Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi: Çin sorunu ciddileşiyor

Trump yönetiminin strateji belgesi yeni dönemin nasıl olacağına dair işaretleri veriyor. Küresel kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamayı da önceleyen, müttefiklerinin talep ve beklentilerini gözeten, demokrasi ve insan haklarına göstermelik de olsa değinen bir söylem yerine, büyük güçler arasında en azından gerilimli bir döneme geçildiğini kağıda dökerek ilan ediyor.

İlhan Uzgel iuzgel@gazeteduvar.com.tr

Trump yönetiminin Aralık ayı içinde yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi, daha önceki belgelerden bazı önemli farklılıklar içeriyor. Genelde medya ilgisi Trump’ın tweetlerine ve diğer vukuatlarına yoğunlaşıyor fakat bu belge, önümüzdeki dönem ABD’nin küresel sistemdeki yeri, nasıl davranacağı ve diğer ülkelerden beklentileri açısından önem taşıyor. Dolayısıyla, Trump’ın günlük aşırılıkları ve takıntılarının ötesinde ciddi bir sorunu ve stratejideki değişikliği yansıtıyor.

TRUMP’IN BELGESİ NE KADAR FARKLI?

Ulusal Güvenlik Belgeleri 1986’dan beri Kongre’nin talebi üzerine hazırlanıyor. Belgeyi hazırlamak yasal olarak zorunlu ama buna mutlak olarak uymak zorunlu değil. Sonuçta yönetimler hem kendilerine bir yol gösterici çerçeve çizmiş oluyorlar, hem de dünyaya vermek istedikleri mesajı iletmiş oluyorlar. Örneğin, Bush yönetiminin 2002’de yayınladığı belge dikkatlice okunduğunda Irak’ın işgal edileceğini anlamak zor değildi.

Dolayısıyla, Ulusal güvenlik strateji belgeleri ABD’nin bundan sonraki dış politikasının ana hatlarını göstermesi açısından önem taşıyor. Trump yönetiminin hazırladığı belge bazı açılardan cumhuriyetçilerin geçmişte hazırladıkları tek taraflıcı, güvenlik öncelikli, realist bir mantığa dayanıyor, hatta “ilkeli realizm” dediği bir kavramı bile kullanıyor. Ama yine de bu belge daha öncekilerden farklılaşıyor. Öncelikle ABD çıkarlarını fazlasıyla öne çıkaran bir dil kullanılmış. Buna eşlik eden ve geçmişteki hiçbir belgede bu kadar sık bahsedilmeyen egemenlik ifadesi yine dikkat çekiyor. Bütün dünyadaki algının aksine, uluslararası ekonomik sistemin kaybedeninin ABD olduğu vurgusu giderek belirginleşiyor. İnsan hakları ve demokratikleşme yalnızca birer kez geçiyor.

Her ne kadar serbest ticarete değinilse de, strateji belgesi aşırı egemenlik vurgusu, milliyetçiliği ve güvenliği öne çıkaran bu haliyle küreselleşme karşıtı bir içerik taşıyor ve büyük güçler arasında yoğun rekabet ve çatışmacı bir stratejiyi öngörüyor. Önce Amerika, yani ABD’yi güçlendirme, egemenlik, güvenlik, ekonomik kayıpları geri kazanma, Çin ve Rusya’yı baskılama belgenin, dolayısıyla yeni dönem stratejisinin yapı taşları olarak görünüyor.

ABD’NİN DERDİ NE?

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemi kendisinin kurduğunu, sonrasında da Sovyetleri yenerek, liberalizmin üstünlüğünü ilan ettiğini, yine kurulmasına öncülük ettiği IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar ve serbest ticaret, doların rezerv para olması gibi ilkelerle bu düzenin sürdüğünü söylüyor. Washington’a göre birkaçı dışında dünyadaki bütün ülkelerin bu düzene dahil oldular. Problemli bir bakış açısı olmakla birlikte bu durum kısmen doğru. Küresel sistemde ABD zora girdikçe (1970’lerde Almanya ve Japonya ve 2000’lerde Çin) ABD üzgün veya pişman bir hegemon pozisyonuna geçiyor ve uluslararası ilişkiler literatüründe de belirtilen bir hegemonik açmazdan hareket ediyor. Eğer diğer ülkeler ekonomik olarak güçlenmeseler 1929 bunalımında olduğu gibi, kendi ekonomisi krize girme ihtimali taşıyor ama yardım (Batı Avrupa, Marshall yardımı), yatırım (Çin) yaptığı ya da iç pazarını açtığı (Japonya, G. Kore) ülkeler güçlenmeye başlayınca kendi rakiplerini yaratmış oluyor. Bu yeni bir sorun değil aslında ama ilk kez Çin bağlamında bu kadar net dile getiriliyor. Çünkü şimdiye dek bu konuda sıkıntı çektiği ülkeler Japonya ve Almanya idi. Bu iki ülke genelde ABD çizgisinde kaldılar, özellikle Japonya 1990’larda ABD’nin yoğun bir ekonomik baskına maruz kalarak stratejik olarak Washington’a biat etti. Şu anda ilk kez siyasal olarak ABD sistemi içinde yer almayan bir ülke ABD için hepsinden daha ciddi sorun yaratmaya başladı.

Belge, ABD’nin müttefiklerini Amerikan stratejisi doğrultusunda hizaya gelmeye davet ederken, Çin’in rakip olmaktan çıkıp artık bir meydan okuyucuya dönüştüğü tespitinden hareket ediyor. Obama döneminde başlayan Çin’i merkeze alan ABD stratejisinin artık yeni ve daha agresif bir boyuta geçtiğini haber veriyor.

