‘Kırk yıldır şair’in son şiirleri
Şükrü Erbaş’ın şair olarak kırk yılı geride bırakmış olduğunu belirtelim. Erbaş’ın ilk şiiri 1978’de, Varlık dergisinde çıkar. Şairin şiirdeki kırkıncı yılı hasebiyle bir de armağan kitap yayımlandı. Burak Abatay tarafından hazırlanan “Bir Dünya Şarkısı Şükrü Erbaş” adlı kitabı, Kırmızı Kedi Yayınları okurla buluşturdu. Kitapta Erbaş’ın şairliğine ve şiirlerine ilişkin yirmi dokuz yazardan değerlendirmeler ve anılar yer alıyor.
İnsanın doğarken getirdiği yalnızlık başkadır. Ölümle gelen, bir sevdiğini kaybettiğinde duyduğu acıyla, yasla gelen yalnızlıksa bambaşka… Bunu nereden mi biliriz? Örneğin şiirden, şiirlerden biliriz… Çünkü şiirlerden çok şey öğrenebiliriz. Tabii ki okursak… Dilin ikide bir ağrıyan dişe gitmesi gibi şairin dili de daha çok belki ağrıyan, acıyan yerleri, ama hayata dair her şeyi kurcalar… Yalnızlık da ister varlık ister varoluşla ilgili olsun, şairin dilinin en çok uğraştığı izleklerden, temalardan, konulardan biridir.
Şükrü Erbaş da “Otların Uğultusu Altında” adıyla Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan son kitabında, yalnızlığın imtihanından geçen yaşamından edindiği deneyimi şiire aktarmış diyebiliriz. Öte yandan şair, son şiirlerinde yalnızlıkla imtihanını, aynı zamanda yalnızlıkla başa çıkacak bir çözüm olarak da benimsemiş gibi...
Erbaş’ın ilk kitabı “Küçük Acılar” 1984’te yayımlanır. Sonra sırasıyla “Aykırı Yaşamak” (1985), “Yolculuk” (1986), “Kimliksiz Değişim” (1992), “Bütün Mevsimler Güz” (1994), “Dicle Üstü Ay Bulanık” (1995), “İnsanın Acısını İnsan Alır” (1995), “Kül Uzun Sürer” (1996), “Gülün Sesi Gül Kokar” (1998), “Bir Gün Ölümden Önce” (1999), “Derin Kesik” (1999), “Üç Nokta Beş Harf” (2001), “Sarkacın Kalbi” (2002), “Yalnızlık Heceleri” (2003), “Gölge Masalı” (2005), “Unutma Defteri” (2007), “Bağbozumu Şarkıları” (2012), “Pervane” (2015), “Yaşıyoruz Sessizce” (2016) adlı yapıtları okurla buluşur.
Kitap dört şiirden oluşuyor. İlk şiirin başlığı, aynı zamanda kitabın da adı olmuş. “Otların Uğultusu Altında” başlıklı şiirde betikler birden seksen yediye kadar numaralandırılmış. Ayrıca sonunda belirtildiğinde göre bu şiir 2017 ile 2018 tarihleri arasında yazılmış. Şiirin seksen yedi betikten oluşmasının bir nedeni var mı diye düşünebiliriz. Görüldüğü kadarıyla yok gibi… Varsa da biz bir neden saptayamadık…
Kitabın hem ön, hem arka kapağında yer alan dizeler, sayfaların içi dışına taşmış izlenimi veriyor. Ön kapakta yer alan dizeleri okuyalım:
Ne olurdu kokunun da fotoğrafı olsaydı
Sesin fotoğrafı. Boşluğun fotoğrafı
Parmak uçlarındaki karıncanın
Ruhtaki üşümenin…
Ölüm kimseyi bu kadar yalnız bırakmazdı.
Şu dizelerse kitabın arka kapağında yer alıyor:
Eskiden çok eskiden
Tanrımız yoktu. Korkunuz yoktu.
Günahımız yoktu. Yapraklar gibiydik.
Öpüşler gibiydik. Köpükler gibiydik.
Yapamadık. Güzellik boğdu
İyilik zayıf düşürdü hepimizi
İçimizden birisini göklerin ardına gönderdik.
Şimdi hepimiz huzurla birbirimize kötülük ediyoruz
Şimdi hepimiz korkuyla acımızı seviyoruz
Şimdi hepimiz dünyayı bir tanrıya değiştik
Şimdi hepimiz cehenneme dua ediyoruz.
