ABD Başkanı Donald Trump’ın serseri mayından farksız siyaset
tarzı ile İsrail Başbakanı Benyamin ‘Bibi’ Netanyahu’nun savaş
nedeni sayılacak tehlikeli maceraları birbirini güdümler hale
geldi. Hop oturup hop kalktığımız anlar çoğalıyor. Eğer
Trumpgiller, Kim Jong-un’u Güney Kore lideri Moon Jae-in ile masaya
oturtan faktörün tamamen “Kuzey Kore’yi imha etme tehdidi” olduğuna
kani ise, uluslararası kamuoyu da bunu böyle görme eğilimindeyse, o
zaman tehlikeli ikili aynı yoldan İran’a gitme konusunda yeterince
cesaret hapı yutmuş olabilirler!
Yeni ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun yemininden iki gün
sonra ilk dış gezisini Suudi Arabistan, İsrail ve Ürdün’e yapması
tüm önceliğin İran’a verildiğini bir kez daha teyit etti.
29 Nisan’da Tel Aviv’e giden Pompeo’nun, Netanyahu ile
görüşmesinden saatler sonra Suriye’de İran bağlantılı güçlerin
konuşlandığı Hama kırsalındaki 47. Tugay (büyük ihtimalle sığınak
delici füzeler kullanılarak) vuruldu. Hemen öncesinde Suriye’deki
güçlerden de sorumlu olan ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph
Votel’in İsrail’e sıra dışı bir ziyareti oldu: Amerikalı general
23-25 Nisan’da Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ve Ulusal Güvenlik
Kurulu Başkanı Meir Ben-Şabbat ile görüşmeler yaptı.
İsrail normalde ABD’nin Avrupa Kuvvetler Komutanlığı (EUCOM) ile
çalıştığı için CENTCOM’un devreye girmesi ilginç. CENTCOM’un
bölgede herhangi bir devletle doğrudan savaşa girmekten kaçınan
yaklaşımı dikkate alındığında İsrail’in eylemlerinin ABD ile ne
ölçüde koordineli olduğu sorusu da öne çıkıyor. ‘Başdiplomat’
Pompeo bombalamaktan, komutan Votel elleri tetikten çekmekten yana.
Amerikan siyasetinde ‘takım elbise’ ile üniformanın klasik
çelişkisi.
Yönetimi temsil eden Pompeo’nun temaslarını esas alırsak saldırı
belki ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçgeninde şekillenen yeni strateji
için peşrev niteliği taşıyor olabilir. Ya da saldırı ABD’yi daha
saldırgan bir çizgiye çekmek isteyen İsrail’in Washington’dan
habersiz değil ama tek taraflı eylemlerinden bir yenisi
olabilir.
Koordinasyon olsun ya da olmasın İsrail her halükarda risk
çıtasını tırmandırmaktan yana.
Bu saldırının daha büyük bir stratejisinin parçası olduğunu
düşündüren başka bir şey daha yaşandı: Netanyahu 47. Tugay’a
saldırıdan bir gün sonra İran’ın nükleer silah peşinde koşmaya
devam ettiğini ispatlama adına 2003 öncesine ait 55 bin sayfa ve
ayrıca 183 CD’de 155 bin dosyadan oluşan bir arşivle sahneye çıktı.
BM’deki karikatürlü şovundan bir tık yukarıda ama vasatın altında
bir şovdu. Pek etkileyici olamadı.
Hemen ardından Knesset, başbakana, parlamento onayı olmadan
sadece savunma bakanına danışarak savaş ilan etme yetkisi verdi.
Ancak bununla da kalplere yeterince korku salamadı!
***
İran dosyasını takip eden uzmanlar, Mossad’ın ele geçirdiği
arşivin, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) elindeki
bilgi ve belgelere yeni bir şey ilave etmediğini söylüyor. UAEK,
İran’ın nükleer silah üzerine arayışları ya da bilimsel etütlerinin
2003 öncesine ait olduğunu, bazı çalışmaların 2003 sonrası
birbirinden bağımsız devam ettiğini, 2009 itibariyle bu
faaliyetlerin de kesildiğini, haliyle uzun müzakerelerden sonra
2015’te 5+1 grubuyla varılan 'Ortak Geniş Eylem Planı'na (JCPOA)
gölge düşürecek bir şeyin olmadığını açıkladı. Ayrıca UAEK
Tahran’ın bu anlaşmaya uymaya devam ettiğini de vurguladı. (Bu
dosyaların iddia edildiği gibi MOSSAD tarafından bir gecelik
operasyonla Tahran’da çalındığı değil UAEK’dan ele geçirilmiş
olabileceği de konuşuluyor.) Netanyahu’nun sunumuna Rusya, Çin
ve Avrupa Birliği de prim vermedi.
