1.
Bilimkurgu yazarı ve düşünür Isaac Asimov, 1942 yılında, henüz
20 yaşında, “Üç Robot Yasası” ile çıkageldi.
Yasalar şunlardı:
Bir robot bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci
kalamaz.
Bir robot birinci kanunla çelişmediği sürece bir insanın
emirlerine uymak zorundadır.
Bir robot, birinci ve ikinci kanunla çelişmediği sürece kendi
varlığını korumak zorundadır.
Bilimkurgu edebiyatının altın çağıydı. Asimov’dan başka, Arthur
C. Clarke, Robert Heinlein gibi yazarlar çığır açan eserler
veriyorlardı. Teknolojik yenilikler, savaşın da yardımıyla
doludizgin gidiyordu. Uzay araştırmaları, atom enerjisi çalışmaları
ilgi çekiyordu. Bilimkurgunun altın çağı içinde yaşanan İkinci
Dünya Savaşı’nı nihayete erdiren de teknolojinin zirvesi sayılan
atom bombası oldu. Savaş bitmişti ama belirsizliklerle dolu yeni
bir dönem başlamıştı; bu yeni dönemin yeni kanunları
olacaktı.
Asimov’un, bugünlerde Christopher Nolan’ın Oppenheimer filmiyle
yine konuştuğumuz atom bombasından sadece üç sene önce kaleme
aldığı “Üç Robot Yasası”, yeni çağ için erken bir taslak
çalışmasıydı.
Ama eksik bir çalışmaydı.
Oppenheimer’ın bombasıyla açılan çağa müthiş bir enerji
yığılmış; özellikle iletişim ve bilgisayar çalışmalarında epey yol
alınmıştı. Asimov’un akıllı robotları bilimkurgu konusu olmaktan
çıkmak üzereydi.
İşler giderek karmaşıklaşıyordu. Yazar, Üç Robot Yasası’ndan
kırk küsur yıl sonra, 1985’te listeye yeni bir madde daha ekledi.
Bu madde, diğerlerini de önceleyen Sıfırıncı Yasa’ydı (Zeroth Law):
“Bir robot insanlığa zarar veremez ya da insanlığın zarar görmesine
seyirci kalamaz.”

2.
Asimov’un yasaları tartışıldı. İşe yarar mı yaramaz mı,
gerçekten kullanım alanı var mı yok mu, “zarar”dan kasıt ne, daha
bir sürü soru… Ama sonraki yıllarda hızlanan yapay zekâ
çalışmalarında, yapay zekânın etik sınırlarını belirleme çabasında,
her şeyi önceleyen bu “Sıfırıncı Yasa” sıklıkla gündeme
geldi.
Yazar, “Bir robot, insanlığa zarar verecek hiçbir şey yapamaz”
diyordu demesine ama bu zarar nasıl ölçülecekti? Neticede,
Asimov’un da kabul ettiği üzere, insan somuttur, insanlıksa soyut.
İnsanlığın sınırları çizilebilir miydi? Nerede başlıyordu bu
muhtemel zarar?
Bir süredir tartışıp durduğumuz yapay zekâ çalışmaları işte bu
muhtemel zarar hesaba katılmadan yürümüyor. Bugüne dek zihin
jimnastiği düzeyinde, “acaba bu yeni teknoloji işimizi elimizden
alır mı” minvalinde tartışıyorduk. Şimdi yavaş yavaş başka bir
aşamaya geçiyoruz: Kâr - zarar aşamasına...
Yapay zekânın özellikle tıp alanında, bilim çalışmalarında bize
muazzam getirileri olacağı öngörülebilir. Çalışan herkesin elini
rahatlatacak kestirme yollar da cabası… Bizi birçok konuda
hamallıktan kurtaracaktır. Kendimden örnek vererek söyleyeyim:
Yapay zekâ, yaptığım çalışma için okumayı gerekli gördüğüm bir
makalenin bana iyi bir özetini verebildiğinde (ki halihazırda bunu
kısmen yapıyor), belli bir iş için harcadığım vakti azaltmış
olacak. Özetten makalenin veya kitabın işime yarayıp yaramadığını
çıkartabiliyorsam belki onun tümünü okuyacağım (belki bunu bile
yapmayacağım); işime yaramıyorsa da kafam rahat bir şekilde atlayıp
geçeceğim. Ukâla bir bilgeymişçesine, “Sen onu bırak şunu oku” gibi
isabetli tavsiyelerde de bulunacaksa ne ala!
Bu, benim işime yarayan kısmı. Bir cerrah, bir yönetmen, bir
lojistik uzmanı, bir mühendis, bir öğretmen de kendi işine yarayan
kısımları sayıp dökebilir… Çünkü epey avantaj mevcut.