Erbaş’ın şiirleri lirik, ama taşkın bir şiir değil. Ancak şairin içi taşıyor diyebiliriz. İçi dolup dolup taşmak deyimindeki gibi… Erbaş’ın içi dolup dolup taşıyor; iyi de hangi şairin, bu insanı kahreden dünya, bu gitgide çürüyen hayat karşısında içi dolup dolup taşmaz… Paylaşacağımız şu dizeler de “Otların Uğultusu Altında” başlıklı şiirin ikinci betiğinden:
Ölüm, güzelliği alıp götüremez
Gözyaşı boyalı bir çerçeveye yerleştirip
Usulca bırakır yalnızlığımıza.
Biz, korkuyla, hayranlıkla, hüzünle
Sular, ağaçlar, yıldızlar diye
Döner döner o güzelliği severiz.
Yalnızlığın tek başınalıkla, ıssızlıkla, tenhalıkla geniş bir alanda anlam, yan anlam, art anlam, çağrışım ortaklığı içinde olduğunu söyleyebiliriz… Erbaş da öyle düşünmüş olmalı. İlk şiirin girişinden başlayarak birkaç parçada ıssızlığı sorun ediniyor… Otların uğuldadığı, uğultusunun duyulduğu yerde ıssızlık vardır. Karıncaların ayak, kelebeklerin kanat, çiçek kokularının sesi orada, o ıssızlıkta duyulabilir ancak… Korkuların, kayıpların, yoksunlukların, boşlukların da duyumsandığı yerdir ıssızlık. Şükrü Erbaş bu defa oradan, o ıssızlıktan duyduğu sesleri, kokuları taşımış, belki de daha doğrusu taşırmış, şiire… Ancak ıssızlığın tekin olmadığını da duyumsuyoruz şiirleri okurken. Issızlığı, ıssızlığın tekinsizliğini aşmak, o tenhalığın soğuğunu insan yüreğiyle ısıtmak için yazılmış gibi şu dizeler… Üçüncü ve dördüncü betikleri okuyalım:
3.
Yarasalar yok. Çocuklar yok.
Akşam olmuyor. Sabah olmuyor.
Akasya delice kuşun ağzında gitmiş
Acının ötesinde bir acı
Ne bir ses insandan insana
Ne eşya da zamanın soluğu
Pencereler birer ölüm fotoğrafı.
Sadece otlar
Yaşıyor hepimizin yerine.
4.
İnsanlara ulaşabilseydin
Biri yarasına basardı seni
Belki sen birisini severdin.
Şükrü Erbaş’ın şair olarak kırk yılı geride bırakmış olduğunu da belirtelim. Erbaş’ın ilk şiiri 1978’de, Varlık dergisinde çıkar. Şairin şiirdeki kırkıncı yılı hasebiyle bir de armağan kitap yayımlandı. Burak Abatay tarafından hazırlanan “Bir Dünya Şarkısı Şükrü Erbaş” adlı kitabı, Kırmızı Kedi Yayınları okurla buluşturdu. Kitapta Erbaş’ın şairliğine ve şiirlerine ilişkin yirmi dokuz yazardan değerlendirmeler ve anılar yer alıyor.
Kitapta iki yazısı yer alan Haydar Ergülen ilk yazısında Erbaş’ın şairliğini ve şiirlerini konu ediniyor. İkinci yazıdaysa okura bir Şükrü Erbaş sözlüğü sunuyor. Yazı aynı zamanda, Şükrü Erbaş şiirini okuma kılavuzu gibi de yararlanılacak bir kaynak niteliğinde. Ergülen, Şükrü Erbaş için yazmanın “ışımak olduğunu” söylüyor. Bir şairin, hele de kendi kuşağından bir şairin bir başka şairle ilgili görüşleri, düşünceleri ve değerlendirmeleri önemlidir. Aslında şairleri, girdikleri uzun yolda taşıyan yine şairler olur. Şair şairin yol arkadaşıdır diyebiliriz. Ama önce gerçekten şiirin arkadaşı olmak gerekir. Yeri gelmişken“Arkadaşını tanımak istiyorsan birlikte yolculuğa çık” sözünü anımsayalım.
