Şiddetin karşılaştırılması: İmparator Caligula’nın şiddet algısı
Bir insanın şiddet eğilimi göstermesine sebep olabilecek birçok etken söz konusu. Peki, imparator Caligula’nın, küçüklüğünden ölene kadar olan davranışlarına bakarak onu ne kadar suçlayabiliriz?
Yaşayan her canlının içinde şiddete meyil vardır. Bu cümleyi okuyunca, çoğu kişinin aklından “Hayır, ben çok sakinim, öfke duygumu kontrol edebiliyorum” gibi cümleler geçtiğini tahmin edebiliyorum. Fakat bahsettiğim husus, bir noktada sizin karakterinizin dışında gelişir. Geçmişten günümüze baktığımızda, şiddete başvuran canlıların, her olumsuz hareketini isteyerek yaptığını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Hepsinden önce, yeryüzünde canlıların oluştuğu ilk andan itibaren günümüze kadar bir mücadelenin sürdüğünü düşünmek gerekir. Her canlı -doğada hayatta kalmak için- mecbur kaldığı an şiddete başvurdu. Hayvanlar ve insanlar yaşam alanlarını belirlemek, bölgelerine ve ailelerine sahip çıkmak, hayatta kalmak gibi çeşitli nedenler için küçük veya büyük bir savaşın içine mutlaka girdi. Örneğin, insanlar evrimleştiği ilk andan itibaren kendi türünü korumak için çeşitli hayvanları öldürmek zorunda kaldı. Evrimsel süreçte, bugün insan olarak atfedebileceğimiz tür içindeki çeşitlenme arttıkça, bu mücadelenin insan ırkı arasında da başladığını görebiliriz.

Zamanı biraz ileriye sardığımızda, türümüzün başlattığı bu şiddet eğilimli hareketler, tarih içinde, savaşlarda kendini çokça gösterir. Medeniyetler ortaya çıktıkça; yine hayatta kalma içgüdüsü ve üstün gelme arzusuyla birlikte elde edilen güç artar. Hepimiz biliyoruz ki savaşların en temel sebebi, güç elde etme arzusudur. Bu arzu içinde insan; hiçbir noktada gösterdiği şiddetin dozunu hesaplamaz. Hatta çoğu zaman liderler, bundan haz duyarlar. İçimizdeki bu şiddet duygusu, kendini gösterir. Aynı zamanda, bu duygu ile beraber, haz duyma, tatmin olma ve mutlu olma gibi duygular dahi ortaya çıkabilir.

Haydi, şimdi gelin, Roma kültürüne, bu durumun en net örneklerini görmeye gidelim. Romalılar, şiddeti, bırakın normal bir mutlu olma eylemi ile bağdaştırmayı, bunun da ötesinde, adeta müthiş bir eğlence aracı olarak görüyorlardı. Sıklıkla düzenlenen gladyatör oyunları, Roma’nın şiddet üzerine bakışını çarpıcı bir biçimde gösteren etkinlikleridir.
Gladyatörler, kimi zaman gönüllü olarak kimi zaman da ücretli olarak dövüşürdü. Bazıları, gerçekten öldürmeyi ve dövüşmeyi seviyorken, kimisinin paraya duyduğu ihtiyaç, bu dövüşlere katılmasına yol açıyordu. Tabii, büyük bir çoğunluğun da arenaya zorla çıkartıldığını, hayatı için dövüşmek zorunda bırakıldığını unutmamak lazım.
ROMALILAR KANLI GLADYATÖR OYUNLARINI BÜYÜK BİR HAZ İLE İZLERDİ
Bu oyunların, ‘ölümüne’ olmasının dışında en can alıcı diğer özelliği; imparator ve ailesi de dahil olmak üzere, tüm kadın, erkek ve hatta çocuklar tarafından, bir tiyatro gösterisi gibi zevkle izleniyor olmasıydı. Günümüzde, bir araba yarışı izlerken aldığımız keyif, kimin galip geleceği hakkındaki merakımız nasılsa; Romalılar da aynı şekilde, kanlı gladyatör oyunlarında kimin ölüp kimin sağ çıkacağını büyük bir haz ile izler, bazı oyunlarda gladyatörlerin üzerine bahis bile oynarlardı.