Ama sadece kâr yok, zarar da var. Dezavantaj yaratan örnekleri
ufaktan görmeye de başladık. Örneğin çevirmenler, yapay zekâya iş
gördürdüğü ortaya çıkan kurumlara karşı mesleklerini savunuyor
(Hafta içinde bu konu hakkında yazmıştım). Bu her yönüyle
ilginç bir karşılaşma, bir tür gelecek fragmanı. Çevirmenler insan
zihninin ve mesleklerinin inceliklerine dikkat çekmek zorunda
kalırken, işin yayıncı tarafıyla yapay zekânın kayıtsız şartsız
destekçileri, bunun geri döndürülemez bir süreç olduğundan,
herkesin zaman içinde bu trene bineceğinden, karşı koymak yerine
standartları oturtmak gerektiğinden bahsediyor.
3.
Bunun geri döndürülemez bir süreç olduğunu söyleyenlerle
hemfikirim. Ama incelikleri savunanlarla, böyle bir şey
söylenebilir mi bilmiyorum ama, daha çok hemfikirim.
Yapay zekâya karşı savunmaya geçenleri çağdışı olmakla, hatta
bilim karşıtlığıyla suçlayanlar var. Yeni makine kırıcılar gibi
görülüyorlar. Ve tabii o klasik, bu tartışmaların olmazsa olmaz
cümlesi de hemen sarf ediliyor: “Hattatlar da matbaaya karşı
çıkıyordu ama teknolojinin önünü alamazsınız.”
Birçok insanla uyuşamam, anlaşamam ama sanırım en çok da bu tür
lafların sahiplerine kendimi uzak hissederim. Çünkü hayatın bana
göre en temel düsturlarından birini görmezden gelirler.
O düstur da şu: Bilginin değeri kronolojik olarak
artmaz.
Son öğrenilen ilk öğrenilenden daha kıymetli değildir. Bilgi
birikerek, genişleyerek büyür. Çocukluk hatıraları nasıl insanın
kendi bilgisinin, kendine dair bilgisinin merkezindeyse, nasıl
sonradan öğrenilenlerden daha az önemli, daha az belirleyici
değilse; insanlık bilgisinde de ilk öğrendiklerimiz son
öğrendiklerimizin gerisinde sayılmaz. Uzaya roket fırlatmamız,
ateşi bulmamızdan daha fazla ya da daha az önemli değildir. O
roketle ilk yaktığımız ateş arasında bir bağ vardır. Halen vardır.
Ayakkabımızı bağlamayı, ıslık çalmayı, sayı saymayı, konuşmayı,
okumayı hep yeni baştan öğrenmeyiz. Ama okuyarak yeni bilgiler
ediniriz. Gelecekte bir gün yeni bir gezegene ayak bastığımızda,
mağaradan çıktığımız günün bilgisini de kullanmış olacağız. Eski
bir bilgi olarak da değil üstelik… Tam da aynı duygu ve merakla
kullanacağız. Bilgi hiyerarşik değildir, piramitsel değildir; bilgi
birikir, bilgi genişler. Sonu da vardır üstelik. Kendi bilgimizden
insanlık bilgisine katabilirsek katarız; katamadıklarımız bizimle
birlikte ölür.
Biz insanız. Yaptıklarımızla gurur duyuyoruz. Bir sürü savaşla
kıyımın yanında evet roket yaptık, Ay’a seyahat ettik. Denizlerin
altına indik, dağları aştık, bilgisayarı ve interneti icat ettik.
Yapay zekâyı geliştiren biziz. Bilimde, bilgide nereden nereye
geldik…
Ama bizim başka bilgilerimiz de var. Binlerce, yüzbinlerce yılda
biriktire biriktire var ettiğimiz, ördüğümüz, koruduğumuz bilgi.
Ayakta kalma bilgisi, işbirliği bilgisi, iletişim kurma bilgisi.
Hatta dostluk, sevgi; evet onlar da, hatta işin ayakta kalmaya
gelip dayandığını düşünürseniz belki en çok onlar.
Yapay zekâya dair bilgimiz de şüphesiz çok kıymetli ama tüm bu
diğer bilgilerden daha kıymetli değil. Onlardan biri. Onların bir
parçası olarak kıymetli.
Yapay zekâyı, önceki bilgiyi reddederek kutsuyorsak, önceki
sürümleri tamamen silerek güncelliyorsak, kendi kıymetimizi de
reddetmiş oluruz.
4.
