Tümör

Maskeler çıkarılıyor, altlarından yüzler mi çıkacak boşluklar mı? Yoksa bütün bunlar bir tümörün işi mi? Ondan beslenen zalimlerin tahakkümüne son verebilmek için, memleketimizdeki hak-adalet mücadelesi sahasında yine ondan beslenen başkalarının işgal ettikleri arazileri kurtarmak lazım. Aksi halde hiçbirimize gün yüzü yok.

Ümit Kıvanç yazar@gazeteduvar.com.tr

Yarım asra yakındır bin türlü yaşantıyı paylaştığım, karakterlerimizin zıtlığına rağmen onca zamanı beraber geçirmiş oluşumuza bakılırsa bir çeşit “mütemmim cüz”üm, kadim arkadaşımı kanser aldı. Adaşımdı da. Şimdi başka arkadaşlarımı başka birileri almaya çalışıyor. Yakışır. Çünkü akciğerinde, sökülüp alınamayacağı yere yerleşen kötü niyetli, kötü huylu, saldırgan tümör arkadaşıma ne yaptıysa tahakküm ve zulümden beslenen kötüleri taklit ederek yaptı. Tümör evvela arkadaşımın neşesini elinden aldı. Söndürdü, buruşturdu. Ciğerini kemirmeye koyuldu. Kemirip parça koparttığı her yere karşılık ruhunda görünmez ve sağaltılamaz yaralar açıldı. Yaralar sızladıkça arkadaşım yaklaşan kaçınılmaz sonu sezdi. Sezdikçe kendi olmaktan çıktı. Sağa sola yaydığı sabotajcı ajanlarıyla tümör, arkadaşımı, soluk almak için mücadele ederken pencereden dışarı bakmaya bile fırsat bulamayan bir adam haline getirdi. Bir defasında gelip haline bakan kumruları görmeyi başardı. Ara sıra başını kaldırabildiğinde de gökyüzündeki bulutları görüyor muydu, görüyorsa neye benzetiyordu, bilemedik. Canavar ekibinin memlekete yaptığını arkadaşıma yaparak onun yaşama sevincini, neşesini, gamsızlığını elinden alan tümör, ikinci evrede yine işkencecilerimizi taklit etti, onlar bizi nasıl soluksuz bıraktıysa tümör de arkadaşımı nefessiz bıraktı. Zulmün büyüğü, insanı, toplumu soluksuz bırakmak. Öyle ki, ciğeri sağlam olan da hava alacak delik bulamasın.

Ancak o câni kanser tümörü bile arkadaşımın yaşama arzusunu ve kabiliyetini usul usul imha ederken onu aşağılayacak, haysiyetiyle oynayacak şekilde programlanmamıştı. Tahakküm ve zulüm tutkunlarının ölümcül virüsler olarak ayırt edici yanları bu: tahrip işlemini hasımla -kurbanla- alay ederek, onu aşağılayarak sürdürmek. İşlem esnasında, kurbanla işkenceciyi, celladı aynı dümensiz küreksiz kayığa yerleştirip, hep birlikte döne döne dibe doğru inmelerine yol açmak. Öyle ki, ne cellat ne kurban olan habersiz izleyici-izlemeyici tayfası da onlarla birlikte irtifa kaybetsin, hayattan beklentileriyle beraber vicdanî kapasitesi, adalet duygusu aşınsın, körelsin, lime lime olsun.

Yaşadığımız budur.

Bu benim yalnız bir başka arkadaşımı hapiste öldürmeye karar verdikleri, aralarında arkadaşlarımın da bulunduğu yedi kişinin ömürlerinden dokuzar-onar seneyi gasp etmeye niyetlendikleri utanç verici davaya dair nâçiz görüşüm değil. Gidip katil Suudi Prensi’ne sarılma ve Sevag’ın babası Garbis Bey’in cenazesine gösterilmeyen ilgi gibi konularım da var.

Suudi Prensi MbS, hukuken devletine ait sayılan arazide, İstanbul’daki başkonsolosluğunda, fiilen Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde bir adam öldürttü. Ceset kesip biçmekte uzman otopsi elemanı da içeren tam teşekküllü bir infaz ekibi gönderdi, gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı hileyle içeri çekip işkence ederek öldürdüler, cesedini parçaladılar, birazını yaktılar, birazını götürüp bir yerlere attılar.

TC hükümeti emsali görülmemiş bu yüzsüzlüğe, gaddarlığa tepki gösterdi. “Delilleri vermeyiz, onları da mı yok etsinler!”den “hesabını verecekler”e, afra tafra yüklü bir dolu laf edildi. Sonuçta ortada hunharca bir cinayetin yanı sıra, Ankara’ya yönelik feci bir takmama, küçümseme, aşağılama eylemi vardı. Bu aşağılamaya hak ettiği karşılığın verilmesi beklenirken, Suudilerin “nasıl olsa kapımıza gelecekler” beklentisi haklı çıktı, devletçe feci şekilde aşağılanmış olundu. Ne için? Para için.