İmparatorlar istediği zaman, olayları daha da kışkırtmak için veya ‘sadece herhangi birinin ölümünü izlemek’ adına, arenaya, zorla, köleleri çıkarır ve onları diğer gladyatörlerin önünde yem yapardı. Bu dövüşler, sadece insanların arasında olmazdı. Bazen, dövüş alanına vahşi hayvanlar salınırdı. Bu tür oyunlarda, halkın bir hayvanın bir insanı parçalamasını görmekten zevk aldığı, sırf bunu izlemek için özellikle vakit ayırdığı bilinir. Durumun çok acımasız olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımızda dururken aynı zamanda insanın içindeki şiddet merakının da bir kanıtı.
Antik Çağ’da bu durum o kadar yaygın ve o kadar normaldi ki gladyatörler için özel okullar bile vardı. Mesela, hepimizin bildiği Collesium, aslında, etrafında gladyatör eğitim okullarının hatta gladyatörlerin yıkanması için hamamların olduğu mimari kompleksin bir parçasıdır. Dövüşçülere bakmak, beslemek, temizlik ihtiyaçlarını karşılamak ve hatta onları daha da geliştirmek adına, okulundan hamamlarına kadar düşünmek, bu oyunların ne kadar sevildiğini ispatlar.
Farklı bir perspektiften bakacak olursak, her şeyin bir modası, her coğrafi bölgenin ve tarihi dönemin de bir kültürü olduğu gibi şiddetin de bir kültürü olabilir mi? Antik Çağ’da bu yoğunlukta bir şiddet durumunun, hem ciddi bir maddi gelir sağlaması ve hem de her kesimden insan için en popüler eğlence olmasının ya da bu vahşi oyunlardaki ölümlerin normal karşılanmasının sebebi, bir dönem kültürü olabilir mi?
Bu durumu daha da açıklamak adına, bu ‘dönemsel kültür’ kavramına bazı örnekler vermek yerinde olacak. Mesela, Antik Mısır’da firavun olmanın yolu, kardeşlerin birbirleri ile evlenmesinden geçer. Adetlere göre, Mısır’ı yönetecek kişilerin, soylu kanı bozmamaları gerekir. Bugün bakıldığında, böyle bir ensest ilişki yanlıştır. Ancak Mısır’da, bırakın doğruluğunu, bu durum, kültürel ve dini açıdan bizzat gereklidir ve haliyle kutsaldır.
Bu adetin kökenine bakacak olursak; Antik Mısır’da görülen ensest evlilik geleneğinin ilk öncüleri, Mısırlılar tarafından tanrılar ve insanlar arasında aracı olduklarına inanılan firavunlardır. Mısır’ın önemli tanrılarından Osiris’in ölümünden sonra onunla özdeşleşerek ilahi statüye ulaşan firavunlar; Osiris ve kız kardeşi İsis gibi kardeş evliliği yapmaya başlamışlardı ve tanrılar tarafından başlatılan ensest evlilik geleneğinin öncüsü ve koruyucusu haline gelmişlerdi.

Sadece Mısır’da değil, bildiğiniz üzere, Helen ve devamı niteliğinde olan Roma tanrı ve tanrıçalarında da aynı durum söz konusu değil midir? Antik Helen’de yaşayan biri olsanız şuna inanacaktınız: Zeus ve Hera iki kardeş. Bu iki yüce varlık -ki Zeus tanrıların tanrısı, Baş Tanrı olarak kabul edilir- kardeş olmalarına rağmen evliler ve bu Helen tanrıları arasındaki tek resmi evlilik. Üstelik metinlerde ‘Hieros Gamos” yani kutsal evlilik olarak geçiyor. Bu durumda, o toplum ensesti normal karşılamaz mı? Evreni, her şeyi yönettiği bilinen bir tanrı, kardeşi ile evlenebiliyorsa, bunda ne gibi bir yanlışlık olabilir? Doğal olarak, dinin getirdiği inanışın da o dönemin kültürünü beslediğini görülür. Eh buradan yola çıkarsak, o zaman aynı şeyin, aynı tanrıların ‘sürekli savaş halinde olması’ durumu için de geçerli olduğu söylenebilir. İçimizde zaten bir şiddet dürtüsü var, üstüne tanrılar da habire savaşıyor, böylesi bir kültürde şiddetten kaçmak istemek ya da kaçmak, ne kadar mümkün olabilir ki? Ya da tersinden söylemek gerekirse, biz şiddete bu kadar düşkünken, efsanelerimiz ve inançlarımız şiddetten ne kadar uzak kalabilir ki?
