Türk aydınının Kürtlere ve Kürt hareketine verdiği desteğin
arkasındaki koşulluluk son derece problemli bir algının ürünü:
“Mesul değil, masumuz!” Oysa Türkiye’de on yıllardır devam eden bu
savaşta hiçbir Türk ve aydını masum değil ama hepsi mesul.
Türkiye’deki elle tutulur savaş karşıtı hareketlerin öncülüğünü
bilaistisna Kürtlerin yapmış olması bile Türk aydınında Kürt
hareketine yönelik eleştiride bulunurken az da olsa bir mahcubiyet
yaratmıyorsa, bunun esas nedenlerinden biri egemen kibridir.
Kendinizi devletin çerçevelendirdiği Türk kimliği içinde
konumlandırmıyor olabilirsiniz ama isteseniz de istemeseniz de o
kimliğin mesullerindensiniz. Bu mesuliyetten kurtulmanızın tek
yolu, iktidarların her seferinde anti-Kürt politikalarının motor
gücü olarak kullandığı bu kimliği dönüştürme girişimine cesurca
girişmektir ki, bunu Kürtler için filan değil, olsa olsa kendi
onurunuz için yaparsınız.
Jean-Paul Sartre’ın Cezayir özgürlük hareketine ırkçı-milliyetçi
duygularla karşı çıkan Fransızlara yönelik şu hitabını Türkiye’de
kaç aydın yapabildi mesela? “Başta hiçbir şey bilmiyordunuz, buna
inanmaya hazırım, sonra şüphe duymaya başladınız ve artık
biliyorsunuz; ama gene de suskun kalıyorsunuz. Sekiz yıllık bir
suskunluk artık zarar verir. Hem de boş yere: İşkencenin kör edici
parlaklığı gökyüzünün en yüksek noktasında, tüm ülkeyi
aydınlatıyor; bu parlak ışık altında tek bir kahkaha bile artık
samimi çıkmıyor, öfke ve korkuyu maskelemek için boyanmamış tek bir
yük, tiksintimizi ve suç ortaklığımızı ele vermeyen tek bir hareket
yok artık. Bugün nerede iki Fransız buluşsa aralarında bir ölü
beden var. Bir mi dedim? Fransa vaktiyle bir ülkenin adıydı; dikkat
edelim ki 1961’de bir nevroz adı olmasın.”
“Yeni Türkiye” epey bir süredir bir nevroz adı. Ve bu nevrozun
üstesinden gelmek için her türlü bedeli göze almakla mükellef Türk
aydını, hâlâ Kürtlere parmak sallıyor. Hem de en ufak bir
mahcubiyet duymadan. Çünkü Türk aydını bu nevrozdan azade değil.
Suçunun üstesinden gelmek için “karşısına” konumlandırdığı Kürt
hareketini suçlayıp duruyor. “Niye bunu yaptın, niye şunu yapmadın,
ben sana söylemiştim, bak sana şu kadar destek verdim ama sen
şımarıkça davranıp duruyorsun” vs.
Türk aydını çatışma derinleştikçe, PKK şiddet eylemlerini
sürdürdükçe Nuray Mert’in çok sevdiği vurguyla “kimse kusura
bakmasın ama artık yollarımız ayrılıyor” deyip köşesine çekiliyor.
Oysa o “köşe” fildişi kule filan da değil. Sartre’ın dediği gibi
“Siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz.” “Sizin
şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle
yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka
bir amaca hizmet etmez.”
HER ŞEY YENİ BAŞLIYOR
Şu sıralar, Kürtlerin oylarını vererek teslim ettikleri DBP’li
belediyeleri uzun namlulu silahlar eşliğinde “ele geçiren” ve Türk
bayraklarıyla bu zaferlerini ilan eden devlet memurları, eşitsiz
eğitim koşullarına rağmen büyük emek ve azimle üniversiteye girip
yoksulluk içinde eğitimlerini bitirmiş ve yine büyük emekle
sınavlar geçip öğretmen olabilmiş 11 bini aşkın çoğunluğu Kürdün
memuriyetinin askıya alınması, Kürtlerle beraber barış ve özgürlük
mücadelesi yürüttükleri için nadide Türk yazar ve akademisyenlerin
hedef tahtasına oturtulması, hadisenin sadece güncel kısmını
oluşturuyor. Keza, ABD ve diğer uluslararası güçleri
reddedemeyecekleri tekliflerle Cerablus’taki devir-teslim işlemine
ikna ettiği anlaşılan Türkiye’nin El Bab ve hatta Rakka’ya uzanan
bir tesir alanı yaratarak Rojava kantonlarını kuşatmaya çabalaması
da, şimdilik neticesi kestirilemeyen ama geleceğe ne tür tohumlar
ektiği az çok malûm gelişmelerin güncel kısmı.