Kendi gizli programını BM’nin denetimine açmayan ve nükleer
silaha sahip olup olmadığı konusunda ‘ne inkâr ne teyit’ siyaseti
güden İsrail’in, UAEK’nin anlık denetimlerine açık olan İran’ın
nükleer programını afişe ediyor olması da ayrı bir garabet.
UAEK’nin verdiği yanıtın elbette Trump’ın nezdinde bir değeri
yok. Onun varmak istediği yer belli: Anlaşmayı iptal etmek ya da
yenisiyle değiştirmek.
Sunumunu İngilizce yapan Netanyahu’nun tek dinleyicisinin Trump
olduğunu söyleyen İsrailli muhalif yorumcular haklı. Netanyahu’nun
şovu Trump’a atılmış bir pastan öte bir şey değildi. Pası alan
Beyaz Saray desteği yapıştırıverdi: “Bu durum, ABD'nin uzun
zamandır bildiği bir gerçeği ortaya koyuyor: İran dinamik ve gizli
bir nükleer silah programını sürdürüyor.”
Halbuki 16 istihbarat örgütünü birleştiren Amerikan Ulusal
İstihbarat Direktörlüğü, 2007’de “İran, nükleer silah programını
2003 yılında durdurdu” bilgisini Beyaz Saray’a sunmuştu. Belki
CIA’i değil Mossad’ı esas almak ABD Başkanı’nın işini geliyor!
Trump, İran’la anlaşmanın iptal edilmesi ya da gözden
geçirilmesi konusundaki nihai kararını 12 Mayıs’ta açıklayacak. O
vakte kadar uluslararası kamuoyundaki algı biraz daha olgunlaşırsa
BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ile Almanya’nın İran’la
devasa diplomatik mesaisinin ardından elde edilmiş mühim bir
anlaşmanın üzerine kezzap dökmek kolaylaşır.
Beri taraftan İsrail 29 Nisan gecesi yaptığı gibi ‘tehdidin ne
denli yakın olduğunu’ göstermek için Suriye’de İranlıları vurmaya
devam edebilir. Bu tehditkar ambiyans belki Trump’ın İran karşıtı
stratejisinin önünü biraz daha açabilir.
***
Bu sürek avı karşısında İran ne yapar ya da ne yapabilir?
İsrail’in ‘delil’ şovunun yaratacağı etki, süreçte yer alan diğer
aktörlerin sağduyulu tutumu sayesinde sınırlı kalabilir fakat
Suriye’deki saldırılar can yakıcı ve büyük bir çatışma için
davetkâr.
Bunlar, tüm misilleme tehditlerine rağmen yanıt veremeyen İran’ı
acz içinde gösteren hamleler. Amaç İran’ı yanıt vermesi için
kışkırtmak. O zaman İsrail, İranlılara atfen gündemde tuttuğu
“Yahudi devletini haritadan silme” tehdidini bertaraf etme
konusunda kendi cephesini genişletebilecek.
Koşullar İsrail’in elini ne kadar rahatlatıyorsa İran’ınkini o
kadar bağlıyor:
Bir kere İran, Suriye’de Şam lehine gelişen süreci tersine
döndürecek yeni bir çatışma sayfasından kaçınıyor. İkincisi, Lübnan
6 Mayıs’ta parlamento seçimine gidiyor. İran’ın olası misillemesi
Hizbullah eliyle olabilir. Suriye’deki gerilimin Lübnan’a
taşınmaması konusunda yeterince uyanık davranan Hizbullah özellikle
seçim sürecinde sakin durmak zorunda.
Aynı şekilde Irak’ta da 15 Mayıs’ta kritik bir seçim var. İran
oradaki seçimlerin sonucuyla da yakından ilgileniyor ve bu dönemde
sükûnete ihtiyacı had safhada.