“Şarkısını söyle bize ey tanrıça, Akhilleus’un o büyük öfkesinin şarkısını, Peleusoğlu, Akhalara büyük acı getirdi, bir yandan tanrı Zeus’un buyruğu gelirken yerine, çok sayıda yiğit atıldı Hades’e, yiğitler yem oldu akbabalara ve köpeklere.”
Homeros, İlyada

‘ŞİDDET, YADIRGANMADAN ANTİK ÇAĞ’DA KOL GEZER’
Şiddet bu çağlarda, önce tanrılar daha sonra yöneticiler derken, zaten en tepeden geliyor. Üstüne, savaşlar ve gladyatör oyunları bir yana; bireysel davranışlar yanlış olarak nitelendirildiğinde verilen tepkiler, suçlara yönelik cezalar gibi durumlarda çoğu liderin sergilediği davranışları da ekleyelim. Onun da üstüne, her yeni doğan insanın, böyle bir düzenin içinde büyüyüp geliştiğini de eklersek denklem tamamlanır: ‘Şiddet, yadırganmadan Antik Çağ’da kol gezer.’
Şimdi gelelim hem Roma hem liderlik hem de şiddetin içine doğmak kavramının ‘ikonu’ diyebileceğimiz kişiye, İmparator Caligula’ya. Caligula hakkında herkesin mutlaka bir duyumu veya yorumu vardır. İmparatorumuz, ‘sapkınlığı’ ve şiddet eğilimi ile kendisinden neredeyse 2000 yıldır kesintisiz söz ettirmekte.
Caligula MS 12’ de doğmuş, çocukluğu Tiberius’un diktatörlüğünün yoğun olduğu döneme denk gelmiş ve saray entrikalarının içinde büyümüştü. İmparatorluk soyundan gelen Caligula’nın babası Germanicus başarılı bir generaldi ve bu da Caligula için haliyle birinci elden savaşların içinde büyümek demekti. Aslında babasıyla çok da beraber olduğu söylenemez. Çünkü Tiberius, Caligula küçük yaştayken düzenlediği bir suikast ile Germanicus’u öldürtür. Daha sonra Caligula’nın iki kız kardeşi hariç tüm ailesini de katleder. Caligula böylece hem büyük bir hüsrana uğrar hem de bir liderin ‘istediği zaman istediği şekilde kullanabileceği’ o ölçüsüz gücüne de şahit olur. Bunları yaşayan herhangi bir insanın, ileride sağlıklı davranışlar sergilemesini nasıl bekleyebiliriz? Hele ki o insan, Antik Çağ’ın en büyük ve en güçlü imparatorluğunun başına geçip eline sonsuz bir yetki aldıktan sonra…
MS 37’de tahta geçen Caligula, aslında Roma halkı ve askerleri tarafından oldukça seviliyordu, ona bir diktatörden sonra gelen kurtarıcı gözüyle bakılıyordu. Caligula, tahta geçtiği ilk yıllarda, bu olumlu karşılamanın hakkını vermişti. Zaten küçüklüğünden itibaren kendisini siyasi ve ekonomik alanlarda oldukça geliştirmişti. Onun yönetiminde, imparatorluğun ekonomisi oldukça iyi bir durumdaydı ve Roma, özellikle sanat alanında gittikçe gelişim göstermekteydi. Kısacası Caligula’ya, saray içinde ve özel hayatında yaptıklarının dışında bir pencereden bakacak olursak, imparatorun iyi bir yönetici olduğunu ve Roma halkının da bu yüzden halinden memnun olduğunu söylemek doğru olacaktır.