İşin aslına bakılırsa, her şey yeni başlıyor. Her iki tarafın da
(Kürt hareketi ve Türk devleti) yolu epey uzun ve belirsiz. Ama bu
belirsizlikte devletin ziyadesiyle hassasiyet gösterdiği temel bir
husus var: Türklerin, özellikle Türk demokrat ve aydınlarının
devletten yana olmasa bile bitaraf kalması. Zira Kürtlerin yanında
sembolik sayıda dahi olsa Türklerin bulunması, devletin Türk
milliyetçiliğinin korkularını besleyecek can suyunu azaltmaya, o
iksiri tesirsiz bırakmaya yeter. Demokrat Türkler aradan çekilirse,
devletin “Türk korkusunu” besleme ve bunu da savaşının sebebi kılma
çabasının çok daha kolay olacağı düşünülüyor veya biliniyor. O
yüzden de demokrat Türklerin en az Kürtler kadar yoğun bir
baskıyla, basınçla, hiçleştirilme tehdidiyle karşı karşıya olduğunu
görüyoruz. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay, bu tehdidin yakın tarihli
“kurbanlarından” sadece ikisi.
GELELİM SEVİMSİZ GERÇEKLERE
Nuray Mert, geçtiğimiz hafta HDP’ye ve Kürt hareketine “Yine
sevimsiz gerçekler” başlıklı yazısıyla sert bir eleştiri yöneltti.
(http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/595449/Yine_sevimsiz_gercekler.html)
Mert, mealen Kürt hareketinin silahlı çatışmayı sürdürmesi
halinde Türk demokratlarının Kürtlerin haklarını savunamayacağını
söylüyordu: “Bu sevimsiz gerçeklerden kaçarak, bırakın demokrasi
mücadelesini, Kürtlerin hak ve özgürlüklerini dahi savunmaya devam
edemeyiz veya ederiz etmesine de bizi dinleyen bulamayız; ne
demokrasiye, ne özgürlüklerin önünün açılmasına en ufak bir
katkımız olamaz; üç beş aydın demokrat birbirimizi oyalamış oluruz,
o kadar.”
Yiğidi vur, hakkını ver: Mert doğru söylüyor. Savaş
derinleştikçe, Türk demokratlara yönelik basınç artacak ve bir süre
sonra sesleri mutlak bir biçimde kısılacak. Sesini çıkaranların da
karşı karşıya kalacağı bedel artacak. Fakat bu hakikat, yakın
tarihi yanlış yazma hakkını kimseye tanımıyor. Bu savaşın nasıl ve
neden başladığını, Kürt hareketinin bu noktaya nasıl sürüklendiğini
herkes kadar Nuray Mert de çok iyi biliyor olmalı.
Fakat Mert’in sorunlu duruşu burada değil, şurada: “Kürtlerin
hak ve özgürlüklerini dahi savunmaya devam edemeyiz veya ederiz
etmesine de…” Anlaşılan Mert, Kürt hareketine veya Kürtlere “destek
vermeyi” bir zaruret değil lütuf olarak görüyor. Mert ve onun gibi
Kürtlere destek vermeyi demokratik bir ülkede yaşama mutluluğunun
bedeli olarak görmeyenler, her geçen gün kendi alanlarının
daralacağını bilmiyorlar mı? Türkiye’de hiçbir Türk, Kürtlerin
demokratik taleplerini destekleyerek lütufta bulunmuyor. Eğer
arzuladığınız bir demokratik ülke varsa, o zaman devletin anti-Kürt
siyasetinden türettiği otoriter rejime itiraz etmek kişisel
meselenizdir. Dolayısıyla bir mücadeleyi kendiniz için verirsiniz,
Kürtler için değil. Kürtler, bu mücadelenizde sadece müttefikiniz
olabilir ama bu ittifaka dahil olmayı da kimse size dayatmıyor.
ÖDP’sinden Birleşik Haziran Hareketi bileşenlerine kadar çok sayıda
demokrasi gücü, bu ittifaka dahil olmayarak mücadelesini de
sürdürüyor, bedelini de az veya çok, ödüyor. O halde peki, HDP’ye
destek vermeyin ama gidin örneğin ÖDP’ye destek verin. Haftada bir
masanıza kurulup oraya buraya ahkâm kesmek destek de değil ayrıca.
Kendi kişisel kanaatinizi paylaşarak fiili savaşın sürdüğü bir
ortama ne destek ne de güç katmış oluyorsunuz. Gidip bir barış
inisiyatifi kurun. Bir güç oluşturun. Diyarbakır’a gelmeyin,
Trabzon’a gidin. Türkiye demokratikleşsin diye mücadelenizi
mahallenizde yürütün mesela. Kürtlerin haklarını filan savunmayın,
kendi haklarınızı savunun. “İyi ama PKK savaşmasa zaten Türkiye’de
demokrasi rüzgârları eserdi, PKK engel oluyor” diyorsanız, size
çözüm sürecinin başladığı günlerde Gezi’de Türklere yapılan
muameleyi hatırlatırlar. Uzun lafın kısası, herkes kendi
özgürülüğü, hakkı ve hukuku için vereceği mücadelenin bedelini göze
alsın, yeter. Nasıl olsa demokrasi mücadelesini kim kazanırsa,
nimetlerinden hepimiz faydalanırız!
İrfan Aktan'dan zorunlu
açıklama