Para için katille muhabbeti koyulaştıran devlet adamlarımız, iktidar için de dürüst yurttaşlarını kurban ediyor. Burası böyle.

Öbür tarafa geçince karşılaştığımız manzara da şöyle: Bir Ermeni genci askerdeyken, -burası sahiden önemli: askerdeyken!- hem de bir 24 Nisan günü, vurularak öldürüldü. Sevag Balıkçı’yı gözünü kırpmadan öldüren askeri büyük cezadan sıyırmak ve on yılların ırkçılığının ürünü bu cinayeti kazaymış, sıradan hadiseymiş gibi sunmak için ilgili herkes seferber oldu. Neyse ki tam başaramadılar. Memleketimizde kendini muhalif sayanların büyük çoğunluğu olaya haber muamelesi bile yapmadı. Bir-iki ses çıkaran da kısa sürede ilgisini kesti.

Sevag siyasî bir kişilik değildi. Yani sahip çıkanın şu ya da bu şekilde teröristlikle, vatan hainliğiyle ve başka bildik teranelerle damgalanacağı bir bağlantısı yoktu. Tek özelliği vardı, herkes için: Ermeni oluşu. Ve bu yüzden, muhtemelen biraz da cinayetin askerdeyken işlenmiş oluşu nedeniyle orduya halel getirmeme kaygısıyla, iktidar yanlısıyla muhalifiyle herkes bu feci hadiseyi görmezden gelmeyi tercih etti. Aksi davranış gösterenler, her zamanki bir avuç insan.

İlk soru şu: Askerdeyken, bir 24 Nisan günü öldürülmüş Ermeni genci bu memlekette kimin meselesidir?

Toplumun dörtte üçünden bunu mesele etmesini zaten beklemiyoruz -ki, bunu bile beklemeliyiz aslında. Çünkü basitçe, askerliğini yaparken öldürülmüş bir genç adam söz konusu. Ermeni olduğu için, tam da 24 Nisan günü bir faşist tarafından ya şan olsun diye ya da belki özel bir niyetle (talimatla) vuruldu. Başka hiçbir ayrıntısı yok hadisenin. Peki, toplumun görece aktif muhalif sayabileceğimiz kısmı - onlar için bu cinayet neden “yok hükmünde”dir?

Ne yazık ki bu ilgisizliğin gelişigüzel, tesadüfî değil, bilinçli, yapısal olduğu, kahrederek ölüme sürüklemeye cinayet demeyeceksek cinayet sayılmayan bir başka ölüm vakasıyla yeniden ortaya çıktı.

Geçen gün, Sevag’ın nazik, vakur bir beyefendi olan babası Garbis Bey, gece yatağına yattı, sabah uyanmadı. Kimseye ilişmeden, sessizce aramızdan ayrıldı. Muhtemelen yüreği dayanmadı artık, çektikleri eziyete. Cenazesinde, böyle durumlarda her zaman koşan, bildik bir-iki kişi dışında ne partili siyasetçi vardı ne de hiçbir konuda mangalda kül bırakmayan, tepeden tırnağa siyasete kesmiş topluluklarımızdan herhangi birileri. “Alternatif basın”ın gösterdiği ilgi, herhangi bir basın açıklamasındaki kadar bile değildi.

İkinci sorumuz da şu: Askerdeyken nefret cinayetine kurban gitmiş genç adamın babasının cenazesine olsun gelmeye insanı sevk edecek güdü -belki şöyle söylemeli: duygudaşlık kırıntısı; belki şöyle: Garbis Bey’in gidişindeki sessizliğin içerdiği korkunç sitemi algılama, hissetme kabiliyeti- içinizde yoksa, herhangi bir borç, yükümlülük ya da bunlara benzer bir şey hissetmiyorsanız siz kimlerin hangi haklarını savunacak, ne uğruna mücadele edeceksiniz? Bundan önce, kendiniz için hangi hakları hangi hakla istiyorsunuz?

Ne demeli? Maskeler çıkarılıyor, altlarından yüzler mi çıkacak boşluklar mı? Yoksa bütün bunlar bir tümörün işi mi? Çok dayanıklı ve uzun ömürlü olduğu belli de arkadaşıma musallat olan kadar yenilmez değildir umarım. Ondan beslenen zalimlerin tahakkümüne son verebilmek için, memleketimizdeki hak-adalet mücadelesi sahasında yine ondan beslenen başkalarının işgal ettikleri arazileri kurtarmak lazım. Aksi halde hiçbirimize gün yüzü yok.

Tüm yazılarını göster