CALİGULA SUİKAST KORKUSUNDAN, ŞÜPHELENDİĞİ HERKESİ ÖLDÜRTÜYORDU
Şimdi diğer pencereden bakmaya, saraya ve imparatorun özel hayatına bir göz atmaya gidelim. Gücü eline aldıktan sonra Caligula’nın zihinsel ve duygulanımsal süreçleri günden güne bozulacak ve haliyle senato da bu durumdan oldukça rahatsız olacaktır.
Onlara göre Caligula hastadır ve aykırı davranışları vardır. Mesela Caligula, önceki imparatorlara göre çok daha fazla gladyatör oyunları oynatıyor ve oyunları sadece kendi keyfine göre düzenliyordu. Tabii bu oyunlardan aldığı zevkin de herkesten fazla olduğunun altını çizelim. Sonra, akşam yemeğine davet ettiği insanlara, gerçek meyvelerden ayırt edilmesi güç olan, camdan yapılmış meyveleri sunuyor, konukların bunları yerken ağızlarının parçalanmasını izlemeyi seviyordu. Bunun yanında -aslında tanrılarının yaptığı şeyi aynen yaparak- sıklıkla kız kardeşiyle birlikte oluyordu. Dahası, suikasta uğrama korkusundan, şüphelendiği herkesi öldürtüyordu. Eh şimdi siz, senato rahatsız olmasın da ne yapsın diyeceksiniz. Demeyin! Haydi, olan bitene başka bir açıdan bakmayı deneyelim.
Birincisi, yüksek bir ‘şiddet kültürü’ barındıran bir imparatorlukta, senato Caligula’yı neden garipser? İkincisi, bu tür davranışlar sergileyen ilk imparator Caligula değildir, o halde neden o diğerlerinden daha çok göze batar? Yani kısacası, kültür haline gelmiş diyebileceğimiz, yoğun şiddet ve acımasızlığın kol gezdiği bir devirde, Caligula diğerlerine neden aykırı gelmiştir?
Bakıldığında sadece Caligula değil, elinde güç barındırıp göz önünde bulunan herkes için bu durum geçerliydi. Karşı çıkan grup, ister senato ister halk isterse aileden biri olsun, aslında, sıradan sayılabilecek eylemleri sergileyen birinin, güç sahibi olduktan sonra bu eylemlerinden rahatsız olunması ve yerinden indirilmeye çalışılması kaçınılmaz bir sondu.
ZENGİNDEN ALIP FAKİRE VERİYORDU
Senato’nun Caligula’yı devirme düşüncesinin tam olarak nerede zirve yaptığını biliyor musunuz? Caligula bir gün, ‘Atımı senatör yapacağım, atım sizden daha akıllı’ diyerek senatoya ilk can alıcı vuruşu yapar. İkinci vuruş, imparatorun senatörlerin parasını aldığı zaman gelir.
Ne demiştik, Caligula iktidarında, vergi sisteminin düzgün gitmesi, ekonominin düzenlenmesi, toplumun refahı gibi konularda, Roma oldukça iyi durumdaydı. İmparator, halkını hiç mağdur etmemişti. Burada, ‘Robin Hood’ benzetmesi yapsak çok yerinde olacaktır çünkü imparatorumuz, aynı onun gibi zenginden alıp fakire veriyordu. Vergilerin yetmediği, hazinenin azaldığı dönemlerde Caligula, özellikle hoşuna gitmeyen zengin aristokrat ve senatörlerin paralarına el koyup halka dağıtıyor veya hazineye koyuyordu.

Tüm bunların yanına, bir de kendisini tanrı ilan etmesini ekleyelim. Caligula artık bir tanrı olduğuna göre istediği zaman diğer tanrılarla görüşmesine kim karışabilir? Hiç kimse! İmparatorumuz neredeyse her gün, Jüpiter Optimus Maximus Tapınağı’na gidip, Tanrı Jüpiter ile ‘sohbet ediyordu’. Caligula, tapınaktaki büyük heykelin kucağına oturur, bir şey söylerken heykelin kulağına fısıldar ve onun cevabını duymak için de kulağını heykelin ağzına dayardı. Hatta, konuşmanın hararetlendiği zamanlarda yüksek sesle bağırdığını söyleyenler de vardı.