Bunların yanı sıra Trump 12 Mayıs’ta kritik kararını vermeye
hazırlanırken İsrail’e yönelik bir misilleme İran’ı köşeye
sıkıştırmak isteyen cephe için bulunmaz bir ödül olur. İsrail’le
gerilimi tırmandıran bir İran anlaşmanın sürmesinden yana olan
aktörlerin pozisyonunu da sarsabilir.
İşte bu yüzden İsrail, İran’ı hata yapmaya zorlayan kışkırtıcı
eylemlerini sürdürüyor. Önce T4 üssü, ardından 47. Tugay... Yarın
başka bir saldırı sürpriz olmaz.
***
İran’ı sıkıştırmaya dönük bu taktiklerin devamında ne var? Tek
bildiğimiz Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’nin aylardır Ortadoğu’yu
İran’a dar edecek seçenekler üzerinde çalıştığı. İran’la
yüzleşmenin topyekûn bir savaş senaryosunu içerip içermediğini
bilmiyoruz.
İsrail, Barack Obama döneminde ABD’yi İran’a saldırtmak için çok
uğraştı ama başaramadı. Hatta Netanyahu bu bıktırıcı çabaları
yüzünden İsrail dostu liderlerin gözünde bile yalancı durumuna
düştü. Hatırlarsanız 2011’de Cannes’daki G20 zirvesi sırasında
dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, mikrofonun kapalı
olduğunu zannederek, “Netanyahu’yu görmeye dayanamıyorum.
Yalancının teki” demişti. Obama da, “Bir de beni düşün, ben her gün
onunla muhatap olmak durumundayım” yanıtını vermişti. Trump-Pompeo
ikilisi Netanyahu için bulunmaz bir nimet. Yine de Trump’ın
kendisini İsrail’in gelmiş geçmiş en sıkı dostu olarak görmesine
rağmen İran’la doğrudan bir savaş istediğini söylemek zor. İstediği
İran’ı sıkboğaz edecek koşulları oluşturmak. İran’la İran içinde
hesaplaşmak kılı kırk yardıran bir olay; kimsenin işi o noktaya
taşımak istediğini zannetmiyorum. İsrail’in yapabildiği de İran’la
Suriye ve Lübnan’da hesaplaşmak.
Mevcut koşullar dikkate alındığında iki boyutlu bir senaryo
dönüyor sanki:
Orijinal planda İran’la anlaşmanın çöpe atılması vardı. Trump,
AB’nin tavrından sonra tercihini anlaşmanın tamamen iptali değil
revize edilmesi yönünde değiştirdi. Trump nükleer anlaşmadaki 10
yıllık sürenin süresize çevrilmesini, eylem planına balistik füze
programının dahil edilmesini ve “İran’ın Ortadoğu’daki yıkıcı
faaliyetlere son verilmesi” şartının eklenmesini istiyor. İşte
bunları dayatabilmek için de fiili durum yaratmak gerekiyor. Bu iş
de korsan eylemlerin ustası İsrail’e düşüyor.
Suriye’de ise Rusya’nın arabulucu ya da garantör olduğu bir
denklemde yeni bir saha düzenlemesi hedefleniyor. Bu düzenleme
“İran’ın İsrail’i tehdit edebilecek herhangi bir pozisyon elde
edememesi” olarak formüle edilebilir.
“Tahran ne yapar” sorusuna dönersek; İran, Suriye’de sıcak cephe
sayısı azaldıkça çekilme eğilimine girebilir ya da ‘görünmez’
moduna geçebilir. Hizbullah’ın şimdiden çekilmeye başladığı yönünde
iddialar var. Elbette teyide muhtaç.
Nükleer anlaşmada İran’ın yeni bir müzakere sürecine çekilmesi
daha zor. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, değişiklik taleplerine bir
cümleyle kapıyı kapattı: “Anlaşma ya olduğu gibi kalır ya da yele
verilir.”
Füze programını buna dahil etmek hepten zor. Bunun neden zor
olduğunu anlamak için ‘inatçı mollalar’ ve ‘emperyal geçmişin
peşinde koşan ülke’ retoriğiyle yetinmeyip İran’ı çepeçevre kuşatan
Amerikan üslerinin haritasına bakmak gerekiyor.