Haydar Ergülen, Erbaş’ın şiiriyle ilgili şunları söylüyor: “Şükrü Erbaş okumak; yüzde yüz yerli ve yüzde yüz evrensel, yüzde yüz toplumcu ve yüzde yüz kişisel, yüzde yüz genel ve yüzde yüz özel, yüzde yüz sevinçli ve yüzde yüz kederli bir şiir okumaktır. Onun şiirinde şefkat başka şiirlere de geçer, merhamet bir arzu olarak kendini her yerde var eder ve adalet ki şiirin bile kendini tartmasına yol açar. Öyle sarsıcı bir gerçeklik olarak şiirin içinde hep durur.”
Şükrü Erbaş’ın şiirindeki, özellikle sevincin ve kederin, umudun ve karamsarlığın aynı seste, aynı dizede, aynı betikte birbirine sarılmış olması hem yadırgatıcı hem de olağan olması dikkat çekici. Buna yol açan nedeni araştırmak önemli olabilir. Ama şairin sesinin, sözünün, dilinin oluşumundaki “bozlak coğrafyası”nın, düğün ve cenaze konvoylarının iç içe geçtiği bozkır gerçeğinin etkisi de zaten bilinen bir gerçek. Şükrü Erbaş’ın son kitabında yer alan şiirlerini, şairin kırkıncı yılına armağan olarak bir araya getirilen yazıların ışığında okumak ilginç. “Otların Uğultusu Altında” yer alan şiirden bir betik daha okuyalım.
11.
Hepimiz kendimizi gömdük geliyoruz.
Yakamızda birer gözyaşı fotoğrafı
Avuçlarımızda ölümden soğuk bir dua
Toprağın merhametine inanarak korkuyla
Birbirimizin omuzları üstünden
Mezarlığın dışındaki hayata bakarak
İçimizde dünyadan yapılmış bir keder
Bizi yaşamakla cezalandırmış bir tanrı
Gömdük kendimizi geliyoruz.
Armağan kitapta yer alan yazısında şair Ahmet Telli de Erbaş’ın şiirde “atmosfer yaratma” konusundaki ustalığına dikkat çekiyor. Telli, Erbaş’ın şiirlerindeki bu özelliğin “karakteristik” olduğunu belirtiyor.
Şükrü Erbaş’ın şiirinin bir başka, belki de en önemli özelliği büyük değişimler geçirmemiş olması. İlk şiirleriyle ilgili gözlemlerin, büyük ölçüde son şiirleri için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Şairin son şiirlerinden bir betik okuyalım:
44.
Annem sesleniyor çatal kapıdan
Baban gelecek şimdi!
Babam otuz beş yıldır gelmiyor
Annem otuz beş yıldır ölüme inanmıyor.
Ölümse duvarda bir dünya hecesi
Bahçedeki otlara zamanı anlatıyor.
Şeref Bilsel, armağan kitapta, “Sizi alır ‘bir kirpiğin kaşa değmesi’ Şükrü Erbaş şiirinin ortasına ‘ömür’ diye bırakır” diyor. Erbaş’ın dizelerini okurken gerçekten de sadece mekânı değil, zamanı da kolaçan ediyor duygular, düşünceler, çağrışımlar. Onun şiirleri yaşantıya yaslanıyor desek teğet geçer. Çünkü yaşantının içini döküyor Erbaş. Ceplerini, ama bütün ceplerini boşaltmak amacıyla yazıyor sanki. Adeta cebinde ne varsa döküyor şiire. Şu dizeler de öyle değil mi:
54.
Yalnızlık ve kalabalık
Öyle mi…
İki ağızlı bıçağı insanın
Yüreğin büyük dilemması
Hiçbir yere sığmayan bir yabancılık
Gideriz ve geliriz.
Sonra yine gideriz ve geliriz.
Şair olduğu kadar eleştiri yazılarıyla da tanınan Mahmut Temizyürek de kitapta yer alan yazısında Şükrü Erbaş’ın şiirini, “Onun şiiri diğerkamlık duygusunun açılımı gibidir” diyerek tanımlıyor.
Şairin kırkıncı yılı için hazırlanan armağan kitapta çok değerli yazılar, değiniler var. Yazıların tümü de şairin yapıtlarına farklı açılardan ışık tutuyor. Ancak burada kısıtlı olanaklarımız ölçüsünde okurken altını çizdiğimiz kimi yazarların cümlelerini aktarabildik.