Caligula, sarayından tapınağa kadar, her gün, o ‘sinir bozucu’ ölümlülerle dolu Forum’dan (meydan) geçmek zorundaydı. Ama bir köprü yaptırırsa, iki tepe arasındaki bu vadiden rahatça yürüyerek geçebilirdi! Eh, tanrılar ile daha rahat görüşebilmek için yapılacak bu köprünün oldukça masraflı olacağını tahmin edersiniz. Bu tarz inşaatlar, devlet hazinesine ciddi zarar verdiğinde, bunun çözümünün, ülkenin en zenginlerinin mal varlığına el koymak olduğunu zaten herkes bilir.

Köprü demişken, bu köprüde kendiliğinden gelişen bir olaydan daha bahsedelim. Roma’nın en dikkat çeken tarihçisi ve biyografi yazarı Seutonius (Gaius Seutonius Tranquillus), İmparator Caligula’nın dört yıllık saltanatının ikinci yarısında gerçekleşen bir olaydan, oldukça detaylı bir şekilde bahseder.
“…Caligula, belki de ilk gün, bir hevesle, köprüden aşağıya, kalabalık Roma Forumu’na birkaç altın sikke fırlattı. Sıradan insanların bu sikkeleri kapmak için çabalamasını çok eğlenceli buldu. Sonraki gün de aynı şeyi yaptı. Herhalde üçüncü gün haber yayılmış olacak ki forum, bu para yağmurunu bekleyen insanlarla dolup taştı. Dördüncü, beşinci, altıncı günler derken; suçlular, ayaktakımı, halk, köleler, dükkan sahipleri ve benzeri meydanı kapladı. Bu sikke kapmaca olayı gittikçe şiddetli bir hal aldı. O günlerden birinde çıkan kargaşada, düzinelerce insanın öldürüldüğünü; bunlardan yaklaşık otuzunun erkek, on ikisinin kadın ve birinin de hadım olduğunu hatırlıyorum (hadımı kesin olarak hatırlıyorum, erkekler o görüntüyü unutmuyor). Caligula o anda harika vakit geçiriyordu…”

CALİGULA’NIN ŞİDDET DÜRTÜSÜNÜN YANINDA BİLİNEN 11 HASTALIĞI VARDI
Bu kadar kötülüğün, şiddetin, ölümlerin zirve yaptığı bir dönemde, bir imparatorun böyle tezatlıklarının olması ilginç değil mi? Kendine yanlış yapanları zindana attırıp işkence ettiren, canı sıkıldıkça insanları öldürten birisinin, aynı zamanda halkının aç kalıp kalmadığını düşünmesi, halk kendisini sevsin diye uğraşması! İşte, tam olarak bu nedenlerle, şiddeti tarihsel ve kültürel boyutlarıyla ele almak gerekir. Kültür haline gelmiş birçok şey yadırganmaz, ona göre davranılır. Ayrıca, haydi kültürü bir yana bırakalım; büyük güç büyük sorumluluk demektir. Sorumluluklar, bazen sağlıklı düşünememeyi, kendilerince doğru olan yolda yanlış işler yapmayı beraberinde getirmiyor mu? Hiyerarşinin oluşmaya başladığı ilk andan itibaren, liderler de tam olarak bunu yapmıyor mu zaten? Tarihte birçok lider, ölçüsüz güç nedeniyle absürt davranışlar sergilememiş midir? Şu anda bile sergilemediklerini iddia edeniniz olur mu? O zaman, Caligula’yı bir nevi ‘adı çıkmış’ olarak nitelendirebiliriz. İmparatorumuzun öğrenile gelmiş şiddet dürtüsünün yanı sıra, günümüz şartları ile teşhisi konulmuş 11 adet hastalığa da sahip olduğunu biliyor muydunuz peki?
Caligula, iktidarının yaklaşık 6’ncı ayından sonra birdenbire hastalanır. Etrafındakiler tarafından her an öldürülme endişesi taşıdığı için bu durumu doğal karşılamaz, paranoid düşünce etkisinde kalır. Bulunduğu konuma bakacak olursak, bir imparator olarak, öldürülme korkusundan dolayı uç noktalara sürüklenmiş olması konusunda pek de haksız sayılmaz.