Çeviriyi alalım. Mesela bir kitabı çevirmek, sadece teknik bir
süreç değildir. Çeviri merakla işlenen, bilgiyle desteklenen ve
genişleyen bir süreçtir. Bunları, işi romantize etmek, süslemek
için söylemiyorum; çevirmen arkadaşlarımdan bildiğim kadarıyla, bu
süreç bolca kan ve gözyaşı da içerir; üstelik bu işten kazanılan,
sarf edilen emeğin genelde çok altındadır. Ama neticede süreç böyle
ilerler: Merakla ve bilgiyle... Her çevirmen, çevirdiği her kitapla
mesleki anlamda yetkinleşir ama bir yandan da çok şey öğrenir.
Çevirdiği kitabın anlattığından fazlasını öğrenir. İnsan olarak da
zenginleşir. Her meslekte böyledir ya, bu sürecin verdiği doyum ve
sonrasında gelen insanlık bilgisi olmasa kimse de çevirmenlik
yapmazdı, bunu bilin. Nihayet, böyle bir süreçten her gün çıkan bir
insan, bir bilendir; insana, insanlığa gerekli bir insandır.
Sistemden çıkardığınızda, çıkardığınızı sandığınızdan fazlasını
çıkarmış olursunuz. Sistemin kıymetini ve kalitesini de azaltmış
olursunuz. O sistemi kuran birikimi reddetmiş olursunuz.
Çocukların öğrenmesi de buna benzer. Çocuklar merakla gelişir.
Aramakla, denemekle, hata yapmakla gelişir. İnsan, bir arama
çubuğunun üstüne soru yazıp cevaba ulaşmakla gelişmez. En azından
bugüne kadar öyle gelişmedi. Bundan sonra böyle olacaksa da
gerçekten adapte olmamız, onlarca belki yüzlerce kuşağın ömrünü
aşacaktır.
Öğrenmemiz, öğretmemiz, birbirimizle ilişki kurmamız, aktarmamız
ve hatırlamamız da bir günde veya bir kuşakta, hatta bir yüzyılda
ortaya gelişmedi. Yüzbinlerce yılın mahsulünden bahsediyoruz. Tüm
öğrenme süreçlerini, bilgiye ulaşma yollarını, merakımızı kullanma
yöntemlerimizi, hayattan devşirdiğimiz arama ve ayakta kalma
becerilerini güncellemekten bahsediyoruz. Bu iş "matbaa icat oldu
diye hattatlar işsiz kaldı o yüzden çok bağırıyorlar” işi değil.
Çok temel özelliklerimiz, bizi biz kılan özelliklerimiz bu süreçten
etkileniyor.
Onları korumamız gerekir. Ancak o zaman yapay zekâyla da
sağlıklı ilişki kurabiliriz. Onun insanlığa zarar verme ihtimalini
de ortadan kaldırırız.
5.
Bu makaleyi yazarken epey yararlandığım, fikirlerini işlemeye
çalıştığım bir başka makale var. Yale Üniversitesi’nde İnsan Doğası
Laboratuvarı’nı (Human Nature Lab) yöneten hem doktor hem sosyolog
Nicholas Christakis’in dört yıl evvel The Atlantic Monthly’de çıkan
“How AI Will Rewire Us?” (Yapay Zekâ Bizi Nasıl Değiştirecek?)
isimli makalesi… Christakis orada,
bugün daha da acil yanıtlanması gereken sorular sormuş: “Yapay
zekâyı ne diye görmek gerekir, önce buna bir karar verelim” demiş.
Bir makine mi, bir aktör mü? Bir ne?
Sonra da şunu demiş: “Yapay zekâyla donanmış makineler,
programlama veya bağımsız öğrenme yoluyla, bize tuhaf gelen zeka ve
davranış formları gösterecekler. Sadece tuhaf olanla, bizi, toplumu
sahiden tehdit edenleri birbirinden hızlıca ayırmamız gerekir.
Yapay zekânın bizi endişelendirmesi gereken yönleri, insanlığın
sosyal yaşamının en temel özelliklerini, binlerce yıldır ayakta
kalmamızı sağlayan özellikleri etkileyecek yönleridir.”
Merak. İşbirliği. Öğrenme. Aktarma. Yapay zekâlı robotlar
bunları birdenbire tehdit etmeye başlamadı. Henüz başlamadı. Biz
kendimiz yapay zekâya yaslanarak kendi varlığımızı, kendi
birikimimizi tehdit edeceğiz. En azından, bunu önce biz yapacağız.
Sonra belki robotların kendisi de bilahare yapacak.
Asimov, kırk yıl sonra yasalarına bir kat daha çıkarken benzer
bir noktadan hareket ediyordu. “Bir robot insanlığa zarar veremez
ya da insanlığın zarar görmesine seyirci kalamaz” diyordu.
Ama Asimov insanlığın zarar görmesine seyirci kalınmasını
muhtemelen insandan beklemiyordu. Bilimkurguda her zaman bir küçük
yanılgı payı vardır. Belki bir beşinci yasa daha eklemek
gerekecek.