ASIL SORUN ÇİN

Belgenin ana ekseni Çin. Öyle ki, bu ülkeden tam 23 kere bahsediliyor ve neredeyse her bir bölgeye dair strateji belirlenirken Çin faktörü özellikle vurgulanıyor. Bu yeni strateji geçmiş yönetimlerin Çin politikasının eleştirisiyle başlıyor. Yirmi yıl boyunca ABD’nin Çin’i uluslararası kuruluşlara üyelik, dünya ticaretine daha çok dahil etme gibi yollarla entegre etmeye ve iyi huylu bir aktör yapmaya çalıştığını ama bu politikanın başarısız olduğunu söylüyor. Çin’in içeride baskıcı, dışarıda ise ticari açıdan endüstri hırsızlığı yaptığını, serbest ticaret ilkelerine uymadığını, uluslararası sistemin liberal ilkelerinden faydalandığını ama bu süreçte içte ve dışta liberalleşmek yerine kendi devlet kapitalizmi kendisinde ve etki altına aldığı ülkelerde uyguladığını söylüyor. Hatta, belgede, şaşkınlık yaratan bir şekilde, Batı emperyalizminin korkunç mirası unutularak, Çin’in Afrika’ya yaptığı altyapı yatırımlarının buradaki ülkelerin gelişmesini engellediği, yolsuzluğu artırdığı gibi iddialara bile yer verilmiş.

İşin jeopolitik boyutunda ise Çin’in Avrupa, Hint-Pasifik coğrafyası ve Afrika’da etkisini artırmaya başladığını, Rusya ile birlikte hareket edip ABD’nin yerini almaya çalıştığını, ABD’nin jeopolitik avantajlarına rakip olduğunu ve uluslararası düzeni kendi lehine değiştirmeye çalıştığını ileri sürüyor. Bunların hepsi önümüzdeki dönem ABD stratejisinin yöneleceği coğrafya ve konuya dair ürkütücü ipuçları veriyor. Bu haliyle yeni strateji belgesi ABD’nin artık Çin’i uluslararası sistemde, Obama döneminde hala bir ihtimal olarak görülen, işbirliği yapılacak bir aktör olarak değil, tam olarak adını henüz öyle koymasa da, kendisini dünyanın kritik bölgelerinde zayıflatmaya çalışan bir meydan okuyucu olduğunu ilan ediyor. Dünyanın hiçbir bölgesinde tek bir gücün hakim olmasına izin vermeyeceğiz diyerek aslında Çin’e güçlü bir mesaj gönderiyor.

Zaten bir süredir ABD medyası, Amerikan güvenlik bürokrasisinde Çin konusunda daha sert olan bir ekibin hem sayı hem de etkinlik olarak güçlendiğini, bundan sonra Çin’e yönelik siyasetin sertleşeceğini haber yapıyordu. ABD’nin, Trump’tan bağımsız olarak, Çin’in yükselişini yönetme sorunu var ve bunun ilk işaretleri Obama döneminde, 2011’de Yeniden Dengeleme (Rebalance) stratejisiyle gelmeye başlamıştı. Buna göre ABD önümüzdeki dönemde Çin’i çevreleme stratejisine geçecek, donanmasının ağırlığını Pasifik’e kaydıracaktı.

Bu strateji uygulamaya da konmuş ABD Avustralya’ya asker yerleştirmiş, Vietnam, Tayland, Filipinler, Endonezya, Malezya, Tayvan gibi ülkelerle, bazılarıyla askeri ilişkiler de dahil olmak üzere, bağlarını güçlendirerek Çin’i çevrelemeye başlamıştı. Bu çerçevede halen Hindistan’la ilişkilere özel bir önem veriliyor, ayrıca ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında dörtlü bir esnek işbirliği süreci geliştiriliyor.

Rusya’ya Çin ile birlikte değinilmesi ise, bu ülkenin kendi başına bir tehdit olarak görülmesinden değil, Çin’in yanından ayrılması gerektiğine dair bir mesaj olması açısından önem taşıyor. Öyle görünüyor ki, ABD, Çin’e karşı sertleşmeden önce, Rusya’ya aradan çekilmesi ya da tarafını seçmesi konusunda bir öneride bulunuyor.

Trump yönetiminin strateji belgesi yeni dönemin nasıl olacağına dair işaretleri veriyor. Küresel kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamayı da önceleyen, müttefiklerinin talep ve beklentilerini gözeten, demokrasi ve insan haklarına göstermelik de olsa değinen bir söylem yerine, büyük güçler arasında en azından gerilimli bir döneme geçildiğini kağıda dökerek ilan ediyor. Kurduğunu iddia ettiği düzenden rakiplerinin faydalanarak, kendisine meydan okumaya başladıklarını, içselleştirme politikasının işe yaramadığını söyleyip bunu artık tolere etmeyeceğini açıklaması küresel sistemin gidişatı için karamsar bir tablo çiziyor. Bundan sonraki süreçte büyük bir olasılıkla, K. Kore’den başlayarak Çin’in etkili olduğu ülke ve bölgelerdeki gerilimin artacağını, ABD’nin Çin’i bir yandan kritik bölgelerde geri çekilmeye zorlayacağını, öte yandan iktisadi olarak baskılamaya çalışacağını göreceğiz.

Tüm yazılarını göster