Bunun yanı sıra, çok sevdiği kız kardeşini aniden kaybetmesi de ona derin bir acı yaşatmış ve ruh hali iyiden iyiye bozulmuştur. Küçüklükten gelen travmalar, ani ölümler ile ardı arkası kesilmeyen kayıplar derken, Caligula’nın ruhsal bozukluğu bedenine de yansımaya başlar. Tüm hastalıklarını sıralayıp hepsini tek tek açabilmek mümkün değil. Fakat en yaygın olanlarından; sara hastalığından ve insomnia durumundan bahsedebiliriz.
Yoğun sara nöbetlerinin bedenine verdiği zararın yanı sıra İmparator, içine düştüğü bu halin psikolojik getirileri ile de savaşmaktaydı. Önemli anlarda, güçlü görünmesi gereken zamanlarda ya da öylesine halkın içinde gezerken, aniden gelen titreme nöbetleri bir imparatoru nasıl bir hissiyata sokar? Bunu hayal etmek zor olmasa gerek. Ayrıca, insomnia yani uykusuzluk hastalığı nedeniyle günlerce uyuyamadığını, gece ve gündüzü birbirine karıştırıp halüsinasyonlar gördüğünü, sürekli kendi kendine konuştuğunu da düşünürsek, imparatorumuzun haline üzülmemek elde değil.
Caligula, bu tip hastalıkların yanında, bir de farkında olmadan, ağır ağır, kurşun zehirlenmesi geçirmekteydi. O dönemde, özellikle Roma’da, mutfak gereçleri ve içki kapları yapımında bolca kurşun kullanılıyordu. Şarap içmenin bir kültür kabul edildiği Roma’da, alkolü oldukça seven İmparator, içtiği her yudumda biraz daha zehirleniyordu. Kurşun zehirlenmesi, beyindeki hücrelere zarar vermekten tutun da hafıza sorunları gibi oldukça ciddi sorunlara da yol açabiliyor. Caligula’nın aşırı alkol tüketimiyle de harmanlanan bu durum, kısa vadede bünyede yoğun bir gerginliğe sebep olurken, uzun vadede de beyinde kalıcı hasar bırakmış olabilir.
Gördüğünüz gibi bir insanın şiddet eğilimi göstermesine sebep olabilecek birçok etken söz konusu. İmparator Caligula’nın, küçüklüğünden ölene kadar olan bu davranışlarına bakarak onu ne kadar suçlayabiliriz? Ya da onu ne kadar affedebiliriz? İmparatorun hayatına ve yaptıklarına yakından baktığımız zaman ‘sapkın imparator, deli imparator’ gibi etiketlerinin arkasında, halkını düşünen, kendini geliştirmeyi seven bir karakter ile karşılaşıyoruz. Unutmamak lazım ki hiç kimse kötü doğmaz, hayat şartlarının getirisiyle karakteri şekillenir. Sinema sektöründe bir klişe vardır: Her kötü karakterin, yaşamış olduğu travmatik bir olay vardır ve ancak bu olay sonrasında çevresine zarar vermeye başlar. Şimdi, Caligula için de aynısı söylemek mümkün değil midir?
Kendisi böyle olmayı ister miydi, halinden memnun muydu yoksa her şeyden pişman olduğu bir dönem olmuş muydu? Bunu öğrenmek neredeyse imkansız olduğundan, kafamızda her zaman soru işaretleri kalacak gibi duruyor. Şiddet denilince akla ilk gelen örneklerden birisi olan İmparatorun, neden o kadar taşkın ve akıl almaz davrandığı hakkında, şu anda sadece fikir yürütebiliriz. Fakat herkes tarafından bilinmesi gereken bir gerçek var ki, o da Caligula’nın hiçbir zaman şiddetin ve acımasızlığın tek örneği olmadığı.
Anlaşıldığı üzere; şiddetin sebep ve çeşitlerini sıralayabilmek çok zor. Geçmişten günümüze şiddetin nice çeşitleri olduğunu gördük ve görmeye de devam ediyoruz. Peki, siz bunun bir sonunun olacağını düşünüyor musunuz? Sizce bu dürtü, herhangi bir zamanda içimizden yok olacak gibi mi?
*Arkeolog