Kötülüğün gittikçe sıradanlaştığı bir çağ değil mi bu? İnsanı, insan kalmakta direneni kahreden bir akıntı her şeyi önüne katmış götürüyor adeta. Şair akıntıya nasıl teslim olunmayacağının imkanlarını araştırıyor. Çözümü de insan olmanın, insan kalmanın değerlerini korumakta, geliştirmekte, yüceltmekte görüyor. Şükrü Erbaş başkalarının acısını, yasını, ağrısını kendisinin bilmeyi de insan olmanın koşulu sayıyor. Erbaş’ın son şiir kitabında yer alan ve 8 Eylül 2018’de idam edilen İranlı Kürt şair Ramin Hossein Penahi için yazılmış dizeleri okuyalım:
79.
Penahi
Halkının acı harfi
Bizim yeryüzü cümlemiz.
Gecenin en uykusuz yıldızına
Seninle hepimizi asacaklar
Ama biz sabaha sağ çıkacağız!
“Otların Uğultusu Altında”nın son üç şiiri portrelerden oluşuyor. Ama öyle çerçevesine sığacak gibi değil, konu edilen portreler. Aslında bu üç şiirde şairin muradı bir “mucize”yi dile getirmek. O nedenle bu üç şiir için “mucizeler şiiri” de diyebiliriz.
Kitapta, deyim yerindeyse “baba oğul kutsal ruh” gibi bir üçgen kuruluyor bu şiirle: Ses, söz ve dilden oluşan bir üçgen. Sözünü ettiğimiz bu tesliste “Neşet” ses, “İnce Memed” dil ve “Sennur” da sözü temsil ediyor gibi… Neşet Ertaş Yaşar Kemal ve Sennur Sezer mucizesinin konu olduğu şiirler bunlar… İlk alıntımız Neşet Ertaş’ın “ses” imgesiyle şiire döküldüğü “Neşet”ten:
Ses ezgin. Ses saygılı. Ses büyük. Ses kahır.
Yüreğin bütün heyecanıyla çarpıyor ses.
Dile getirdiği yaşantıların bütün acılarıyla yaralı.
Bütün arzuların ürpertisiyle kanatlı.
Geri çekilirken susmuyor. İleri çıkarken bağırmıyor.
Bağırıyor da hiçbir acıyı incitmiyor. Hiçbir kalbi yormuyor
Ses, insanın sustuğu ne varsa onların billurlaşmış hali.
Şair, Yaşar Kemal mucizesini temsil edecek imge olarak “dil”i seçmiş. Bundan daha isabetli bir tercih ne olabilir? Yaşar Kemal başlı başına bir dil değil midir? “İnce Memed” başlıklı şiirden bir parça okuyalım:
Bu mucize taşlara kanat takıyor, sesimize boncuklar
diziyor, göklerin kanatlarını kalbimize çözüyor
O, Neşet Ertaş için “bozkırın tezenesi” demişti, biz de
O’nun için söyleyelim aynı sözü: Türkçenin tezenesi
Coğrafyanın meydan sazı, mazlumun avazı.
Son mucize Sennur Sezer. Onun şiirde olduğu kadar yaşamda da bir mucize kadın olduğunu biliyoruz. Şairliğin ve kadınlığın, emekçi kadınlığın yaşadığı coğrafyadaki kahramanlarından biri olmuş bir isim o. Sennur Sezer, mucize üçgeninde sözün imgesi olarak yer alıyor. Aşağıdaki dizeler “Sennur” başlıklı şiirden:
Herkesin
Boğazında düğümlenmiş sözleri, gözlerinde
Yalım yalım yanan sözleri, avuçlarında boğulan
Sözleri bağıra bağıra söylemiştir.
Sonuç olarak kırk yıllık şair, kırk yıldır şair olan Erbaş’ın son şiirlerini de elbette ki kırk yıllık birikimini ve deneyimi izleyenlerin sözlerinin ışığında okumak bir hayli yol gösterici oldu bizim için. Ancak Erbaş’ın şiirleri aslında yeteri kadar ışıklı. Onun imgeleri de, dili de karanlık bölgeleri, ışıksız derinlikleri, sarhoş edici uçurumları olmayan bir özelliğe sahip. Erbaş’ın dili de, sözü de, sesi de bozkır gibi açıkta, aydınlıkta, ışıkta…
Erbaş’ın kitabını şairin yalnızlıkla imtihanını aktardığı şiirler olarak da okumak mümkün. Şiir okurlarına kitaplıklarında “Otların Uğultusu Altında” için kalıcı bir yer ayırmalarını öneririz…
Yazımızı yine “Otların Uğultusu Altında” başlıklı şiire dönerek sondan bir önceki betikle bitirelim:
86.
Sen okumazsan ben yaşamamış olacağım.