirmiştir. Bu kağıt çıktı bazı
ülkelerde seçmen tarafından saklanmakta, bazılarında ise daha sonra
oyların sağlamasının yapılabilmesi için başka bir makineye
okutulmakta ya da sandığa atılmaktadır. Bu yöntemin yani oyların
sağlamasını yapabilmek için kağıt çıktı alınmasının, aynı zamanda
oy verme makinelerinin ya da ağın şifresinin kırılması ve oyların
değiştirilmesi gibi bir takım sorunları da ortadan kaldıracağı
düşünülmektedir.
NE İÇİN? NEYE RAĞMEN?
Bu yöntemlerin biri ya da birkaçı pek çok ülkede seçim
süreçlerinde hâlâ kullanılır durumda. Kağıda ve elle saymaya dayalı
karmaşık süreçleri basitleştirmesi, maliyetinin uzun dönemde daha
az olması, hızlı sonuç elde edilmesi, insan hatalarını en aza
indirmesi gibi avantajları olduğu savlanan bu yöntemler,
kullanıldıkları tüm ülkelerde ciddi tartışmaların da konusu
durumunda.
Yazılım ve donanım maliyetlerinin yüksekliği, bu sistemlerin
özel şirketler tarafından tasarlanıyor olması, mevcut yasalarla
uyum sorunları yanında, sistemin yönetenler tarafından manipüle
edilmesi riski ve güvenlik en önemli tartışma konuları. Elektronik
seçim sistemlerinin güvenlik standartları, elektronik kumar
sistemlerinin yüksek güvenliğinin yanına bile yaklaşamıyor. Ayrıca
bu teknolojilerin kapalı sistemler olması da hem genel olarak
güvenlik riskini arttırıyor, hem de yazılımı sistemi tasarlayan
şirket ve sistemi yönetenlerin sonuçları manipüle etmesi ihtimalini
ve bunun kontrolünün olanaksızlığını gündeme getiriyor. Bu
tartışmalar sonucunda Hollanda 20 yıl kullandıktan sonra DRE
sisteminden vazgeçmiş durumda. İrlanda 2008 yılında alınan
sistemleri kullanılmadan askıya almış. ABD’de ise bazı eyaletlerde
yeniden kağıt oylara ve elle sayıma dönülmesi konusu
tartışılıyor.
Son yıllarda internet üzerinden oylama teknolojileri de ciddi
bir tartışmanın parçası. İnternet üzerinden oy kullanma yöntemi,
diğer seçim teknolojileri ile birlikte ve tartışmasız bir biçimde
sadece Estonya’da uygulanıyor. Seçimlere katılımı arttıracağı ve
hem oylama hem de değerlendirme sürecini oldukça kolaylaştıracağı
düşünülen internet üzerinden oylama teknolojilerinin seçim
sistemine dahil edilmesi henüz Estonya dışında kabullenilmiş değil.
Ancak bu teknolojinin kabulünün sadece kolaylık sağlayacağını
düşünmek yanlış olur. Zira demokratik ülkelerde seçim ritüelleri
bir yandan da bir yurttaşlık pratiği olarak işliyor ve internet
üzerinden, uzaktan oy kullanmanın bu seçim ritüellerinde önemli bir
dönüşüme neden olabileceği, dolayısıyla yurttaşlık pratiğini
dönüştüreceğini öngörmek, bunun uzun dönemli sonuçlarını çok iyi
değerlendirmek gerekiyor.
GÜVENLİK AMA KİME KARŞI?
Genel olarak 1890’lardan bu yana geliştirilen seçim
teknolojilerine bakıldığında tamamının oylama sürecini ve oyların
değerlendirilmesi sürecini kolaylaştırma amacı taşıdığını görmek
mümkün. Seçimlerin güvenliği endişesi ise bu teknolojilere hep
dışarıdan tehditlere karşı bazı önlemler alınması biçiminde
yansımış durumda. Bu nedenle de tüm bu teknolojik araçlar, güvenlik
sorununu seçim sisteminin kontrolünü merkezdeki teknisyenlerin
ve idarecilerin ellerinde merkezileştirerek çözmeye çalışmışlar.
Sonuç olarak oy pusulası doldurma sıkıntısını hafifletirken ya da
oyların değerlendirilmesi sürecini hızlandırırken yolsuzluklara,
teknisyen ya da yönetenler düzeyindeki manipülasyonlara ise son
verememişler.
Bugün asıl tehdit, seçim sürecinin yönetimindeki merkezileşme ve
bu merkezin teknolojisinin toplumun büyük kesimleri için tamamen
kapalı olmasından kaynaklanıyor. Seçim sonuçlarına duyulacak güven
adil bir seçimden geçiyorsa, bu aşırı teknolojikleşmiş ve
merkezileşmiş seçim yöntemlerinin adil olup olmadığının toplumsal
düzeyde yeterince değerlendirilebilmesine ihtiyaç var. Böylece
seçmenler de sandık sonuçlarına ve dolayısıyla belirledikleri
meclis dağılımına güven duyabilir.
Seçim teknolojileri, seçim sürecinin farklı düzeylerinde,
değişen biçimlerde yüz yıldan fazla zamandır kullanılmaya devam
ediliyor. Bundan sonra da artan biçimde kullanılacak gibi
görünüyor. Ancak 19'uncu yüzyılın ortalarında seçim sistemine gizli
oyun eklenmesinin yarattığı değişim, seçimlerin daha adil hale
gelmesine yaptığı varsayılan katkıyı bu teknolojilerin hiçbirisi
gerçekleştirememiş durumda. Belki de bundan böyle seçim
teknolojilerinin meselesi, bütün bir seçim sistemiyle birlikte daha
adil ve demokratik bir seçim sürecinin açığa çıkmasına, dolayısıyla
insanların siyasi alana dahil olabilmesine, içinde yaşadıkları
dünyaya müdahale edebilmelerine, bunu özgür iradeleri ile
gerçekleştirebilmelerine nasıl hizmet edebileceği olmalı…